PAYLAŞ

Süryanilere ait kilise, manastır ve mezarlıklara el konulmasını DAİŞ’in Suriye ve Irak’ta tarihi yerleri işgal etmesinden hiçbir farkının olmadığını belirten Platform Turabdin Sözcüsü Adnan Challma Kulhan, Süryanilere yönelik soykırım sürecinin son aşaması olduğunu söyledi.

Mardin’in Büyükşehir olmasından sonra kurulan Devir Tasfiye ve Paylaştırma Komisyonu, Süryanilere ait kilise, manastır ve mezarlıkların bir kısmının tahsisini Diyanet İşleri Başkanlığı’na yaptı. Kararla birlikte Mardin’in Midyat ilçesine bağlı Arkah köyündeki Mor Afrem ve Mor Teodoros Kilisesi, Arbo köyündeki Mor Dimet Kilisesi, Mercimekli köyündeki Mor Loozor Manastırı, Nusaybin ilçesine bağlı Günyurdu köyündeki Mor Gogo Kilisesi, Üçköy köyündeki Mor Melke Manastırı, Dağiçi köyündeki Mor Aho Kilisesi ve Dibek köyündeki Mor Yakup Manastırı gibi bir çok yere devlet el koydu. Duruma tepki gösteren Platform Turabdin Sözcüsü Adnan Challma Kulhan, devletin 50’den fazla yere el koyduğunu belirtti.

‘EL KOYMA 4 DÖNEMDEN OLUŞUYOR’

Süryanilere ait yerlere el konulmasını 4 dönem olarak niteleyen Kulhan, bunun 1936-2008 dönemi, 2008’den 2014 kadar olan dönem ve 2014 yılından itibaren Mardin’in Büyükşehir belediyesi olması ile Mardin Büyükşehir Belediyesi’ne atanan kayyum dönemi olarak değerlendirdi. 1936-2008 dönemini anlatan Kulhan, “Cemaat vakıflarının taşınmaz mal edinimlerinin mevzuat ve yüksek yargı kararları ile yasaklı olduğu dönemde kilise, manastır ve diğer taşınmaz mallarımızın bulunduğu köylerde, yapılan kadastro çalışmalarında taşınmaz mallarımız, ilgili ‘köy tüzel kişiliği’ adına zaruretten ötürü tescil edilmiştir” dedi. 2008’deki döneme değinen Kulhan, “Vakıflar Kanunu’nun kabul edildiği tarihten sonra yapılan kadastro çalışmalarında ise, bu kez mevzuat Cemaat vakıflarının taşınmaz mal edinmelerine izin vermesine rağmen, kadastro ekiplerinin mevzuat ve kanunları farklı yorumlamaları ve daha da önemlisi bazı köy heyetlerinin taşınmaz mallarını vakfımız yerine, bulundukları Köy Tüzel kişiliği adına tescil ettirmeyi tercih etmişlerdir” diye konuştu.

Kulhan, 2014 yılından itibaren Mardin’in büyükşehir belediyesi olmasına ilişkin şöyle dedi: “Yeni büyükşehir belediyelerinin kurulmasına dair 6360 Sayılı Kanun 2013 yılında kabul edilmiş ve Mardin Büyükşehir Belediyesi de aynı Kanun ile kurulmuştur. Söz konusu kanun hükümlerinin 2014 yerel seçimleri ile yürürlüğe girmesiyle köy tüzel kişilikleri ortadan kalkmıştır. Bu köy tüzel kişiliklerinin mallarının tasfiye ve devredilmesi amacı ile her Valilik bünyesinde tasfiye komisyonları kuruldu.”

Mardin Valiliği Tasfiye ve Paylaştırma Komisyonu’nun geçtiğimiz ve bu yıl yaptığı toplantı sonucu Köy Tüzel Kişilikleri adına olan kilise ve manastırların mülkiyetinin Hazine’ye devredilip, kullanım ve tasarruf hakkının da Diyanet İşleri Başkanlığı’na devrettiğini kaydeden Kulhan, “Ayrıca Süryani mezarlıklarını Mardin Büyükşehir Belediyesi’ne, kiliselere ait arazileri ise ilgili belediyeye vermiştir” dedi. 4’üncü dönemi anlatan Kulhan, “Mardin Büyükşehir Belediyesi yönetimi kayyum gaspına uğramadan önce belediye bu kadastro işlemlerine karşı davalar açmıştı. Ancak yönetim kayyuma devredilince bu davalar da düşürüldü” bilgisini verdi.

‘SOYKIRIMIN SON AŞAMASI’

Süryanilerin mal varlıklarına el konulmasını “Soykırım sürecinin sonuncu aşaması” olarak tanımlayan Kulhan, şöyle devam etti: “Birinci aşama 1915 soykırımıdır ve halkımız yüz binlerce Ermeni ile birlikte öldürülmüş, fiziksel olarak imha edilmiştir. İkinci aşaması ise Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne kadar ki kültürel soykırım aşamasıdır. Bu dönemde halkımızın okulları kapatılmış ve dilini okuma, öğrenme hakkı gibi temel insan haklarından mahrum bırakılmıştır. Azınlık haklarına saygı gösterilmemiş. Bu üçüncü son aşamada ise tarihi, kültürel varlıklarımız ve eserlerimiz gasp edilip Hazine ve Diyanet’in tasarrufuna verilmiştir. Bu topraklarda Süryaniler hiç yaşamamış, hiçbir tarihi varlıkları yokmuş gibi göstermek istiyorlar. Yoksa başka ne amaç olabilir?” diye sordu. Süryanilerin kiliseleri, manastırları ve kültürel varlıklarının kendi vakıflarına bırakılması gerektiğini vurgulayan Kulhan, “Lozan Anlaşması biz Süryaniler için hiç uygulanmadı. Türkiye’de hem varız (fiziksel olarak yaşayanlarımız vardır) hem de yokuz (Lozan uygulanmadı bize); bu durum yine de tarihi ve kültürel varlıklarımızın ‘iç’ edilmesine neden teşkil edemez” şeklinde konuştu.

‘DAIŞ’TEN HİÇ BİR FARKI YOK’

Devletin Süryanilerin mal varlıklarına el koymasının DAİŞ’ten hiçbir farkının olmadığının göstergesi olduğunu kaydeden Kulhan, şöyle devam etti: “Şimdilik dinimiz nedeniyle Türkiye’de öldürülmüyoruz (1915’te dinimiz nedeniyle öldürüldük), ancak geriye kalan tarihi ve kültürel varlıklarımız gasp ediliyor. Tıpkı DAİŞ’in Suriye ve Irak’ta yaptığı gibi. Bu şekilde son dönemde diasporadan tarihi anavatanımıza dönüp köylerine yerleşen insanlarımıza gözdağı veriliyor. İnsanlarımız eski köylerinde kilise, manastır, mezarlık olmadan ne yapabilir? Belki de çoğu camiye dönüşmüş olacaktır. Kim bilir belki de Suriye’den kaçan Sünni Araplar bu köylerimize yerleştirilecektir.”

Türkiye’nin sadece baskı altına alınca yola gelen bir ülke olduğunu sözlerine ekleyen Kulhan, “Avrupa ve ABD baskısı olmasaydı belki bugün Mor Gabriel çok farklı bir Mor Gabriel olurdu. O dönem Türkiye özellikle Almanya’nın baskısı neticesinde ve Turabdin Metropolitimiz Samuel Aktaş’ın yürekli karşı çıkışı sayesinde geri adım atmıştır. O dönemde yapılan ve 2 saate kadar süren Merkel, Erdoğan ve metropolit Samuel Aktaş görüşmesi tarihi bir hesaplaşma gibi geçmiştir” dedi.

GEREKLİ ÇALIMALARI YAPACAKLAR

Kulhan, Süryanileri ve dünya kamuoyunu bu konuda aydınlatmak amacıyla Avrupa, ABD, Rusya ve hatta Arap ülkelerinde lobi çalışmaları yürüteceklerini ve medyayı bu konuda bilgilendireceklerini söyledi. Kulhan, şöyle devam etti: “Halkımızın olduğu her yerde bilgilendirme toplantıları ve yürüyüşler yapılmalıdır. Mor Gabriel Vakfı yönetimi altında hem Türkiye’de hem de Avrupa’da (AİHM) gerekli hukuki adımları atacağız. Bence Mor Gabriel Vakfı yönetimiyle birlikte çalışılmalı, hem kiliseyi hem de tarihi anavatanı seven sivil insanlarımızdan (aydın, aktivist, siyasetçi) oluşan bir ‘Dayanışma komitesi’ kurulmalı. Hem Türkiye’den hem de Avrupa’dan azınlıklar, Lozan ve tapu kanunu uzmanı hukukçulardan oluşacak bir ‘Hukuk Komitesi’nin oluşturulması gerekir. Bu Hukuk komitesi ve hukuk davaları için gerekli olacak maddi yardımın diasporadaki halkımızın tarafından toplanıp bu Hukuk Komitesi’nin tasarrufuna verilmesi gerekmektedir ve bu çalışmanın da en kısa zamanda yapılması gerekir.”

Hukuktan, insan haklarından, barıştan ve demokrasiden yana tüm insanlara ve Süryanilere seslenen Kulhan, “Bizimle dayanışma içerisinde olmamalarını bekliyoruz. Çünkü tarihi ve kültürel varlıklarımız tüm insanlık içindir” diye konuştu.

Sadiye Eser / Muhammet Doğru – dihaber

Yorumunuzu yazınız