PAYLAŞ

Güncel siyasal ve toplumsal gelişmelerin hızla sürüklendiği zulüm girdabının, tarihsel mirasından beslenen zalimlerin, örnek aldıkları ejdadına karşı,bir dönemin mücadele ve başkaldırı önderlerinden Hallac-ı Mansur’un felsefesi ve yarattığı direniş kültürünün ,günümüze hala ışık tutan ikrarlı ve tutarlı duruşu,günümüz toplumsal Önderliklere ve öncülere örnek niteliklerdedir.
Bu büyük felsefeci ve mücadele önderini bir kez daha anarak hatırlayalım.Hatırlayalım ki, günümüz Alevi inanç ve toplumsal mücadelesine öncülük yapan ve yapacak olanların, zalime karşı direnişe geçenlerin örnek alacakları bir öncü PİR’in duruşunu ve meydan darındaki sarsılmaz iradesi ile zalimlere nasıl korku saldığını hatırlatalım.
Zaman akıp gitsede, ne yazık ki her çağın bir zalimi var olmaya devam ediyor.Zalime karşı,her dönemin direnen mazlumları da bedel ödüyor. Bu günün zalimlerine karşı,Mansur’ca dar olan ve direnenlere güçlü bir miras bırakan Hallac-Mansuru öğrenmek ve örnek almak, iradi zaferin de en güçlü dayanağı olacaktır.
O halde kimdir bu iradi zaferin sahibi olan,DAR kültürünün meydan PİR’i;
Hallac-ı Mansur (857-858) yıllarında Beyza yakınlarındaki Tur şehrinde doğdu. Dedesi Muhamma Mazdek (Zerdüşt) dinine bağlı idi. Babası Müslüman olmuştu. Hallac’da ilk önce Zerdüşti düşünce ve kurallarla büyüdü. Bu öğretiden yakında tanıdı. Asıl adı, Ebu Abdullah Hüseyin B. Mansür el Beyzâvi el Hallac’dır. Ancak o daha çok Mansür el Hallac diye anılırdı. Hallac-ı Mansur Kürt asıllı bir aileden gelmekte idi (Bazı kaynaklarda ise İranlı). Beyza’da din eğitimini aldı 16 yaşlarında Miladi 873 yıllarında o dönemin büyük Sudi bilgini “Tüsteri“den ders aldı. Sehl bin Abdullah et Tüsteri’den iki yıl kadar okudu. 875 de Basra‘ya gitti.
Orada da bir diğer Sufi bilgininden bir buçuk yıl ders aldı. Yine bir sufinin kızı Ümmü Hüseyin’le evlendi. Daha sonra da Cüneyid-i Bağdadi‘den (Sufilerin önderi) ders aldı. Hallac bir yerde duramıyordu. Basra’dan ayrıldıktan sonra Mekke’ye gitti. Bu gidiş Hallac-ın Mekke’yi üç defa ziyaret etmesinin ilkidir. Öğrencilik yıllarında çile (riyaziyata) girdi ve inzivaya çekildi. Önceleri Basra’da yaygın olan Mutezile mezhebine girdi. Ancak o daha sonraları Mekke, Kudüs, Ahvaz, İsfahan, Kum ve Horasan’a geziler yaptı “Louis Massignon” Hallac-ı, İslam dünyasına Helen felsefesini ilk sokan insan olarak gösterir.
Hallac dolaştığı ve gittiği her yerde halkla toplantılar, sohbetler yapıyordu. Bu konuşmalarda İslam ve Tanrı sevgisini aşılıyordu. Etkileyen bilgisi ve sesiyle, coşkulu ifadesiyle, etrafında büyük halk kitleleri toplanıyordu. Bunu fark eden Paşalar ve Komutanlar ona özel izin vererek Hallac-ı Keşmir-e gönderdi. Buralarda Budistlere, Putperestlere, Hindistanlılara konferanslar verdi. „Hoten’e Tufan’a gönülü mücahit olarak gitti. Hallac adı tüm Horasana yayıldı. Hallac islamdaki şekilciliği ve ibadeti aşarak Tasavvufun gizemciliğinin yorumunu ve Zerdüşt inancından Tasavvufa geçen “coşku ve Cezbe” hali ömrünün önemli bir bölümünü riyaziyat ve itikat ile geçirmiştir“. Bu yaşam biçimi daha sonra tüm dönemler de Alevi dervişlerin örnek aldığı bir “çile” yaşamıdır. Hallac, sadece İran, Mezopotamya, Hindistan, Arabistan, Anadolu’yu değil aynı zamanda Asya’daki Türk boyları arasına da giderek yıllarca dolaşmış ve yaşamıştır. Türklerin ilk defa Müslümanlığı Tasavvuf penceresinden seyretmesinde tartışmasız tek liderdir. Türkmen Aleviliğinin ve Azeri Şiiliğinin temelinde, Hallacın rolü yadsınamaz“. Hallac-ı Mansur tüm yaşamını bilim, felsefe ve gezilerle edindiği izlenim, araştırma farklı toplum ve inançları tanıması, bilim ve felsefe adamlarından ilim tahsil etmesiyle öyle bir bilgi ve felsefe sahibi oldu ki; o artık “Sırrı Hakikate” varmıştı.
Bir cuma günü, yine cuma namazında Hoca Hutbeyi okuyup indikten sonra, Mansur mimberin basamaklarını tırmandı, yönünü cemaata döndü, herkes ona bakıyordu. Acaba ne söyleyecekti, Hallac-ı Mansur gür sesiyle “Ana’l Hak”(Enel Hak) diye bağırdı. Bu ses adeta kubbede çınladı. Bu söz Bağdat’ı aşıp tüm İslam ülkelerine yayıldı. Bu sözü tasavvuf’un ve tasavvufçuların benimsedikleri islamda yeni bir dönem ve devrim oldu. Buna göre “Her şeyin özü insandır” biçimindeki sofistik düşüncenin İslam içine entegresi veya islami biçimini yaratmıştır.
Bu sözden sonra bir bölüm İslam alimleri Hallaca düşman olurken bazıları da onu destekledi. Hallac önce Avaz’a kaçtı. Sonra gittiği Sus’ta yakalanarak tutuklandı.
Hem de dönemin ayaklanmalarında sorumlu tutuluyordu. Özellikle Zenc (siyahların/zenci) ayaklanması, Hambeli ayaklanması ve Karmati hareketi ile de Hallac-ın ilişkisi olduğu varsayılıyor ve kuşkulanılıyordu. Çünkü Hallac bir yanı ile ünlü alim, aristokrat ve saray çevresinde ilişki içinde iken diğer yandan da köle, fakir, yoksul ve ezilen halk kesimleri ve onların öncüleri ile ilişkideydi. Özellikle son dönemde bir lider ve bilge olarak esas ilişkileri ezilenler ile oldu. Özellikle “Karmati hareketi” ile büyük bir ilgi ve ilişkisi oldu.
Bazı araya girenlerin ricasıyla ölümden kurtuldu. Ancak sekiz yıl zindanda kaldı. Bu dönemde “Ta sil al-Azal” adlı eserini yazdı. Bu eserini, “Avarici” adlı kişi ihbar etti. Ayrıca ceza evinde kerametler gösterdiğini öne sürdü. Durum Bağdat kadısı Nais al-Kurra ibn Mucalla’ya iletildi.
Bunun üzerine işin rutin işlemleri bitmişti. Hallac-ı mahküm etmek için onun vahiy anlamına gelen kerametler göstermesi yeterliydi. İlham konusunda yazdıkları islam kadısının eline geçmişti. “Muhammediye Siddikiya” adlı yapıtında yer alan “Beden Kabesinin yıkılması” deyimini gerçek anlamdaki Kabeyi yıkmak olarak yorumlayıp, Hallac-ı ölüme mahküm ettiler.
Karara göre, önce kamçılanacak, sonra bedeni dilim dilim kesilecek daha sonra da asılarak halka teşhir edilecekti. Sonunda da kellesi vurulacak ve yakılacaktı . İnfaz yapıldı ve Bağdat halkı “kafir” olduğuna inandıkları Hallac-ın öldürülüş vahşetini tekbir getirerek izledi. Lime lime edilmiş bedeni “dara” çekilirken de onun idamı islamın kurtuluşudur, diye bağırdılar.
Hallac-ı Mansur 26 Mart 922’de ölümüsüzlüğe erişti.
Hallac-ı Mansur’un hayatını ve düşünce felsefesini bir yaşam boyu inceleyen “Fıransız bilgin Louis Massignon (öl. 1962) bu konuda önemli bir araştırma ve eser bırakmıştır. Yine diğer tüm yazarlar gibi İslam İlahiyatçısı yazar Prof Yaşar Nuri Öztürk’ün Hallac-ı Mansur`u anlatan eserinde şöyle diyor: Zalim vezir Hamid idam fetvasını alır almaz, hemen halifeye tasdik ettirmeye gidiyor. Aracıların Hallac’ı idamdan kurtarmak için ricacı olacaklarını duyunca, halifeye acele giderek şöyle der: “Ey Müminlerin emiri ! Eğer bu adam yaşamaya devam ederse, şeriatı değiştirir ve halkı irtidata sevk ederek saltanatınızın yıkılmasına sebep olur. Bırak onu ortadan kaldırayım”. Aynı mantık ve uygulama günümüze kadar intikal etmiştir. Yine Prof. Yaşar Nuri Öztürk şöyle devam ediyor: “Hallac-ın idamı, dinsizliğe fatura edilen zulümlerin kutsala (tanrıya) fatura edilenler yanında bir hiç kaldığını göstermesi bakımından belki de eşsizdir. Belki de dememiz Kerbela faciasını düşünmemiz yüzündendir. Kin ve nefretlerin aracı ve paravanı haline getirilmiş bir din, insana reva görülebilecek zulümlerin en tehlikeli üretim kurumuna dönüşür. Böyle bir dine kapılmaktansa, dinsizliğe kucak açmak yeğdir. Çünkü hayat küfür ve inkar üzerine oturur, ama zulum üzerine oturmaz. Kinleşmiş din en zehirli zulüm kurumudur” .
Hallac-ı Mansuru tanımak için tüm yaşamını öğrenmek gerekir.
Hallac-ı Mansur ile ilgili Alevi Ozanların bazı Şiirleri:
Tasavvuf felsefesi, zaman içinde, çeşitli alt yorumları ile gelişip, toplum yaşamına ciddi derecede, yön vermeye başlarken, görüşlerini şiir diliyle yaymış ve ifade etmiştir. „Bu yöntem, temelde felsefe ve yorum ağırlıklı oluşundan gelirken, diğer yandan Tasavvuf aşka dayalı duygu yüklü bir düşünce biçimi idi“. Bu da en iyi ifadesini şiir’de buluyor ve dile getiriyordu. Bu nedenle büyük bir Tasavvuf edebiyatı oluştu.
Özellikle 10. yy’dan itibaren anlatımın temel dili şiir (Deyiş) oldu.
Şiir’in sonsuz uçurumlarına bin yıl sonra ses verecek olan düşüncelerinin tohumlarını ekiyordu.
İşte Alevilik binlerce düşünce (ozan, şair, düşünür, felsefeci) ırmağının oluşturduğu bir ummandır. Ebu Müslim Horasani , Hallac-ı Mansur, Ebu’l Vefai Kurdi, Baba Tahir-i Uryan, Şehabeddin Suhreverdi, Hace Bektaşı Veli, Yunus Emre, Kaygusuz Abdal, Nesimi, Pir Sultan Abdal, Şah Hatayi , Şeyh Bedreddin ve binlerce ozan ve aşık bu felsefeyi yaşamış, yorumları ile güçlendirmiş ve yeni nesillere taşımıştır.

Şimdi Hallac-ı Mansur ile ilgili şiir ve görüşlere geçelim:
Mansur ki aşkla dillenir yaprak yaprak
Toplar durur kirpikleriyle toz toprak
Yokluk sedası güllenir derya-deniz
Bir begi-candan seslenir „Enel Hak”
(Mevlana)

Aşk od’una yananların külli vücudu nâr olur
Ol od bir od’a benzemez, hiç bilinmez zebanesi
Bu meclisin mestlerinin ENEL HAK olur demleri
Yüz Hallac-ı Mansur gibi anın kimin divanesi
(Yunus Emre)

Külli yer ü gök Hak oldu mutlak
Söyler def û çeng û ney ENEL HAK
(Nesimi 14. yy)

Musayı tecelli göründü Tur’da
Mest edip aklını götürdü nurda
Enel Hak sırrını görüp Mansur’da
Hakikat kemendin gerdandan aldım
Ahu (Asıl adı Ali) 17. yy

Mansur ile varıp dara çekildim
Yusuf’la kul olup pula satıldım
Şam’da İsa ile göğe çekildim
Musa ile dahi Tur’dan gelirim
Kul Nesimi 17. yy

Niyaz ehlindeniz zannetme zahid
Meşhur-u cihandır nazımız bizim
Sözümüz mutlaka canana ait
Enel Hak çağırır sazımız bizim
Derviş Ruhullah 19. yy

Bu konuda yüzlerce şiir ve deyişle, hemen her aşık ve Alevi ozanı, eserlerinde Hallc-ı Mansur‘a yer vermiş ve Hallac-ı anarak felsefesinden ilham almıştır.
Bu vesile ile,günümüze hala ışık tutan başta Hallac-ı Mansur olamak üzere,zulme karşı direnmiş tüm hak ve halk direniş önder ve isimsiz kahramanlaraını sevgiyle analım.
Onlar yol göstermeye devam edecekler.
Ali Köylüce

PAYLAŞ

Yorumunuzu yazınız