PAYLAŞ

Sur Hukuki Dayanışma Platformu üyesi Avukat Nuray Özdoğan, Sur’un 2012’den itibaren hedef alındığını ve yıkıma gerekçe yapılan yasayla Türkiye’nin yüzde 80’inin yıkılabileceğini belirterek, “Her yer bir gün Sur olabilir” uyarısında bulundu.

HDP’nin 7 Haziran seçim başarısından sonra “çözüm masasını” deviren hükümetin 24 Temmuz 2015’te startını verdiği savaş süreciyle hedef haline getirilen Diyarbakır’ın tarihi Sur ilçesinde, aradan geçen iki yıllık zaman dilimine rağmen yasak sürüyor. UNESCO tarafından “Dünya Tarihi Miraslar Listesi”ne alınan Sur’daki büyük yıkımda sadece evler değil bir tarih de yok oluyor.

Mart 2016 tarihinde “Acele kamulaştırma” kararı verilen ilçenin UNESCO tarafından tarih mirası listesinden çıkarılması için de hükümetin yoğun bir diplomasi yürüttüğü öğrenildi. Tanklarla yıkılmasına rağmen 6306 sayılı yasa ile “riski alan” ilan edilen Sur’da yıkım süreci 2012 yılında başladı. Hükümet, 2012’de Sur’u “riskli alan” ilan ederken, tepki ve girişimler sonucu karar uygulamaya konulmadı. Ancak daha sonra yerle bir edilen Sur’da, 6306 sayılı yasada yapılan değişikle talanın önü açıldı.

‘AMAÇ BÖLGEYİ İNSANSIZLAŞTIRMAKTIR’

Sur’un yıkımını durdurmaya yönelik birçok girişim oluşturulurken, avukatlar da “Hukuki Dayanışma Platformu” kurdu. Platform üyelerinden Avukat Nuray Özdoğan, çok önceden Sur’un yıkımının hedeflendiğini belirterek, insanların evlerini terk etmeleri için doğrudan binaların hedef alındığını ve yıkıma uğratıldığını söyledi. İnsanların, “Biz evimizde çıkmak istemiyorduk. Evimizin belli bölgelerinde havan topları atıldığı için biz evimizden çıkmak zorunda kaldık” şeklindeki sözlerini aktaran Özdoğan, “Aslında biz raporlarda söylemiştik, buradaki amaç insanları evlerinde çıkarmaktır diye. Ki o dönem çatışma bitmişti. Herhangi bir çatışma yoktu. Uzunca bir süre alandan insanlar çıkarıldı ve alan insansızlaştırıldı. Devamında zaten bina yıkımları arttı” diye konuştu.

‘DEVLET BİR AN ÖNCE YIKMAK İSTİYOR’

Çatışmalı alanlar için “riskli alan” kararları alındığını dile getiren Özdoğan, “Bunun anlamı şu: Bu daha önce İstanbul’da çok sık uygulanan bir yöntemdi. 6306 sayılı bir yasa aslında Anayasa Mahkemesi’ne de götürülmüş ciddi itirazlar olan bir yasaydı. Bununla kentsel dönüşüm yapmak istedikleri, demografik dönüşüm yapmak istedikleri alanlar için bu yasaya dayanarak bakanlık karar alıyor, özelikle süreler açısında çok özel düzenlemeler var o yasada” diye konuştu. Daha önce 60 günlük olan itiraz sürelerinin 15 güne indirildiğini ve çoğu insanın bu kararlardan haberdar olamadığını da dile getiren Özdoğan, yargının İstanbul’da bu yasanın uygulanmasına izin vermediğini söyledi.

SUR 2012’DE HEDEFE KONULDU

Özdoğan, şunları kaydetti: “Bu yasanın uygulama alanı yoktur. Siz bir alanı, afet riski olmayan bir alanı, afet riski alanı ilan edip yıkım listelerine koyamazsınız. Hele Kürt illeri için bu hiç söz konusu değil. Sur gibi tarihi ve kültürel bir yer için o yasanın uygulanması tamamıyla hükümsüzdür. Ama hükümet için çok işlevli bir yasa olduğu için riskli alan ilan etti. Oysaki kararın alındığı tarih 2012’dir. 2012 tarihinde Diyarbakır Sur ’da hiçbir şey yoktu. Bir yıkım alandı değil. Herhangi bir risk yoktu. Siz niye 2012 yılında bu bölge için riskli karar alırsınız? Belediye mevzuatı dışında tutular. Belediye mevzuatını tanımadılar. Kültürel varlıkların korunması için özel yasalar var. Bunların hepsini yok saydılar. Belediyenin mevzuatın tabiri caizse lağvettiler. Beraberinde kayyum atadılar. Belediye tümüyle etkisizleştirildi.”

6306 SAYILI YASADA KÜRT DÜZENLEMESİ YAPILDI

Silopi ve Cizre içinde benzer hukuksuzlukların olduğunu ve buralar ile de ilgilendiklerinin altını çizen Özdoğan, Çevre ve Şehircilik Bakanlığının kurduğu kriz merkezinde “riskli alan” kararının halka imzalatılmaya çalışıldığını söyledi. Devletin bu kararları, “güvenlik güçleri ile güvenlik konsepti” çerçevesinde hayata geçirmeye çalıştığını dile getiren Özdoğan, Danıştay’ın daha önce benzer kararlar için “iptal kararları” verdiğini anımsattı. Özdoğan, Sur’un yıkımına gerekçe yapılmak istenen 6306 sayılı yasadaki düzenlemenin “uluslararası hukuk, ulusal hukuk her türlü kent hukukuna dair düzenlemesine aykırı” olduğunu söyledi.

Yapılan değişikliğin “Kürt illerine özgü” bir düzenleme olduğunun altını çizen Özdoğan, “Çünkü normalde bu yasayı ancak affet bölgeleri için uygulayabilirsiniz. Afet bölgesi nedir? AFAD’ın düzenleyeceği raporlarla deprem riski yüksek olan, afet görmüş alanlarıyla ilgili revize yapabilme… Hükümet değişiklik yaptı ve dedi ki yasada yüzde 65’i ruhsatsız olan ve daha sonra ruhsat alan yapıların bulunduğu bölgeleri ben riskli alan ilan edebilirim. Bu ne demek kentsel mevzuata dair belediye kanununun tamamını yok sayıyorsunuz. Yüzde 65’i mühendislik hizmeti almayan, yapı ruhsatı olmayan veya almış bile olsa sonradan alan yapıların tamamını yıkmak demek. Türkiye’de yüzde 80 oranında yapı ruhsatı sonradan alınmıştır. Mühendislik hizmeti alınmamıştır” diye konuştu.

‘HER YER BİR GÜN SUR OLABİLİR’

Özdoğan, şöyle konuştu: “Türkiye’nin tamamında bir inceleme yapılsa Türkiye’nin yüzde 80’i için bu yasa uygulanabilir hale gelir. Bu yasayla bugün Sur ve Silopi’de uygulanan kararın, mevzuat değişikliğinin İstanbul, Ankara ve İzmir’de uygulanmayacağına dair bir garanti yok, çok rahat bir şekilde uygulanacak, buna itiraz edilmediği sürece… Yeterince ses çıkmadığı için diğer bölgelerde başlandı. Hukukçuların tamamının buna itiraz etmesi lazım. Bu Türkiye’nin tamamı için bir yağmalama demek. Her yer bir gün Sur olabilir. Sur’a sesiz kaldığımız sürece çok yakın bir tarihte her yer Sur olabilir. Yakın tarihte Gazi Osman Paşa, yakın tarihte Üsküdar riskli alan ilan edildi. Yani İstanbul’da bu yıl birçok alan için riskli alan kararı alındı.”

HEYETLERİN GELİŞİ ENGELLENİYOR

Devletin yıkım için bölgedeki “güvenlik sorununu” bilerek derinleştirdiğini ifade eden Özdoğan, bununla heyetlerin bölgeye gelmesine engel olduğunu söyledi. Gelmek isteyen heyetlere de, “Bölge her daim risk alanıdır. Güvenliğinizi sağlayamayız” dediklerini vurgulayan Özdoğan, “Aslında bağımsız heyetlerin önlerini kestiler. Hâlihazırda henüz 6 mahallede abluka devam ediyor. 6 mahallede yasak halen kalkmış değil. Bu halde bağımsız heyetleri getirmek gerçekten zor” diye konuştu.

UNESCO HAREKETE GEÇSEYDİ SUR YIKILMAYACAKTI

Uluslararası alanda bu konuya ilişkin kimi raporlar hazırlandığını dile getiren Özdoğan, ancak bu tarihi mirası koruma görevi olan UNESCO’nun da geç kaldığını dile getirdi. “İlk kararlar alındığı 2016’da UNESCO eğer ki bizim iddialarımızı dinlemiş olsaydı bizim raporlarımızı dikkate almış olsaydı belki süreç böyle olmayacaktı” diyen Özdoğan, bu geç kalma sonucunda birçok tarihi mirasın yıkıldığını ifade etti.

YIKIM’I YAŞATMA OLARAK GÖSTERİYORLAR

Özdoğan, eleştirilerini şöyle sürdürdü: “Uluslararası kuruluşların ağır hareket etmeleri, süreci iyi okuyamamaları ve zamanında müdahale etmemeleri, hükümetin manipülasyonlarına maruz kalmaları Sur ile ilgili ne yazık ki hasarı arttırdı. Geri dönüşümü yok bunun. Mesela dava süreçlerinde bakanlık şunu idea etti: ‘Biz o alanı korumak için müdahale ediyoruz. Alanda tarihi eserleri evet Sur tarihi bir bölgedir. Biz alanı korumak için bu uygulamayı yapıyoruz.’ Ama aynı zamanda yargının kararlarını dahi beklemeden alana hızlıca makinalarla girdiler. ‘Kurşunlu Camii’ni revize ettik, koruduk’ dediler. Sonra raporlamalarda anlaşıldı ki iki yer de yıkılmış. Aslında mahkeme süreçlerinde de gerçek olmayan bilgilerle manipüle edilme durumu var.”

AFAD’A DA MÜDAHALE EDİLDİ

2012 yılında AFAD’ın Sur için verilen “riskli alan” kararlarına itiraz ettiğini dile getiren Özdoğan, söz konusu raporların da mahkemelerde olduğunu ancak hükümetin AFAD’a da müdahale ettiğini dile getirdi. Son dönemlerde verilen yargı kararlarının “keşif yapılmadan” verildiğini kaydeden Özdoğan, yıkımın “afet nedeniyle mi yoksa ağır silahlar kullanıldığı için mi yaşandığına” ilişkin tespit yapılması gerektiğini söyledi.

‘ÇÖZÜM SUR HALKININ İRADESİNDEDİR’

Sur’u yaşatmak için yapılması gerekenlere de işaret eden Özdoğan, şunları söyledi: “Türkiye’deki hukuksal süreçler hiçbir zaman toplumsal mücadelelerden bağımsız yürümedi. Bu konuda nasıl ki iktidar yargı üzerinde bir baskı kuruyorsa, halk talebinin de yükselmesi lazım. Sur ile ilgili kurulan koruma kuruluşları, dayanışma ekipleri çok önemli. Bu konudaki hassasiyetler ortaklaştırılmalıdır. Mesele, Sur halkında, yaşadığı alanı terk etmemesinde ve iradesinde bitiyor.”

PAYLAŞ

Yorumunuzu yazınız