PAYLAŞ

2006’da yaşamını yitiren Mahsun Mızrak’ın (14) kafatasından çıkarılan gaz fişeğinin adli emanette değiştirilerek yerine av tüfeği fişeğinin konulmasına ilişkin 5 yıldır yürütülen soruşturmada takipsizlik kararı verildi. Mızrak ailesinin avukatı Barış Yavuz, kararın cezasızlık kültürünün yansıması olduğunu vurguladı.

Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, 28 Mart 2006’da Diyarbakır’da çıkan olaylarda 14 yaşındaki Mahsun Mızrak’ın ölümüne yol açan ve davanın en önemli delili olan gaz fişeğinin adli emanette değiştirilerek yerine av tüfeği fişeği konulmasına ilişkin 5 yıldır yürüttüğü soruşturmada “takipsizlik” kararı verdi. Mahsun Mızrak ve aynı gün katledilen Enes Ata’nın öldürüldüğü davaya bakan Diyarbakır 1. Ağır Ceza Mahkemesi, avukatların talebi üzerine Mızrak’ın kafatasından çıkarılan gaz fişeğinin hangi silahtan çıktığının tespiti için 2012 yılında Jandarma Kriminal Laboratuvarı’na gönderilmesine karar verdi. Yapılan inceleme sonucunda Mızrak’ın kafatasından çıkarılan gaz fişeğinin adli emanette değiştirilerek, yerine av tüfeği fişeği konulduğu tespit edildi. Mızrak’ın avukatlarının talebiyle yargılamayı yapan mahkeme, 2012 yılında adli emanette görevli memurlar hakkında suç duyurusunda bulundu.

Gaz fişeklerinin kaybolması ardından, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’nün, 2015 yılında mahkemeye gönderdiği yazıda, olay günü polislerin yaptığı bütün telsiz konuşma kayıtlarını imha ettiği ortaya çıktı. 11 yıldır devam eden ve AİHM’e taşınan davada Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 2. maddesinde belirtilen “Yaşam hakkını ihlali” ve “etkin soruşturma yapma” hükümlerine aykırı davrandığı için tazminata mahkûm edildi. Savcılık, 8 yaşındaki Enes Ata’nın ölümüne yol açan ve davanın en önemli delili olan gaz fişeğinin adli emanette kaybolmasına ilişkin yürütülen soruşturmada da aynı gerekçeyle “takipsizlik” kararı vermişti.

TAKİPSİZLİK KARARINDA ŞÜPHELİ İSMİ YOK!

Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, kayıt altına alınan gaz fişeği parçasını görevin gerekli kıldığı dikkat ve ihtimamı göstermeyerek emanette bir şekilde kayıp olmasına sebebiyet verdiği gerekçesiyle Diyarbakır Adli Emanet Bürosunda görevli memurlar hakkında “Görevi kötüye kullanma” suçundan soruşturma açtı. Savcılık, Mızrak’ın vücudundan çıkartılan ve davanın en önemli delili olan gaz fişeğinin değiştirilmesi ile ilgili 2012 yılında başlattığı soruşturmayı ancak 2017 yılında tamamlayabildi. İki sayfalık takipsizlik kararında “şüpheli” kısmında “Emanet memurluğu personelleri” yazılması dikkat çekerken, şüpheli olarak kimsenin ismine yer verilmedi. Kararda, suçun işlendiği tarih olarak 30 Mart 2006 gösterildi. Kararda, daha önce Enes Ata’nın vücudunda çıkan gaz fişeğinin adli emanette kaybolmasıyla ilgili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü soruşturmada takipsizlik kararı verildiği hatırlatıldı. Takipsizlik kararının Enes Ata soruşturması için verilen takipsizlik kararıyla benzerlik göstermesi dikkat çekti. Otopsi tutanakları, emanet makbuzları ve uzmanlık raporları ve bütün dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde Ata ve Mızrak’ın aynı gün yaşamını yitirdiği, otopsilerinin aynı gün yapıldığı hatırlatılarak, Ata’nın vücudundan çıkarılan gaz fişeğinin Mızrak’ın vücudundan çıkarılan gaz fişeğiyle benzer özelliklere sahip olduğu belirtildi.

SAVCI KASTEN DEĞİŞTİRİLDİĞİNE DAİR DELİL BULAMADI!

Kararda, otopsi işlemlerinin aynı gün olması ve adli emanete alınan gaz kapsüllerinin özellik ve isminin yazılmaması nedeniyle delillerin “sehven yanlış emanete alınmış olabileceği” öne sürüldü. Kararın devamında şu tespit ve iddialarda bulunuldu: “Bu nedenle Ata’nın vücudundan çıkartılan fişeğin kayıp olmadığı ancak vücudunda çıkartılan gaz fişeğinin bulunduğu belirtilen 2006/95 sırasına kayıtlı emanet poşetinin altı yırtılmış vaziyette emanette bulunduğu içerisinde gaz fişeğinin bulunmadığı. Bu nedenle Mahsun Mızrak’ın vücudundan çıkartılan gaz fişeğinin taşınma tadilat sırasında emanet poşetinin yırtılması sonucu kaybolmuş olabileceğine yönelik tutanak tutulduğu. Emanet poşetinin bulunması da dikkate alındığında gaz fişeklerinin kasten değiştirildiğine veya alındığına ilişkin herhangi bir delil bulunmadığı. Bu kapsamda olayın emanet memurları yönünden görevlerinin gereklerini aykırı hareket ederek veya gerekli dikkat ve özeni göstermeme suretiyle emanet eşyasının kaybolmasına neden olmaları şeklinde görevi kötüye kullanma suçuna uyacağı. Bu suç yönünden ise, TCK’nın 257 ve 66/1-e maddeleri gereği 8 yıllık zaman aşımı süresinin dolduğu anlaşılmakla, şüpheli hakkında üzerine atılı suçtan kamu adına kovuşturma yapılmasına yer olmadığına.”

‘SAVCI ATA VE MIZRAK SORUŞTURMASINI BİRBİRİNE KARIŞTIRMIŞ’

Türkiye İnsan Hakları Diyarbakır Temsilcisi ve Mızrak Ailesi avukatı Barış Yavuz takipsizlik kararını değerlendirdi. Soruşturma aşamasında, Mızrak’ın kafatasından çıkarılan gaz fişeğinin gerekli balistik incelemesinin yapılmadığına dikkat çeken Yavuz, Mızrak’ın ölümünden 6 yıl sonra balistik inceleme için jandarma kriminal laboratuvarına gönderilen gaz fişeğinin değiştirildiğinin ortaya çıktığını söyledi. Gaz fişeğinin kaybolmasıyla davanın en önemli delilinin yok edildiğini ifade eden Yavuz, “Bu delil hiçbir şeye gerek olmaksızın Mahsun’un hangi silahtan vurulduğunu gösterecekti” diye kaydetti.

Karara itiraz edecekleri bilgisi veren Yavuz, “Eminim ki biz yaptığımız itiraz sonucunda bu karar bozulacaktır. Çünkü bu kararı incelediğimizde bu soruşturmayı yürüten cumhuriyet savcısı, bu soruşturmanın nereden başladığını nereden geldiğini bilmeden bu kararı vermiştir. Bir kere cumhuriyet savcısı, Enes Ata ve Mahsun Mızrak soruşturmalarını birbirine karıştırmış durumda. Hâlbuki delillerin kaybolmasıyla ilgili Enes Ata dosyasının ayrı, Mızrak dosyasının ayrı bir meselesi var. Aynı tarihte öldürülmüşler. Suç duyuruları farklı tarihlerde yapılmış. Kararda her iki dosyanın birbirine karıştırıldığı çok açık bir şekilde belli oluyor” diye belirtti.

‘BEN SORUŞTURMA YAPMIYORUM DEMEK BUDUR’

Kararda suç tarihi olarak Mızrak ve Ata’nın öldürüldüğü 30 Mart 2006 tarihinin gösterilerek “zaman aşımı kararı” verilmesine tepki gösteren Yavuz, “Kararda, gaz fişeğinin, emanet poşetinin yırtılması sonucunda kaybolabileceğine dair bir işlemden bahsediliyor. Bunun ne zaman kaybolabileceğine dair yani suç tarihi olarak 30 Mart 2006’yı esas alıyor. Bu delilin o tarihte yok edildiğini nerden biliyorlar. Belki delil kriminal inceleme kararı verildiği 2012 yılında yok edildi. Biz bu delilin 2012 yılında yok edildiğini inanıyoruz. Ne zamanki bu dosyada fail tespit edilebilir oldu o gün bu delil yok edildi” diye belirtti.

Takipsizlik kararında şüpheli kısmına “adli emanette görevli memurlar” yazılmasını da eleştiren Yavuz, “Böyle bir şüpheli olamaz. Şüpheli olarak herkesin isminin teker teker yazılması gerekiyor. Kaldı ki 30 Mart 2006 tarihinde delil ile temas eden polis memurları da var. Ama o polisin ismi bu kararda yok. O delili adli emanete getirenin ismi yok. O tarihten 2012 yılına kadar adli emanette görevli kamu personelinin de ismi burada yok. Kim olduklarını bile bilmiyoruz. Böyle bir soruşturma dosyası olabilir mi? Bu bile tek başına etkin bir soruşturmanın yürütülmediğinin delilidir. Böyle cezasızlık kültürünün yansıması olabilir mi? Bu, ‘Ben ceza vermeyeceğim, etkin soruşturma yürütmeyeceğimin’ göstergesidir. Türkiye’deki kamu personelinin işlemiş olduğu suçlarda cezasızlık kültürünün nasıl oturmuş olduğunun da önemli göstergesi bu karardır. ‘Ben soruşturma yapmıyorum’ demek budur” ifadesini kullandı.

‘BU KARAR BÜTÜN SANIKLAR İÇİN BERAAT ANLAMINA GELİR’

Delilleri karartacakları gerekçesiyle davanın en başından beri tutuksuz yargılanan sanıkların tutuklanmasını talep ettiklerini ancak mahkemenin bunu reddettiğini aktaran Yavuz, “Cinayetten yargılanıyorlar bir de tutuksuz yargılanıyorlar. Nitekim oldu, deliller karartıldı. Ve nihayetinde kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildi. Silahla adam öldürme dosyasında, en önemli delil çekirdek ya da kovandır. Bizim dosyamızda gaz fişeğidir. Ama bu delil yok edildi. Karara göre bu delili kimin yok ettiği de tespit edilemiyor. Bu şu anlama geliyor. Bu dosya bütün sanıklar açısından beraat kararına gider. Daha sonra bu dosya savcılığa gider. Delil olmadığı için zaman aşımı dolana kadar faillerin aranmasına devam edilir” diye ifade etti.

Delilin adli emanette kaybolması ile ilgili sadece “görevi kötüye kullanma” suçunun soruşturma yürütülmesini de eleştiren Yavuz, “Bu dosya görevi kötüye kullanma dosyası değil, bu suç delillerini yok etme dosyasıdır. Burada da ömür boyu hapis cezasını gerektiren bu suçta, suç delili yok ediliyorsa zaman süresi 8 yıl değildir. Daha uzun bir süre söz konusudur” dedi.

NE OLMUŞTU?

Muş’un Şenyayla kırsalında, 24 Mart 2006’da 14 HPG’linin yaşamını yitirmesi ardından Diyarbakır’da 4 HPG’li için düzenlenen cenaze törenine polisin müdahale etmesiyle olaylar çıktı. Diyarbakır’da başlayan, 3 gün boyunca süren olaylar Batman, Nusaybin, Kızıltepe, Van başta olmak üzere birçok kente yayıldı. Olaylar sırasında dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın “Kadın da olsa, çocuk da olsa gereken yapılacaktır” açıklamasının ardından polis ve askerin olaylar sırasında kullandığı orantısız güç nedeniyle 7’si çocuk 13 kişi yaşamını yitirmişti. 8 yaşındaki Enes Ata ve 14 yaşındaki Mahsun Mızrak’ın başına gaz fişeği isabet etmesi sonucu ölümüyle ilgili özel harekât polisleri H.A, N.Ö. ve B.Ö. hakkında “Olası kast sonucu ölüme neden olmak” suçundan ömür boyu hapis cezası istemiyle dava açıldı. Diyarbakır 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 2010 yılında başlayan davada, davanın seyrine etki edebilecek deliller birer birer kayboldu. AİHM, davada 2 defa ihlal kararı vermesine rağmen duruşma savcısı, dosya kapsamında bütün delillerin incelenmesi sonucunda Ata ve Mızrak’ın ölümlerine sebebiyet veren eylemlerin sanık polisler tarafından gerçekleştirildiğine dair her türlü şüpheden uzak ve cezalandırılmalarına yetecek derecede delil elde edilmediğini iddia ederek, polislerin beraatlarına karar verilmesini talep etmişti.

Yorumunuzu yazınız