Sınıflaşma ve uygarlık; zor, yalan ve sömürüyle iç içe gerçekleştiğinden başlangıcından beri iktidar sistemlerinin temel ajandası hakikati ters yüz etmek olmuştur. Çünkü insan kendi hakikatini çözümlediği oranda hayatına anlam kazandırmıştır. İnsan hakikatinde anlamla toplumsallık arasında ontolojik bir bağlantı vardır. Toplumsallığı realize ve karakterize eden en temel değer ise ahlaktır. Ahlak insan topluluklarına birbirleri için ve birlikte geçeklik içinde toplumsallık optimal bir dengeye dayalı oluştuğundan iktidar ve canlı toplumsallığın eksenini ana tanrıça figürüyle sembolize edilen kadının zihinsel yapısı duygusal zekaya dayalı işler. Yani toplum düşünsel bazda da hakikatli ve özsel özelliklerine göre davranırdı.

İşte uygarlığın ilk muktedirleri doğada ve toplumsal gerçeklikte hiçbir karşılığı olmayan zalim tanrıları yardıma çağırarak insanı kendi varoluşuna ve doğaya yabancılaştırmakla işe başladılar. Bu yabancılaşma beş bin yılı aşkın bir süredir katlanarak artıyor. Bu süre boyunca özünde insanlığa ait olan ve doğayla toplumsallığın hizmetinde hayatı daha hakikatli kılması gereken tüm bilme formları aksi bir misyonda uygulanarak hakikati parçalamada rol üstlendiler.

Kapitalizm çağında insanın toplumsallık ve doğayla olan tüm ontolojik bağları kökünden kopartılmaktadır. Kapitalizmin temel bilme metodoljisi olan pozitivizm giderek bir kültür endüstrisi oluşturdu. İnsanın bilincinin çok ötesinde artık ruhuna ve duygularına hükmedilmektedir. Bu boyutuyla her anlamda kabul ret ölçülerini belirleyen toplum mühendisliği şantiyeleridir.

Ahlak sadece insan toplumsallığına değil eşyanın bizzat kendisine içkin olduğundan pozitivist endüstriyalizm mühendisleri, uygarlık banisi rahiplerin yaptığından çok daha korkunç boyutlarda toplumu ve doğanın ahlaki genetiğiyle oynamaktadır. Toplum kırım, cins kırım ve çevre kırım o kadar mantık ölçülerinin ötesine vardırılmıştır ki bu durum gezegenin mevcut haliyle bu çılgınlığa ne kadar katlanabileceği sorusunu çok ciddi düşündürtmektedir. Son dahi ya da ikinci Einstein olarak nitelendirilen Stephan Hawking bu haliyle gezegenin bir yüz yıl daha sürdürülebilir olduğundan duyduğu kuşkuyu dile getiriyordu. Çözüm olarak dünya dışı alanların kolonileştirilmesini (en azından doğal anlamda) öneriyorsa da bu çılgın vahşi kapitalizm birkaç yüzyılda gittiği tüm alanları bir kene gibi sömürüp kurutacağından hiç kuşku yoktur.

Hakikat tarihte saklı olduğundan kapitalizm, insanın tarihle olan tüm bağlarını silme telaşındadır. Gelecek endişesi duymasına da mahal bırakılmamalıdır. O ruhundan, ahlakından, duygularından ve vicdanından soyutlanarak sonsuz bir şimdiye mahkûm edilmektedir. Kendisi için belirlenmiş simülakr kimlikler dışında aidiyetsiz ve kişiliksiz olmalıdır. Bedeninin zindanına kapatılmıştır. Tek derdi her an bütün hücreleriyle tahrik edilen doyumsuz bedenini tatmin etmektir.

Dolap beygiri gibi gözleri bağlı aynı döngü içinde efendilerin bahçelerini sulamakta, efendilerin harisçe stokladığı, biriktirdiği nimetlerden arta kalan posayı büyük bir minnet ve şükran duyarak kabul etmektedir.

Doğanın ve toplumun genetiğiyle oynamanın çok ağır bir külfeti ve kefareti açığa çıkmaktadır. Sömürü ve kölelik düzeni firavunların çağındaki gibi yalın kat işletilemiyor. Doğa kendisine şarj edilen kötülükleri değişik felaketler şeklinde insana iade ederken, bünyesel olarak insan yapısının kendisi de bu vahşete isyan ediyor.

Doğal felaketler, salgın hastalıklar, obezite ve kanser gibi tehlikelerin yanı sıra tahayyül sınırlarını aşan sapıklık türleri mevcut sistemin sürdüre birliğinin temel göstergeleridir.

Cinsellik endüstriyalizmin hizmetinde öylesine araçsallaştırılmıştır ki “kadın artık metanın kraliçesi” konumuna sürüklenmektedir. Cinsiyetçilik bir ideoloji olmanın ötesinde bir yaşam kültürü halini almaktadır.

Daha fazla kar istemiyle milliyetçilik ve ırkçılık sürekli körüklendiğinden bu histerinin bir ereği olarak başta Ortadoğu olmak üzere dünyanın dört bir yanı tutuşturulan savaş ve çatışma yangınlarının içinde cayır cayır yanarken savaş ağaları ve silah tüccarları servetlerine servet katmaktadır.

Açlık, yoksulluk, gerekli sağlık hizmetlerine ulaşamama, okul çağındaki çocukların eğitim olanaklarından yararlanamaması, diktatörlerin kanlı pençeleri altında inim inim inletilen halk kitleleri kaba hatlarıyla çizmeye çalıştığımız tablonun diğer motiflerini oluşturuyor.

Peki, filmlerdeki kıyamet senaryolarını andıran bu gerçeklik içinde umutsuzluğa kapılıp kaderimize razı mı olacağız? Ya da karıncalaştırılarak idealsiz maneviyatsız bireyler yığınına dönüştürülmek istenen ve adına artık toplum bile demekten imtina eder olduğumuz ucubeleşmeye dâhil olup varoluşsal özelliklerimizden uzaklaşacak mıyız?

Günümüzün refah düzeyi en yüksek batı toplumlarında insanların yarısına yakını antidepresan ilaçlardan destek alarak hayatlarına devam edebiliyorlar. Pozitivist akademik kurumların iddia ettiği gibi yılda 100 bin dolar gelire sahip olmakla mutlu olunabilseydi İsviçre gibi ülkelerde intihar oranı bu kadar yüksek olur muydu?

Bu ahlaksız, adaletsiz, insafsız tablo içinde insanların parayla ve ya özelleştirilen zevk hücrelerini tatmin etmeleriyle mutlu olabilmeleri mümkün değildir. Çünkü mutluluğun bana göre en yalın tanımı insan varoluşsal potansiyellerini hakikatli kılmasıdır. Bunun gerçekleşebileceği yegâne iklimdir demokratik toplumsallık. Onun zıddı iktidarcı, tahakkümcü iklimler böyle dolap beygiri misali şuursuz nevrotik kişilikler üretmeye devam edecektir.

Tekrar sorumuza dönersek, yine Hawking’e başvurarak çıkış arayışımızı yoğunlaştırabiliriz, “hayat varsa umut da vardır” diyordu Hawking ve ayaklarımıza değil yıldızlara bakmamamızı salık veriyordu.

Beyinlerinden şavkıyan parıltılarla “yol” u bir yıldız gibi aydınlatan ustalarda belki Hawking’den önce söylemişlerdi nefes alındığı müddetçe umudun baki kaldığını.

Toplum sorunsallığının başlangıcı yalancı tanrıların arkasına gizlenen hırsız rahiplerin kadın emeği üzerinde kurduğu sömürü düzenine dayandığından çıkışın ilk halkasını da kadın özgürlüğü oluşturmaktadır. Binlerce yıldır lanetli bir gerçekliğe hapsedilmeye çalışıldığı halde kendi olmakta ısrar eden kadın öncülüğünde varoluşsal değerleriyle yeniden buluşan toplumsallık yeniden doğal, demokratik toplumun mayasını teşkil edecektir.

Esra Çiftçi

e.ciftci96@gmail.com