PAYLAŞ

“Niçin okuyoruz, dünya ve yaşam ufkumuzu genişletmek, doğayı, insanları iyi tanımak akla ve erdeme uygun yaşamak için değil mi?

MONTAİGNE

Yıllardır bir kavram kargaşası ve kafa karışıklığı yaşıyoruz. Birinci neden, birçok kavramı var eden tarihsel süreçleri toplum olarak yaşamamışız. Bu nedenle bu kavramları toplum olarak içselleştiremiyoruz. İkinci neden ise sistem tarafından kavramların içi boşaltılmış durumdadır. Ancak konu üzerine yazan çizen ve bolca konuşanların, en azından kullandıkları kavramların etimolojisini bilmeleri, kimseye karşı değilse de kendilerine karşı duydukları saygının gereği olmalıdır. En azından bu yapılırsa üzerinde tartışılan konunun bilinmesine, içselleştirilmesine ve anlaşılmasına katkımız olur. Aksi halde sürüp giden kafa karışıklığına yeni bir boyut eklemekten başka bir şey yapmış olmayız. Bu kısa girişten sonra şimdi asıl üzerinde yoğunlaşacağımız konuya yani laikliğe dönebiliriz.

Peki, Laiklik nedir? Atatürk İlke ve İnkılâpları içinde sayılan ve kısaca “devlet işleri ile din işlerinin bir birinden ayrılması” olarak bizlere ezberlettirilip tekrarlattırılan laikliğin sözlük anlamına bakalım: Türk Dil Kurumu (TDK) Sözlüğünde: “Laik olma durumu, laisizm.” olarak tanımlanıyor. Hukuksal anlamı ise: “Devlet ile din işlerinin ayrılığı, devletin, din ve vicdan özgürlüğünün gerçekleşmesi bakımından yansız olması, laisizm.” olarak özetleniyor…

TDK sözlüğünden aktardığımız tanımda devlet işleri ile din işlerinin ayrılığından öte “din ve vicdan özgürlüğünün gerçekleşmesi bakımından, yansız bir devlet anlayışı olması” ilkesinin altını kalın çizgilerle çizelim. Kavramların içselleştirilmesi ve anlaşılır olmasında, sözcük anlamı kadar önemli olan bir diğer unsur da sözcüğün kökenine ilişkin bilgimizdir. Şimdi de Laiklik sözcüğünün kökeni üzerine kısa ve özlü bir anımsama yaparak devam edelim.

Laiklik terimi, Fransızcadaki karşılığı Laïcité kelimesinden Türkçeye uyarlanmıştır. Bu kelime Fransızca diline eski Grekçe bir kelime olan ve din adamları dışındaki “halk” anlamında kullanılmış olup Laos kökünden gelen Laicus kelimesinden geçmiştir. Aynı terimin İngilizce karşılığı Secularity olup, Latince bir kelime olan çağ anlamına gelen Saeculum kelimesinden geçmiştir. Adlandırılmada çağ sözcüğünün kullanımı kurallarının dogmatik değil, çağa göre değişebilir olduğuna işaret etmek içindir.

Kavramlar, her iki biçimde de cismi ve bilimsel olan ile soyut ve dinsel olanın birbirine karıştırılmamasını ifade etmektedirler. Görüldüğü gibi, bizde yaygın ama eksik bilinen hukuksal tanımı ile sözcüğün kökensel anlamı bir biri ile örtüşmektedir. Kısaca laikliğin devlet işleri ile din işlerinin ayrılığı olduğu bilgimiz yanlış değil ama eksik bir bilgidir demek zorundayız. Zira bir devletin laik olması, din ile devlet işlerinin ayrılığından başka, o devletin inanç özgürlüğünü tanıması ile mümkün olur.

Laiklik; bir dine ya da inanca bağlı insanların, devleti ele geçirerek ya da başka yollarla, öteki inanç sahipleri üzerinde baskı yapmasını önlemesidir. Laiklik tanımının püf noktası ise devletin herhangi bir inancın, öteki inançlara baskı yapmasını önlemesidir. Devletin bu görevini yapmaması, Laiklik, yalnız “din ve devlet işlerinin ayrılması” ya da “devletin dinler ve inançlar karşısında tarafsız olması” şeklinde tanımlanırsa, o zaman, farklı inançlar bakımından, güçsüz ve azınlıkta kalanların, güçlü ve çoğunlukta olan inançlara karşı korunması gerçekleştirilemez. İnanç özgürlüğü; kişinin istediği dini seçme ve ibadet etmesi olduğu gibi, her hangi bir inanca bağlı olmaması ve/veya inançsızlığı seçmesi özgürlüğüdür de!

Laik devlet, inançlar ve dinler arasında bir ayrım yapamayacağı gibi, gücünü ve devlet olanaklarını bir dinden ve/veya bir mezhepten yana kullanamaz. Bütün dinlere ve inançlara eşit mesafede durmak laikliğin bir gereğidir. Laik devlet, her hangi bir inancın mensupları tarafından belirlenmiş ibadet yerlerine müdahale edemez ve hiçbir şekilde ibadet yerleri arasında bir ayrım yapamaz
Şimdi bu noktadan sonra Ülkemizdeki uygulamasına bakalım; Devlet, 90 yıldır tüm kurum ve kuruluşlarıyla sadece bir inancın misyonerliğini yapıyor. Zorunlu Din Dersleri, yüz binden fazla Cami, İmam ve birkaç Bakanlık bütçesinden büyük bir bütçeye sahip Diyanet İşleri Başkanlığı ile Türkiye’nin laik olduğunu söylemek yerine, bunun Türkiye’ye özgü bir “laiklik” olduğundan söz etmek yanlış olmaz, zaten egemen irade de böyle diyor.

Bu saptamayı yaptıktan sonra devam edelim: Diyanet İşleri Başkanlığı 03 Mart 1924 tarihinde 429 sayılı Kanunla, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığına bağlı bir kurum olarak kuruldu. Diyanet İşleri Başkanlığının Başbakanlığa bağlı olması ile son tahlilde Diyanet ile birlikte tüm din görevlilerinin amir makamı Başbakanlık olmaktadır. Ast üst ilişkisi içinde en küçük Cami İmamından Diyanet İşleri Başkanına kadar tüm din görevlileri Başbakanlığa bağlıdır. Ve bu kurumlarda çalışmakta olanlar da devlet memurudurlar.

Devletin dine, dinin devlete bu kadar müdahalesinin olduğu ve kendi içinde karmaşık ilişkiler bütünü yarattığı yerde, laikliğin salt devlet ve din işlerinin ayrılığı olmadığını, dinin aynı zamanda toplumsal yaşamın ve gündelik hayatın dışında olması gerektiğini söylemek anlamsız kalmakta. Laikliğin en dar ve en basit tanımı ile dahi bağdaştırılması olanaksız mevcut durum ve uygulamalar bir yana, resmi dini kurumları ve bu kurumlarda çalışan yüz binden fazla görevlisi olan bir devletin laik bir devlet olduğunu ileri sürmek trajikomik bir iddia olmaktadır.

Avrupa’da uygulandığı biçimi ile bir laiklik uygulamasının Türkiye’de sakıncaları olabileceği savı yıllardır savunulmaktadır. İslam dini Hristiyanlıktan farklı olarak, toplum yaşamından siyasete, devlet örgütlenmesinden ekonomiye ve kültüre kadar her alana müdahale ettiği için devletin bilinçli, aydın din adamı yetiştirmek amacıyla bu uygulama içinde olduğu ileri sürülmektedir.
Ancak; bu söylenenlerin salt İslam için geçerli olmadığını, her dinsel inanç sisteminin bu özellikleri kendi içinde barındırdığını söylemek zorundayız. Hristiyan inancı da orta çağda hayatın her alanına müdahale ediyordu. Orta çağ Hristiyan dünyası dine, dinde toplumsal hayata müdahale ediyordu. Bilindiği gibi laikliği zorunlu kılan ve tarih sahnesine çıkışını hazırlayan asıl sebep budur.
Orta çağın Roma Katolik Kilisesi, ekonomik yaşamın belirleyicisi olduğu gibi, siyasette de son derece belirleyici bir rol oynuyordu. O, hayatın her alanına müdahale edebilen tek güçtü. Bir yandan bu müdahaleci özelliği, diğer yanda toplumda farklı inançların giderek şekilleniyor olması devletin, bir inancın (Roma Katolik Kilisesi) denetiminden çıkmasını ve tüm inançlara aynı mesafede durmasını da zorunlu kılmaktaydı. Laiklik tam da bu koşulların var ettiği bir çözüm olarak şekillendi. Bu mücadelenin çok kolay olduğu ve Kilisenin bu günkü konumuna kolay getirildiği düşünülmemelidir. Uzun yıllar süren azimli mücadelerle Kilise bu günkü konumuna getirilmiştir.

Çetin mücadeleler sonucu ilk kez Fransa’da laiklik bir anayasa hükmü olarak yer alırken, diğer batı Avrupa ülkelerinin tümünde bir anayasa hükmü olarak yer almaz. Ancak bu devletler de Kilisenin gündelik yaşamdan olduğu gibi ekonomi ve siyasetten uzaklaştırılması mücadelesi ile şekillenen ve giderek gelenekselleşip kalıcılaşan uygulamalardan oluşan bir laiklik anlayışından söz etmek mümkündür. Din ve vicdan özgürlüğü gibi, ibadet özgürlüğünün de sorunsuz yaşandığı bu devletlerin, laik bir devlette olması gereken tüm unsurları içerdiğini görebiliriz.
Bu bilgiler ışığında, durup Ülkemize baktığımızda ise çok farklı bir manzara ile karşı karşıyayız. Laikliğin, Anayasanın değiştirilemez ve değiştirilmesi önerilemez ilkelerinden biri olmasına rağmen, din ve vicdan özgürlüğü noktasında kendi içinde ve her alanda çelişik uygulamaları barındırdığını yaşayıp görmekteyiz. Anayasanın 24’üncü maddesinin ilk fıkrasında ‘herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir’ diyerek “inanç hürriyet” ini tanımıştır. Aynı maddenin devamında “kimse, dini inanç ve kanaatleri açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz (m.24/3)” diyerek inanç özgürlüğünü kabul etmektedir.

Ancak bütün bu söylenenlerden farklı bir uygulamanın yaşandığı ve gündelik hayata hâkim olduğu da yaşayarak görmekteyiz. Uygulama ile yasal metinlerin, bazen de Anayasa ile kanunların bir biri ile çelişki içinde olduğunu görmek anlamak için hukukçu olmaya gerek yok. Anayasada bir yandan ‘kimse, dini inanç ve kanaatleri açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz (m.24/3)’ denirken, 90 yıldır Alevilerin inançsal hakları gasp edilmektedir.

Biliyorsunuz, 18 Mart 1924 tarihinde çıkarılan 442 Sayılı Köy kanunu ile tüm Köylere Cami yapılması öngörüldü. 30 Kasım 1925 tarihinde Tekke, Zaviye ve Türbelerin Kapatılması (677 Sayılı Kanun) Kanunu ile Alevi Dergâhları kapatıldı, Alevi inanç önderi Pirler yasaklandı. Buna da yıllarca türlü türlü kılıflar uyduruldu. Yok, Efendim Sünni Tarikatlar yasaklanacaktı ve yasaklandı, onun için Alevi Dergâhları bu kapsam dışına alınmadı vesaire, vesaire.
Son söz: Laikliğin en temel unsuru olan “devlet ve din işlerinin ayrılığının” gerçekleşmediği yerde laikliğin diğer unsurlarının oluşması, din ve vicdan özgürlüğünün tanınması, sorunsuz uygulanması söz konusu olamaz. Aşk İle.

Kaynakça:

1-Özgür ansiklopedi.
2-WWW. Kongar. Org
3- Mehmet Kabadayı, Tarih Toplum ve İnsanda İz Sürmek, s. 23-36-39.

PAYLAŞ

Yorumunuzu yazınız