PAYLAŞ

7 Haziran’dan beri Türk devletinin sürdürdüğü ve darbe süreciyle birlikte daha da etkin olarak devam ettirdiği baskıcı ve katliamcı politikaların sonuçları, o günden beri, toplumsal gündemi en çok meşgul eden konulardan birisidir. Elbette böyle olması anlaşılır ve doğaldır. Sorun, bu tartışmaların kendisi değil, bu tartışmalardan umutsuzluk ve karamsarlık üretilmesidir.

Türk devletinin izlediği politikalar, tarihsel ve toplumsal bağlamı dikkate alınmadan, sadece yapılan baskıların kuralsızlığı, orantısızlığı ve yoğunluğu gözönüne alınarak yapılan değerlendirmeler, bu tarz analizlerin yapılmasına ve etkili olmasına yol açmaktadır.

Öncelikle Türk devletinin izlediği bu kuralsız, baskıcı ve katliamcı politikalardan karamsarlık ve umutsuzluk üretmenin doğru olmadığını belirtmek gerekir. Yapılan baskının yoğunluğu ve ölçüsüzlüğü, kazanmanın değil, kaybetmenin alametidir.

Elbette, 7 Haziran’da bu yana yaşananlar, Türkiye siyasal tarihinin hiç bir döneminde yaşanmamış olan süreçler ve durumlardır. Belirtilen tarihten bu yana Türkiye siyasal tarihinin en kanlı, en baskıcı, en katliamcı dönemi yaşanmaktadır. Türk devletinin izlediği bu politikalar, 1938’den sonra izlenen baskıcı politikaların hiç birisiyle kıyaslanamayacak kadar yoğun, zorba ve kuralsızdır. Bu dönemi benzerleri olan 12.Mart, 12.Eylül ve 1990’lardan ayıran temel özelliklerinden birisi de uygulanan bu kuralsız zor’dur. Bu dönem yapılan baskı ve katliamlar, biçimi, kapsamı, yogunluğu ve yaygınlığı bakımında, hiç bir dönemle kıyaslanamaz. Belki de dönemin bu farklılılığı yeterince görülemeyerek, döneme sıradan baskıcı bir dönem olarak yaklaşılması gibi bir bilinç bulunıklığına ve kafa karışıklığına yol açmaktadır.

7 Haziran’dan bu yana onlarca Kürt şehri korkunç bir biçimde yerle bir edildi. Ellerinde gelirse bu şehirleri haritadan silecekler. Suruç’tan başlayarak çok sayıda kitlesel katliam gerçekleştirildi, devletin veya en has taşeronu olan İŞİD’in marifetiyle.

Bu arada ısrarla sürdürülen bu katliamcı politikaların bir parçası olarak 15 Temmuz darbesi yaşandı. Darbeyi ‘tanrının lütfü’ olarak tanımlayan AKP ve Erdogan kliği, fırsatı ganimete çevirerek bu katliam ve baskıları daha da yoğunlaştırdı.

HDP ve DBP’nin eşbaşkanları, çok sayıda milletvekili, binlerce yöneticisi ve çalışanı,200 civarında gazeteci, aydın, sanatçı ve yazarın özgürlükleri gasp edilerek esir alındılar. DBP’nin 81
belediyesine kayyum atanarak el konudu, belediye eş başkanlarının büyük kısmı cezaevinde bulunmaktadırlar. On binlerce akademisyen, öğretmen ve kamu görevlisi KHK vasıtasıyla görevlerinde, işlerinde alıkondular. Muhalif basının tamamı susturularak, bütün basın Erdoğan’ın borazanına dönüştürüldü. Üniversitelerde bilim insanları görevden uzaklaştırılarak, toplum karanlık bir geleceğe mahkum edilmek istenmektedir.

Bu ve daha envai çeşit baskı ve katliamlar hız kesmeden devam ediyor. Devlet, sokağa çıkan insanlara katliam dahil, her türlü baskıyı dayatmaktır. Ayrıca devlet, sokağa çıkıp yakalananları, eskiden olduğu gibi, gösteri ve toplantı yürüyüşüne muhalefetten değil, örgüt üyeliğinden, uzun yılları bulan cezalarla yargılamakta, cezaevlerine koymaktadır. Yine devlet, sokağa çıkamayanları da sosyal medyada yapılan her hangi bir paylaşımdan dolayı alıp tutuklanmaktadır.

Demokrasi mücadelesi yürüten tüm bireylerin, demokratik kurum yöneticilerinin ve vekillerin tamamının, ne can güvenliği var ve ne de özgürce faaliyetlerini sürdürebilmektedirler. Bu kurum ve insanlar, hem devletin ceza davalarının baskısı altındadırlar, hem de sokaklardaki paramiliter güçlerin zorbalığına muhatap olmakla karşı karşıyadırlar.

Bu ortamda dini gericilik ve ırkçılık, tüm vahşeti ve kıyıcılığla insanların günlük hayatını çekilmez hale getirmiş bulunmaktadır. Devletin, medyanın desteklediği, mahalle baskısı, sokak baskısı, farklı yaşam tarzı ve inanç sahibi olan insanların kendi kimliklerini özgürce ifade etmelerini olanaksız hale getirmiştir.

Özetle demokratik mücadelenin kadrolarının büyük bir kısmı cezaevlerine konarak veya farklı biçimlerden çalışamaz hale getirilerek demokratik muhalefet olanakları ortadan kaldırılmaya
çalışılmaktadır.

Bütün bunların yapılmasının ana nedeni, dönemsel, konjektürel değil, stratejiktir. Kürtleri iradesizleştirmek, Alevileri tamamen yok etmek ve demokratik güçleri sindirerek tek adam diktatörlüğü vasıtasıyla Türk devletinin ömrünü uzatmak, geleceğini, bekasını, kurtarmak istemektedirler.

Bu amaçlarına varmak için, bir yanda fiziki yok etmeyi gerçekleştirmek isteyen devlet, diğer yandan da, halkların haklı mücadelelerine olan inancını, umudunu, moralini ve kararlılığını kırmaya çalışmaktadır. Kazanmak için gerekli olan motivasyon, inançla, moralle, kararlılık ve umutla sağlanır. İnancın, moralin ve umudun olmadığı hiç bir mücadele kazanılamaz. Her mücadeleye, kazanılacağına olan inançla girilir. İnsanlarda, toplumlarda hiç bir faaliyete inanmadan, öylesine girişmezler. Hele örgütlü mücadele sürdüren her hangi bir güç, haklılığına ve kazanacağına inanmadığı bir mücadeleye girmez. Hiç bir örgütlü güç, üstünkörü yaklaşarak veya körü körüne inançla bir mücadeleyi sürdürmez, sürdüremez.

Elbette içi boş hurafelerden söz etmiyoruz, ete kemiğe bürünmüş somut karşılığı olan bir inançtır burada konu edilen. Böyle bir inancın temel özelliği, haklı olunduğunun somut verilerle ispatlanmış olmasına ve sosyolojik olarak kazanılacağını gösteren bilimsel kriterlere dayanmasıdır. İkincisi temel özellik ise bu bilgi ve inancın ilgili toplum tarafında bilince çıkartılmış ve kabul edilmiş olmasıdır.

Konunun hayatiyetinin anlaşılmasını kolaylaştırmak için sadece iki örnek vermek yeterlidir. Bugün Avrupa devletlerinin Türk devletine karşı aldığı tavır, haklı ve örgütlü olmanın yarattığı bir sonuçtur. Yoksa Avrupa devletlerinin Türk devletine karşı özel bir düşmanlığından veya herhangi bir Avrupa devlet liderinin kişisel duygularından kaynaklanmamaktadır. Avrupa devletlerinin Türk devletine karşı aldığı tavır, bir çoğumuz yetersiz bulsak da, halkların örgütlü tepkisinin dogrudan bir sonucu ve ürünüdür. Kürtlerin, Alevilerin ve demokratik kamuoyunun örgütlü tekpisi olmamış olsaydı Avrupa devletleri böyle bir tavır almazlar/alamazlardı.

İkincisi ise Rojava’da yaşanan muazzam toplumsal dönüşümdür. Bundan dört yıl önce, Ortadoğu’nun en deneyimli ve birikimli politik analiz uzmanı bile Rojava’da böylesine devrimsel bir elişmenin yaşanacağını öngöremezdi. Gerçekten de Suriye Kürtleri dört yıl önce kendi kimliklerine bile sahip değillerdi. 2012 yılında birileri, Suriye Kürdistan’ın da yeni bir Kürt siyasal yapılanması oluşacak ve bu yapılanma tüm Kürdistan’ı ve bölgeyi derinden etkileyecek deseydi kim inanırdı. Ancak bugün bu durum elle tutulur bir gerçeklik halindedir.

Demek ki belli bir örgütlülüğün varlığı, yaşanan siyasal gelişmelerin doğru değerlendirilmesi, birçok kazanımın sağlanmasına yol açabilmektedir. O halde toplumsal mücadelede kazanmanın olmazsa olmaz koşulu, sokaklara çok sayıda insanın çıkmasından daha önemli olanı, istikrarlı, sürekli ve düzenli olarak mücadeleye devam eden örgütlü bir gücün varlığıdır.

Bu anlamda bakıldığında, Kürdistan ve Türkiye’de mücadele sürdüren ana legal ve illegal güçler, varlıklarını korumakta ve mücadelelerini geçmişten daha ileri imkan, güç ve prestijle sürdürmektedirler. Özellikle Kürt siyaseti açısında bütün kayıplara rağmen hiç bir geri adımın atılmamış olması, Kürdistan’ın diğer bölgelerinde elde edilen kazanımlar, elde edilen uluslararası imlan ve meşruiyet ve gerillanın konumu bu gerçeği ortaya koymaktadır.

Dolayısıyla legal demokratik mücadelede yaşanan tıkanıklık, bir karamsarlık ve umutsuzluk gerekçesi yapılmamalıdır. Legal demokratik mücadelenin yarattığı imkanlar ve sokağa çıkan kitlelerin sayılsal durumu, her zaman kazanmanın tek güvencesi ve tek kriteri olmayabiliyor.

Unutmayalim, toplumsal mücadeleyi başlatanlar, en koyu karanlıklarda bile geleceğe inandıkları ve umut ettikeri için direnebildiler. Bir kibrit çöpü yakarak hayatını feda edenler, idam sehpalarında ve işkence tezgahlarında can verenler, bu günlere inandıkları için o cüreti gösterebildiler. En büyük direnişi geleceğe inananlar yaratabilirler. Umut Kaf Dağı’nın ardında bile olsa onu yaşam gerekçesi yapanlardır, tarihi yazanlar. Kaldı ki bugün, umut, Kaf Dağı’nın ardında değil, nefesimizin yettiği, öngörebildiğimiz yaşamımızın içinde bir yerlerdedir. Umudu büyütmekte direnişe dahildir ve o da bizim işimiz.

PAYLAŞ

Yorumunuzu yazınız