Beş yaşındayken asker babasını kaybeden KHK ile ihraç edilen akademisyen Doç. Dr. Ulaş Bayraktar, bugün de olsa “Barış bildirisi”ne imza atacağını vurgulayarak, “Babamı kaybetmeme sebep olan sorun hala sürüyor. Bu sorun 40 yıldır devam ediyorsa, o zaman arkadaş ya babamın ölümü anlamsız ya bu politikalar ilgisiz. İnsanlar nereye kadar ölecek” diye sordu.

Kanun Hükmünde Kararname (KHK) serisinin sonuncusunda ihraç edilen Mersin Üniversitesi öğretim görevlisi Doç. Dr. Ulaş Bayraktar’ın yaşam hikayesi ve açıklamaları birçok çevrenin hem ilgi odağı hem de takdirini topladı. Barış bildirisine imza attığı için hakkında soruşturma açılan ve üniversiteden atılan Bayraktar’ın babası 1980’de PKK’nin bir eyleminde yaşamını yitirmesi ve “Şehit çocuğu olarak ben barışın yanındayım” sözleri büyük ilgi görmüştü. İhraç edildiğinde “Nefretimi kazanamayacaksınız!” diyerek insanlık dersi veren Bayraktar, dihaber’e konuştu.

Bayraktar, imza attığı süreci, “Aslında çok uzun zamandır imza atmayı bıraktığım bir süreçti. Fakat o zamanki dönemi hatırlarsanız çok çaresiz bir dönemdi ve insanının vicdanını burkan acıların yaşandığı dönemdi. İnsanlar babaannelerinin, dedelerinin cesetlerine, camlardan bakmak zorundaydılar. İşte derin dondurucularda çocuklarını saklamak zorundaydılar. Tüm bunlar insanda garip bir isyan duygusu yaratıyor. Ben aslında en başından beri terörle mücadele adı verilen bu politikaların aslında iddiasına sadık kalmadığını o yürütülen, şiddete dayalı politikaların terörün bitmesine yönelik olmadığı hissiyatındayım. Dolayısıyla aslında orada yapılan şeylerin çok da amaçlarına hizmet etmediğini düşünüyorum” diye özetledi.

‘İMZA ATMAMIŞ OLSAYDIM YİNE DE İMZALARDIM’

İmza metnine hiç düşünmeden imza attığını belirten Bayraktar, bu tür imza metinlerinin kolektif imza metinleri olduğunu, herkesin tam anlamıyla kendini ifade ettiğini söylemenin mümkün olmadığını hatırlattı. Barış bildirgesini ilk imzaladıklarında aslında bir işe yaramayacağını da düşündüklerini dile getiren Bayraktar, “Biz barış istedik ama bir barış umudunun filizlendiğini görmedik. Orada geçen o çaresizlik ve vicdan azabı içinde bunu da yapmalıyım hissiyatıyla imza attım. Başımıza bunların geleceğini hiç tahmin etmiyordum. Bilseydim atmazdım demem çünkü bence en değerli olan birinci imzacılardan çok daha değerli olan ikinci imzacılar. Fırtına koptuktan sonra imzalayanların çok daha değerli olduğunu düşünüyorum çünkü onlar başlarına nelerin gelebileceğini daha iyi gördü. Biz böyle bir şiddete maruz kalacağımızı bilmeden attık ama atmamış olsaydım yine de atardım. Çünkü olay artık bir barış ifadesinden çıkarak, bir ifade özgürlüğüne çevrildi” diye konuştu.

‘BABAMI KAYBETMEME SEBEP OLAN SORUN HALA DEVAM EDİYOR’

Barış için imza atmanın gerekliliğine dikkat çeken Bayraktar, sözlerini şöyle sürdürdü: “Beni oluşturan temel birleşenlerden biri, 5 yaşında babamı kaybetmiş olmam ve babamı kaybetmeme sebep olan sorunun hala devam etmesi. Bu, ara ara hatırladığım bir şey değil. Her şehit cenazesinde her çatışma haberinde onu bir kez, bir kez daha yaşıyorum. İnsan babasını kaybediyor. Neden diye soruyor ve neden sorusuna o zamanki cevabı işte bu güvenlik, işte terör sorunu. Bunu bir süre anlayabiliyorsun. Ha babamın ölmesinin bir anlamı vardı. Ama bu sorun 40 yıldır devam ediyorsa o zaman arkadaş ya babamın ölümü anlamsız ya bu politikalar ilgisiz. İnsanlar nereye kadar ölecek? Bu hem devlet tarafından hem de siviller tarafından aynı şekilde düşünüyordum. Bu sorunun şimdiye kadar çözülmüş olması gerekirdi. O zaman insan tereddüt ediyor. Çünkü yaşadığın ve her gün yenileri eklenen hikayeyi iyi biliyorsun. Resmi haber bülteninden ibaret olmayan kısmı biliyorum. Acı sıcakken hamaset almış başını giderken, o görüntüler kolay ama ondan sonra o el ayak çekilince, o insanların neler yaşadığını annemden, kendimden, kardeşimden ve yakın çevremden biliyorum. Dolayısıyla insan bir haksızlığa uğramış duygusu yaşıyor. Yani gerçekten iyi bir politika olmuş olsaydı bunun meyvelerini topluyor, hasat ediyor olurduk. Bu sorunun bitmesi için sadece insan hakları, adalet, özgürlük ve barış bağlamında değil çok insani bir sebeple en sevdiklerinden ayrılmaması kadar basit bir sebepte yeterli.”

‘EN BÜYÜK KORKUM ONLARA BENZEMEK’

Babasını kaybetmesini kişisel fayda ve yarar için dillendirmediğini vurgulayan Bayraktar, sözlerini şöyle sürdürdü: “Çünkü ben bunu çok fazla dillendiren bir insan değilim. Yakın çevremde bunu bilmeyen çok arkadaşım var. Biliyor musunuz benim babam şehittir demiyorum. Bu yaştan sonra babamın oğlu olarak anılmak çok fazla aslında hoşlandığım bir şey değil. Bunu söylemezdim. Aslında bu durum çok da etkilemedi. Çünkü ortalıkta ‘şehit çocuğu, şehit çocuğu’ gibi dolaşıp, imzalamadım. Orda asıl şaşırtıcı olan imzalamam olmadı babamın ‘şehit’ olduğunun öğrenilmesi oldu. Oysa barış ve demokrasi adına attığım ilk imza değil. Sözümle, yazılarımla, metinlerimle ve kişisel mücadelemle bunu yapıyordum, dolayısıyla insanlar imza atmama değil babamın ‘şehit’ olmasına şaşırdılar.” “Aslında ben böyle yazdığım gibi çok hızlı bir devrimci, örgütçü veya sosyalist bir insan değilim. Öyle bir militan tarafımda olmadı” diye devam eden Bayraktar, şöyle davam etti: “Herhangi bir toplu mücadelenin içinde yer almadım. Ama kendi çapımda artık buna tatlı su şeyi mi dersin, sol liberal mi dersin, kendi çapımda sadece ben insanların büyük laflarından ziyade kendi yaşayışıyla inandığı ilkeleri hayata geçirdiğini düşünürüm. Dolayısıyla benim meslektaşlarımla ailemle, çocuklarımla, öğrencilerimle ve diğer herkesle hayalini kurduğum ilişki biçimini kurmaya çalışıyorum. Ben bunu ilmek ilmek başarabilirsem belki de herkesinde başarabileceğine inandım. Aslında ilginçtir ‘şehit çocuğu’ olduğum öğrenildiğinde de çok tepkilerle karşılaşmadım. Çünkü o dilin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Ne kendimi acındırmaya çalışıyorum ne de kederin faturasını benzer bir tepkiyle başkasına yöneltmeye çalışıyorum. Hep söylediğim gibi benim en büyük korkum bana karşı bir takım iddialarda bulunanlara aynı dille ve aynı öfke ve nefretle karşılaşmak. Onların beni ya da bu gerilimin beni onlara benzetmesi benim en büyük korkum.”

‘ASIL ŞİMDİ GÖRECEĞİZ’

Muhalefetin kendisini eleştirmesi gerektiğini dile getiren Bayraktar, “Biz galiba çok fazla karşı tarafa odaklanarak, kendi zaaflarımızı, eksikliklerimizi idrak etmiyoruz. Yenilgiyi kabul etmiyoruz. Ben mesela çok dürüst bir şekilde yenildik diyebiliyorum. Barış gelmediği için değil, üniversiteden atıldığım için değil, beni bu süreçte en çok yaralayan Mehmet’in intiharıydı. (Çukurova üniversitesinden ihraç edildiği için intihar eden Mehmet Traş). Bir buçuk yıldır dayanışma, birliktelik, iddiasıyla kelam ediyoruz fakat en yakınımızdaki arkadaşımızın hayatına son veriyor olmasını fark etmedik. Engel olamadık. Şimdi kalkıp da bütün iddialarımız hayata geçmiş olsa bile, üniversitedeki soruşturmalardan yargıdaki soruşturmalara kadar beraat etmiş olsak bile. Biz arkadaşımıza destek olamadık. Yenildik bence. Bunu alıp, başımızın üstüne koymamız gerekiyor. Bu etapta yenildik. Bu ezildiğimiz, artık pes ettiğimiz anlamına gelmiyor. Vazgeçtiğimiz anlamına gelmiyor. Ama alıp, bunu masaya koymak gerekiyor. Biz bunu beceremedik ve biz Mehmet’i ayakta tutamadık şimdi onu bunu suçlamak kolay. Garip bir şekilde öyle bir sistem kuruluyor ki iktidara karşı muhalefet dediğin hikaye bir bütün olarak, sistem oluyor. Bizde bu sistem içerisinde bu dakika itibariyle üstümüze düşeni yapıyoruz. Basın açıklaması yapıyoruz. Asıl şimdi görüceğiz” diye konuştu.

‘BİLEREK, İSTİFA ETMEDİM’

Avrupa ülkelerindeki meslektaşları tarafından birçok kez davetiye aldığını ancak bilerek istifa etmediğini kaydeden Bayraktar, şunları dile getirdi: “Barış akademisyenlerine ilk yönelim başladığında üniversiteden istifa etseydim benim ve ailem hayat için çok daha kolay olacaktı. Dil biliyorum, yurtdışında bağlantılarım var. Bir şekilde yazıp, çizdiklerim teveccüh görüyor. Avrupa ülkelerinden meslektaşlarım ısrarla davet ettiler ‘gel ne duruyorsun’ dediler. Gelmeyeceğim dedim. İstifa etseydim gidebiliyordum. Muhtemelen onlarda bunu tercih ederlerdi. Tam da beni ihraç etmek isteyenlerin istediği buydu. Benim istifam sadece onların işini kolaylaştıracaktı. Şimdi ihraç ettiler. Ben istifa etsem eminim rahatlayacaklardı.” Öğrencileriyle veda zamanına da değinen Bayraktar, “Hükümete en yakın öğrencilerim bile hocam ‘gitmeyin siz. Yani istifa etmeyin’ dedi. O dili az çok, eksik yanlış kurduk onlar benim meramımı anladı. Niye bunu şey yaptığımı biliyorlar. Bu dönem istifa etmedim 10 ders yaptım öğrencilerle. 10 derste bir kar suyu kaçırabildiysem eğer, hafif bir acaba ya da gibi akıllarını birazcık karıştırdıysam. Akıllarını karıştırdıysam bile yeterli” diye konuştu.

‘BÜYÜK SINAV ŞİMDİ BAŞLIYOR’

Akademi bitti, üniversite bitti kavramlarının kendine çok anlam ifade etmediğini vurgulayan Bayraktar, şunları ifade etti: “Asıl şimdi göreceğiz. İdare, soruşturma, disiplin cezaları ortadan kalktı. Dayanışma akademileri bunun ilk tohumu. Dayanışma akademilerinin bu şekilde kalmasını istemem ben. Orada hala iki anlam var. Bir akademi hala bir idealize etme, bir de dayanışma. Hem dayanışma hem akademiden kurtarabilirsek, bunu bir üst perdeden hala hocaların anlattığı diğerlerinin dinlediği formattan ve insanlarında sırf bu çocuklara yazık demediği formata döndürebilirsek. Gerçekten oradaki bilgiyi toplumun ihtiyacı olan bilgiyle ortak tahsis edebilirsek o zaman üniversitelere kente girmiş olacak. Buda bizim sınavımız. Büyük sınav şimdi başlıyor.”

‘ÇILGINCA UMUT ETMELİYİZ’

“Bana bunları yapanlardan nefret etmeyeceğim” diyerek sözlerini sürdüren Bayraktar, “Tam tersine onları anlamaya çalışacağım. Onlar görmüyorlar, bizim gibi. Ama biz bu işi bir münazaraya dönüştürdükçe, herkes kendi tezlerini dinlemeden tekrar tekrar bir vetolikle şey yapmaya çalışıyor. Ama böyle bir dokunduğunda, bir gülümsediğinde kafası karışıyor. Hem babamdan dolayı hem de KHK’den sonra yazdığım yazıdan kaynaklı ben fark ettim. Benden beklenen neydi ‘Benim babam şehit siz bana terörist diyorsunuz. Allah sizin belanızı versin’ dememdi belki de ama onun tersine bu dili kullanmayarak, ben gülümsemeye devam edeceğim. Burada hala umut var. O işte iradenin umudu. Çılgınca saçma sapan bir şekilde umut etmeye çalışmak” diye belirtti.

‘BİRİLERİNİN BENİM GİBİ İNSANLARI BULMASI LAZIM’

Kendisinin belki de birçok insanın hissine tercümanlık yaptığını ifade eden Bayraktar, sözlerini şöyle sürdürdü: “Kendi aramızda çok konuştuk. Ben onlara öfkelenmiyorum. Acıyorum. Gerçekten onlar adına utanıyorum. Bildikleri ya da 3 vakte kadar idrak edecekleri şeylerden utanıyorum. İnsanların kendini bu kadar küçük düşürmesinden utanıyorum. Sen benim babamı öldüren mücadeleyi anlamaya çalıştığım için beni takdir ediyorsun’ demi. Bunu niye takdir edemiyorsun. Ben eğer nefret edecek olsaydım o zaman nefret ederdim. En milliyetçi söylemleri söylerdim ve kimse de bana ‘niye ‘ demezdi. Neden böyle düşünüyor insan, nasıl düşünüyor insan pek bunun otopsisini yapamıyor ama bir şekilde ben Kürt sorununun uzun zamandır yapılmaya çalışıldığı hamasetle yapılmayacağını bir şekilde idrak ettim. Belki de bunun üzerine gitmemiz gerekiyor. Beni en çok etkileyen kitaplardan biri de Nadire Mater’in ‘Mehmetçiğin kitabı’dır. Orda şu tespiti yapıyor: ‘Milliyetçi giden daha demokrat, solcu giden daha milliyetçi dönüyor’ orada. Biz sadece cenazeler üzerinde verilen tepkilere bakıyoruz. Birilerinin gidip, benim gibi insanları bulması gerekiyor. Onlar ne diyor acaba. Belki benim gibi bir sürü var. Bunları ortaya çıkarmak lazım.”

Toplumda “şehit çocuğuysa daha militarist, Kürt düşmanı” algısının yanlışlığına dikkat çeken Bayraktar, “Kim demiş? Belki değil. Asker çocuklarının, askerlerin belki öyle değil. Belki de sanıldığı kadar garip bir şey değil benimkisi. Ben sadece kamusal alanda dile getirdim diye garip gibi geliyor ama. Kardeşimi biliyorum o da benim gibi. Belki biz bunları ortaya çıkaramıyoruz. Ya da bizim ‘şehit’ çocuğuna dair ön yargılarımız var” dedi.

‘KAZANMASINLAR NEFRETİMİZİ’

“Bir umut ada”sında yaşadıklarını dile getiren Bayraktar, büyük çocuğunun isminin Ada, küçük çocuğuna Umut isimin verdiklerini ve eşiyle “Umut adası” kurduklarını söyledi. Küçük oluğunun ismi Hrant Dink’in katledildiği döneme denk geldiğini sözlerine ekleyerek hikayesini şöyle anlattı: “Hrant’ı kaybettiğimizde Bediz hamileydi. O zamanda bu kadar olmasa da çok karamsar bir süreçti. Hrant yani Hrant’la birlikte bir kişiyi kaybetmiyorsun ya aslında birlikte yaşama umudunu kaybediyorsun. Bizde en çok umuda olan ihtiyacımızdan oğlumuzun ismini Umut koyduk.” Eşinin Almanya’ya gittiğini anlatan Bayraktar, “Biz Bediz’i bir sürgüne göndermiş olarak değil. Aslında kendimize telkinde bulunuyoruz. Gerçekten öyle Almanya’ya önemli bir araştırma merkezinde çalışmak için gitti ve normal şartlarda güle oynaya göndereceğimiz bir yer” dedi.

Bayraktar, “Kazanmasınlar nefretimizi” diyerek sürdürdüğü konuşmasını şu sözlerle tamamladı: “Belki de biz onlardan nefret etmek yerine birbirimizi daha çok sevmeliyiz. Daha çok anlamaya çalışmalıyız. Yan yana durmanın o asgari koşullarını yaratabilirsek, iddialarımızı ne kadar hayata geçirebileceğimizi görelim.”

Berivan Altan – dihaber