Aynı mezarlıkta yatan üç kadın. Biri çok genç. Biri çok genç. Hepsi çok genç…

Kimi insan mezar ziyaretini ve mezarlıkları huzur verici bulur. Oldukça anlaşılır bir şey. Üç günlük hayatın bir avuç toprak, yeşillikler ve başucu taşında yazılı birkaç cümleyle nihayet bulduğunu gösteren yüzlerce mezar seni çevrelediğinde, şu hayatta haysiyetinden başka sıkı sıkıya tutunacağın hiçbir şey olmadığını da anlarsın. Huzur vericidir bu bilgi; hiç bir şeye hırsla yapışmamak gerektiğini gösterir.

Mezarlıklar çok şey anlatır. Her şeyden önce ülkelerin, şehirlerin ve insanların kaderi hakkında bilgiler içerir. Orada yatanların, genç ölenleri ayrı, uzun bir hayat yaşamış olanları ayrı ayrı şeyler söyler insana. Gidenin hayatını bir kaç satıra sığdırmak için çırpınan mezar yazıları vardır… Bazılarına ise birkaç cümle yetmez. Mezarlar anıtlaşır; hayatın ve ölümün biçimini anlatmaya yeltenir. Öfkeyle, kalp kırıklığıyla ve acıyla şekillenir mezar. Bergen’in, Konca Kuriş’in ve Özgecan’ın mezarları gibi.

“Acıların Kadını Bergen”in mezarını çevreleyen geniş kafes birazdan neon ışıklarıyla aydınlanıverecek bir sahneyi de hatırlatır nedense. İsmi sahnenin üst kısmına kocaman yazılmış.

Sahne viran, ömür yarım, hayat acı…

Gazete linkine tıkladığınızda göreceğiniz üzere, şarkıcı Bergen’in katli anlatılırken, “Adam kıskanç, kadın inatçıydı” gibi en saçması ve hatalısından ifadelerle hikaye süslenir, romantikleştirilir.

Sözüm ona aşık ve kıskanç adam, 29 yıl sonra, Nisan 2018’de, küçük çocukları para ve motosiklet gibi eşyalar karşılığında kandırıp cinsel istismarda bulunduğu gerekçesiyle gözaltına alındı…

Konca Kuriş’e gelince, onun hayatı ve ölümü, İslami radikalizmin (ve elbette genel olarak dinsel fanatizmin) içerebileceği kötülük repertuarının nasıl geniş ve nasıl tahayyül fersa olduğunu bu ülkenin insanlarına en açık, en acı biçimde göstermişti.

Korkunç bir erkek ideolojisi, erkek şiddeti ve zulmü Konca Kuriş’i katlederken, cehennemin de öte tarafta filan değil, yeryüzünde ve zihinlerde olduğunu gösteriyordu.

Konca Kuriş’in mezarı, Müslüman bir feminist kadının dürüst, zeki, mücadeleci ve sakınmasız bir biçimde sürdürdüğü onurlu hayatın sadeliğini yansıtan haliyle, insanın yüreğini yeniden yaralıyor.

Ne gariptir ki, dinlere inanmayan birçok insan, inanmamakla sonuçlanan müzakere süreçlerinde edindikleri “değerleri” ve öncelikleri sonsuz bir bağlılık ve neredeyse bir tür “inançla” taşıyabiliyor. Hayata, insana, yaşayan her şeye ve yaşamların sindiği “eşya”ya, tarihe ve hafızaya inanç ve öncelik…

Bir “hesap gününe” inanmıyor olanlar, her dakika hesap verilebilir biçimde yaşayabiliyor… Ya Konca Kuriş’in hayatını alçakça sona erdirenler? Haberlerden anlaşılıyor ki bu vahşetin failleri de toplamda on yıl bile hapis yatmamış…

Özgecan… Ne söylenebilir ki onun için? İnsanıntam kalbinden geçen derin bir kesiktir onun kısacık hayatı. Cinsel saldırganlık sonucunda vahşice katledilmiş olması, toplumsal hafızayı sızım sızım sızlatan açık yaralarımızdan biridir. Anıt mezarda tırnak izleri görülen sonsuz bir çırpınıştır Özgecan’ın çırpınışı…

Bu üç kadın aynı mezarlıkta birbirinden sadece metrelerce aralıklarla uyuyor, biliyor musunuz bunu?

Kadın katlinin dinsel, cinsel ve aile içi şiddet gibi, faklı görünümler alsa da, birbirinin içine geçen –ve tümü de kadın düşmanlığından, maşizm ve militarizmden beslenen- yaygın saiklerinden üçü sonucunda hayatları çalınmış üç kadının mezarı da Mersin şehir mezarlığında…

Kadının yüzüne kezzap atan, kör eden ve en nihayetinde canını alan bir sözüm ona “aşk” biçimi (bir “malınsama” demek daha doğru olurdu), Bergen’i genç yaşında hayattan koparıp toprağa koyuyor…

Konca Kuriş’i işkenceyle, akıl almaz bir vahşet yöntemiyle öldürenler, bunu bir din, bir Tanrı adına yapıyor… Yüreklerindeki korkuyu ve “kudretsizliği” din istismarıyla ve kadın bedeni üzerindeki denetimle yatıştırmaya çalışan eril bir sefillik… Bitmiyor…

Ahlaki çifte standartların, toplumsal ikiyüzlülüğün, cinsel açlığın ve en önemlisi kadın düşmanlığına yönelik fiillerin cezasızlığı, Özgecan’ı da 20 yaşında hayattan koparıyor…

Bu üç mezar, bir yandan bir şehrin büyük talihsizliği, büyük trajedisi. Bir yandan da bu şehir, bu talihsizliği bağrına basmış sonsuza kadar. Kendini avutmaya çalışıyor. Koynunda yatan gencecik hayatları dinlendirmeye ve huzura kavuşturmaya çalışıyor…

Bergen’in, Konca Kuriş’in ve Özgecan’ın aynı mezarlıkta uyuduğunu ben de bilmiyordum. Öğrendikten sonra internetten taradığımda bu konuda yazılmış hiçbir şey de bulamadım. Demek ki insanın kalbini acıtan bu tesadüfü kelimelere dökmek bile zor gelmiş insanlara. Bana da çok zor gelmedi değil. Fakat hem bu kadınlara yaşanmamış hayatlarına karşılık, “unutulmayış” gibi küçücük bir şeyi ben de sunayım istedim. Hem de Kültürhane’deki etkinlikler vesilesiyle Mersin’e gelen konuklara şehri tanıtırken, önceliği bu mezarlığa veren Ulaş Bayraktar’a da bir kaç satırla şükranlarımı ifade edeyim istedim. Sonsuz bir şefkatle mezarlığı anlatır ve gezdirirken bu kadınların ziyaret edilmesine de vesile oluyor. O nefreti kazanılamayacak insanlardan.

İnsanın kalbini ışıldatan ne güzel insanlar var bu ülkede. Aslında onu ve ailesini sonunda Mersin’e götürüp yerleştiren acı bir olaydan, yüzbaşı babanın “şehit” edilmesinden önceye giden hiçbir bağının olmadığı bir şehri, Ulaş Bayraktar, taş binalarından, çoktan dönüşmüş limanlarından, denizinin dalgalarından ayrı ayrı seviyor ve bir akademisyen olarak bu şehri çalışıyor. Dinlerin görülmemiş biçimde koyun koyuna, erkek şiddetine kurban gitmiş “simge” kadınların yan yana uyuduğu mezarlıklarından seviyor bir şehri… Sevdiği de yetmiyor bu sevgiyi buraları gezdirdiği kişilerle de paylaşıyor… Sağ olsun.

Herkes yıkımla başlangıç yapılmış bir hayattan, hayat, sevgi, barış ve direniş çıkaramıyor. O çıkarmış, çıkarmaya da devam ediyor. Kısacası Ulaş Bayraktar’ın bir barış akademisyeni olması tesadüf değil. Kültürhane’yi kuran direngenliğin tesadüf olmaması gibi. Kültürhane’yi sarmalayan Ayşe Gül’ün berrak ve mütevazı varlığı tesadüf değil… Nalan, Metin hiç kimse… Onları sarmalayan güzel dostlar Serdar ve Jini tesadüf değil. Tesadüf olmayanların birliği Kültürhane’yi şehrin çeşitli yerlerinden kırılmış, çatallanmış kalbinde bir vaha olarak gülümsetiyor.

Tesadüf olmayan bu şeyler sayesinde, bir kültür evinin müdavimleriyle bir mezarlığın haksız ve hukuksuz hayata veda etmiş sakinleri arasında, temas eden herkesi güçlendiren muazzam bir hat kuruluyor.

Mücadele ve direniş böyle de bir şeydir. Böyle, çok güzel bir şeydir… (SÇ/HK)

Sevilay Çelenk

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema Bölümünde öğretim üyesi iken barış imzacısı olması nedeniyle 6 Ocak 2017 tarihinde 679 sayılı KHK ile görevinden ihraç edildi. Lisans eğitimini aynı üniversitenin Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler bölümünde 1990 yılında tamamladı. 1994 yılında kurulmuş olan ancak 2001 yılında kendini feshederek EğitimSen’e katılan  Öğretim Elemanları Sendikası’nda (ÖES) iki dönem yönetim kurulu üyeliği yaptı. Türkiye’nin sivil toplum alanında tarihsel ağırlığa sahip kurumlarından biri olan Mülkiyeliler Birliği’nin  2012-2014 yılları arasında Genel Başkanı oldu. Birliğin uzun tarihindeki ikinci kadın başkandır. Eğitim çalışmaları kapsamında Japonya ve Almanya’da bulundu. Estonya Tallinn Üniversitesi’nde iki yıl süreyle dersler verdi. Televizyon-Temsil-Kültür, Başka Bir İletişim Mümkün, İletişim Çalışmalarında Kırılmalar ve Uzlaşmalar başlıklı telif ve derleme kitapların sahibidir. Türkiye’de Medya Politikaları adlı kitabın yazarlarındandır. Çok sayıda akademik dergi yanında, bilim, sanat ve siyaset dergilerinde makaleleri yayımlandı. Birçok gazetede ve başta bianet olmak üzere internet haberciliği yapan mecralarda yazılar yazdı.