PAYLAŞ

“Bir acayip derde düştüm herkes gider karına
Bugün buldum bugün yerim Hak kerimdir yarına
Zerrece tamahım yoktur şu dünyanın varına
Rızkımı veren Hüda’dır kula minnet eylemem” (Nesimi)

Ya haq, ya muhammet, ya ali…

Eskiden Efendinin bir düdüğü vardı. Hürrem aile vakfını kurup “Bilalcik” iş başı yapınca çayıra saldı. Yalçınkaya’nın deyimiyle “dönük, dönek” bildiğimiz devşirme şimdi “kara bahtım, kör talihim” modunda keklik gibi şakımakta. O efendinin hizmetlisi olarak zamanında işi “Şeyh İdris-i Bitlisinin torunları” dediği kesimler üzerinden halletme hevesindeydi. Kapı kapı dolaştırılmıştı… Sahibinin arzuhalini paylaşmıştı… Ekmeğini yediği kapıya sadakatini göstermişti, sevmiştim…

Takdir etmiştim…

O zaman farkında olmasa da, yüzükler kılıflardan çıkartılıp “dönük ve döneklerin” yüzük kardeşliği etrafındaki örgütlenmesinin ifşasını sağlamıştı.

Ateşin etrafında dans eden yamyamları izler gibi izlemiştim. Kesinlikle estetik bir durum olduğunu söyleyebilirim. Değme sanatçılara, artistlere taş çıkartacak cinstendi…

Tarihin derinliklerinden gelen bir film gibiydi. Konu onlarca efendilerinin menfaat, çıkar ve itibariydi. Tapınak şövalyelerinin ruhu, Yeniçeri karakullukçuların hizmet aşkı depreşmişti. Öyle bir aşktı ki; koca koca adamların nasıl, yalana, dolana, hileye, linçe yatığına şahit olmuştum…

Her birinin farklı farklı yerlerde olsalar da bulundukları yerden nasılda linçi meşrulaştırma kavgasına girdiğini, sermayelerini, ilişkilerini bu uğurda riske yatırdığını görmüştüm.

“1 Dolarlık” Fethullah Gülen kokan “yüzük kardeşliği” manzarasının dehşetinden de ürkmüştüm…

Şimdi geleyim Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya hocanın yazısına… Etiketini severim. Akademik bir albenisi vardır. Önemi de vardır. Eğer devletimizin istihbarat kadrosundan verilmemişse –ki buna ihtimal vermiyorum- Alevilerin kıymetlisi olmalıdır. Öyledir de… Yoksa biz Aleviler Enstitüyü, akademiyi ona teslim eder miyiz?

Yıllarca yazdım, Aleviler adına artık yanlış, doğru Alevilerin kendisi konuşmalı. Sünni kökenli Kemalist aydınların Alevi olarak algılanarak, görüşlerinin de Alevilik olarak yansıtılmasından gına geldi artık. Onun için hocanın yazısını alevinet.com sitesinde yayınladığımız gibi, sosyal medyada da geniş bir çevreye ulaşması için paylaştım.

Hata öğrencilerine hava bile attım “bu çekilmez, gıcık, ukala hoca bizdendir” diye.

Yazı sitede var… İsteyen ulaşıp okuyabilir. Bende yazıyı okuduğunuzdan yola çıkarak, tekrara düşmeden bir iki katkı sunayım istedim… Düdüğün sesi biraz daha gür çıksın mealinden…

Çocukluğum da halamın anlattığı bir masalı vardı… O anlatmamışsa Telli ya Mado’dan dinlemişimdir. Kız istemeye gelmişler. Babası kızı göndermiş “git çeşmeden su al gel de bir çay, kahve yapalım” diye. Kız gitmiş gelmemiş, ardından annesi gitmiş gelmemiş, onun ardından babası gitmiş gelmemiş, misafirler bunlara ne oluyor gidip bir bakalım demişler. Gitmişler ne görsünler, çeşmenin yanında bir göl var, etrafında da bunlar oturmuş ağıt yakıyorlar. Misafirler sormuşlar “ne oldu” diye. Demişler “şimdi siz kızı istiyorsunuz, bizde vereceğiz, kızımızın bir çocuğu olacak. Kızımız annemi babamı özledim, göreyim diyecek, buraya gelecek, çocuk oynarken bu göle düşecek ölecek. Biz ona ağlıyoruz.” Halam yâda Telli bunu ballandıra ballandıra, uzata uzata anlatıp “eşta hinê war kaovik bine” der bitirirdi.

Hocamın sorunları tespit ve çözme yöntemlerini buradan almış olması büyük bir olasılık. Nede olsa Çorum, Yozgat Alevilerinin hatırı sayılır bir bölümü Yavuz dönemi Elbistan sürgünlerinden oluşuyor.

Gelelim kötülerin iyisine. Kendimi bildim bileli etrafımızda kötüler arasında tercih yapmamızı söyleyen öğütleyen bir akıl var. Hep birisi öncekine göre şanstı. Aynı bizim köydeki karakol çavuşları gibi. Karakol tartışılmaz kaderdi. Kimsenin duymaması şartıyla çavuş, iyimi kötümü tartışıla bilinirdi. Karakol orada ne iş yapar, ne için var, kimi temsil eder, neyin temsilcisidir kimse konuşmazdı. Konuşulması zül sayılırdı.

Ayrılıkçılık, bölücülük, isyancılık, anarşistlik olurdu!

Bende bunların hepsi vardı…

Osmanlının Alevi karakoluna yeni gelen çavuş diğerlerine göre iyiymiş, bunu bir şans olarak görmek gerekiyormuş. Kendince haklı hoca, çünkü karakolun yaptıklarını da biliyor, biliyor ama varlığıyla bir sorunu yok onun. Onun yok lakin bizim var. Söylüyorum ki, iyi veya kötü çavuşuyla bu karakol 300 yıldan fazla Osmanlı adına katliamlar yaptı. Alevi doğradı. Postnişinlerin gülbankleriyle Çaldıran ovası Alevi kanına bulandı. Şah Hatai’nin ensesinde bu karakolun kılıcı dolandı. Hatai yenildi. Alevilerin şah damarı, soluğu kesildi.

Yavuz’un orduları Postnişinlerin gülbankleri ile zafer naraları atarken, -rivayet odur ki- Pir Sultan’da Şah Hatai’ye gönül verip “ Açılın kapılar şaha gidelim” diye deyişler yakarak, darağacını karşıladı.

Şimdi katiller utançlarıyla yüzleşmeden, kurbanların isimlerini ağzına alıyor… Utanmıyor…

Hamidiye Alayları ak gömleklerimizde sildiği zaman kılıçları, Cemalettin Efendinin gülbankleriyle Mücahidin Alayları (Bektaşi Alayları) “dönekleri, dönükleri” ardına takmış Sarıkamış’a doğru sürüyordu atını…

Ve binlerce yıllık geleneğin direği, hayat ağacının mirası tarıklar Mücahidin alaylarının atlarının ayakları altında kırılıyor, tarığı olan köylerdeki evlere yapılan baskınlarda “pençe” ile biat isteniyordu…

Aleviler çil yavrusu gibi bir birinden kopartılıyordu… ikrar kapıları bir birine sırt çevirip, parçalanıyordu.

Unuttuk mu sandınız hocam…

Deniz, Yusuf, Hüseyin idam sehpasına yürükken “idam” diyen katillerimizle birlikte havada dalgalanıyordu milletvekiliniz Yusuf Ulusoy’un (BP) eli…

MHP Merkezinden, Haydar Baş’ın partisine uzanıyorken Timur’un bütün ruhu bedeni, doğrudur hocam kötülerin iyisi bu.

Çok şanslıyız!

24 yıl geçmiş. Madımak’ın kapısına bir gün gelmeye tenezzül etmemiş zatı muhterem, gidenlerin ruhundan, gönlünden inciniyor. Maraş, Sivas, Malatya, Çorum, Madımak, Sivas katliamı anmalarına, protestolarında görmediğimiz devletlûmuz, ya kılıç kuşanıp, müritlerini gazaya davet edip, huruç eyleseydi ne yapardık değil mi? O ki; mazbatalılarını aramıza gönderiyor hiç olmazsa, huruç yerine…

Çok şanslıyız hocam çok!

Şah-i şehidi Kerbela bizi beterinden korusun…

Korusun ki; Nuh’un iman etmeyen oğlu Kenan ile aynı kefede olmayayım.

Olmayayım ki; bülbül olup telgrafın tellerine konmayayım.

Sırtımızdaki hançer be hocam, ne öldürüyor, nede bırakıyor ki iyileşsin bu fakir…

Muhabbetle…

 

Yorumunuzu yazınız