Şimdilerde birçok kişi “Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel (SPD) İncirlik vakasıyla ilgili son arabuluculuk girişimine hiç kalkışmasa da olurdu” diyor. Zira Alman askerlerinin Türkiye’den çekilmek zorunda kalacağının kaçınılmaz olduğu apaçık ortadaydı. Türk hükümeti Federal Alman Parlamentosu’na uzunca bir süre boyunca bir süre kafa tuttu.

Şu anda konunun netliğe kavuşmuş olmasıysa gayet iyi bir şey. Artık Türk tarafı, Almanya’ya karşı ellerinde olan kozların sayısının bir adet azaldığının farkında. Aynı şekilde Alman kamuoyu da federal hükümetin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı tamamen sineye çekmediğinin bilincinde.

Şantajcılar uzun süredir isteksizce pazarlık yapıyor

Peki bu noktaya önceden ve daha az yaygarayla ulaşılamaz mıydı? Muhtemelen ulaşılamazdı. Çünkü aylar boyunca zikzaklar çizen Alman siyaseti ne takdir edilmeyi ne de güzel olarak değerlendirilmeyi hak ediyor. Ne var ki, bu bir hata değildi. Tam tersine Almanların çoğunluğu Erdoğan yönetimi altındaki Türkiye’nin oldukça kötü bir ortak olduğu görüşünde olsa bile Alman diplomasisi, alçakgönüllülüğün son sınırına kadar diyalog için elini uzatmaya gayret etti.

Fuchs Richard Kommentarbild App

DW Editörü Richard Fuchs

Ancak Gabriel’in Ankara’daki son arabuluculuk girişiminde sergilediği soğukkanlılık sonuç veriyor: Türk bakanların anayasa referandumu öncesinde Almanları Nazi olarak itham etmiş olmasına rağmen, biz medeni kalmaya devam ediyoruz. Özgürlükçü-demokratik anayasal düzenin temel ilkeleri kapsamında Gabriel, bu ithamlara sağduyulu bir üslup ve son derece sabırlı bir biçimde cevap verdi.

Dik duruş, ekonomik olarak acıtsa da

İnsan, dik bir duruşa sahip bu tür bir dış politikayı evrensel bir ilke olarak daha sık görmek istiyor. Almanya’nın Türkiye’yle işbirliği yaptığı birçok başka alanda da. Bu noktada çoğunlukla bir değer pusulası eksik kalıyor. Bu, özellikle de ekonomik ilişkilerde göze çarpıyor.

Alman tarafı ekonomiyi ve siyaseti şu ana kadar titizlikle birbirinden ayırdı ve bu Alman ekonomisini yöneten beyinlerde derin bir etki bıraktı. İş dünyasından üst düzey bir temsilcinin Türkiye’deki anayasa referandumunun ardından hızlı bir biçimde ve sessiz sedasız günlük iş rutinine dönmeyi talep ettiği bir durumda bu başka nasıl anlaşılabilir? 50 bin siyasi tutuklu, manipüle edilmiş bir referandum sayesinde etkisiz hale getirilmiş bir parlamento  – ve Alman ekonomisi öylece arkasını dönüp gidecek mi?

Alman dış politikası uzun bir süre boyunca içeriye de yanlış sinyalleri göndermiş gibi gözüküyor. Eğer federal hükümet, dış ticarette bir kriter olarak yeniden insan haklarını sık bir biçimde savunmayı tercih etseydi, bu iç ferahlatıcı olurdu. Herhangi bir zamanda değil ama, şimdi. Bu, elbette içeride de anlaşmazlıklara yol açardı. Ama sonuç, Boğaz’ın şantajcısının hiçbir şekilde hoşuna gitmezdi: Çünkü açlıktan ölmekte olan Türk ekonomisinin yalnızca Çin ve Rus parasıyla yeniden canlandırılması mümkün değil. Avrupa yatırımları gerekli ve Cumhurbaşkanı Erdoğan insan hakları meselesiyle ilgili bir şeyler yapmak zorunda olduğu takdirde bu yararlı bir şok etkisi yapabilir. Evet, bu Alman ekonomisi için hisselere mal olacak. Ama hangi küçük ve orta ölçekli Alman işletmeci gerçekten de idam cezası ve keyfîliğin hüküm sürdüğü bir ortamda Türkiye’deki yatırımlarının uzun vadede güvende olduğuna inanıyor ki?

Türkiye’nin kanıt borcu var

Rahatsız olmak Almanya’ya uzun vadede fayda sağlar. Aralarında Alman Deniz Yücel ve Meşale Tolu’nun da yer aldığı yüzlerce gazetecinin keyfî olarak tutuklanmasının ele alınış şeklinde de bu geçerli. Ve bu aynı şekilde Uluslararası Af Örgütü’nün Türkiye şubesi yöneticisi Taner Kılıç’ın bu çarşamba günü gözaltına alınmasını değerlendirme biçiminde de geçerli. Eğer tüm bu kişiler ve şu an tutuklu bulunan diğer 50 bin kişi Fethullah Gülen’e ve geçtiğimiz yazki darbe girişimine sempati duyuyorsa, neden bunu anlaşılabilir biçimde ortaya koyan, kamuya açık davalar görülmüyor? Türkiye darbe girişiminin uluslararası gözlemcilerle birlikte araştırılması konusunda neden isteksiz? Almanya tarafından eşit muamele görmek isteyen bir Türkiye, tutuklu kişilerin işledikleri sözde suçu hukuk devleti sıfatına uygun bir biçimde kanıtlamak durumunda. Bunu başaramadığı ve şu ana kadarki algılardan yola çıkıldığı takdirdeyse bunun sonuçları olmak zorunda. Bu, cezalar için bir mazeret değil, ancak kendi ilke ve kurallarını dış ilişkilerde yeniden ciddiye almaya başlamak için iyi bir bahane.

© Deutsche Welle Türkçe

Richard Fuchs

 

Yorumunuzu yazınız