Dördüncü yıl dönümünde Gezi direnişini değerleniren Önder, ‘Sorun sadece bir ağaç meselesi değildi. Bir hoyratlığa tepki vermek ve bir ‘yerinde dur’ demek meselesidir. Gezi toplumsal bir itirazdır’ dedi

Gezi parkında ağaçların kesilmesiyle başlayan ve kısa sürede AKP’nin politikalarına karşı bir direnişe dönüşen Gezi Parkı eylemlerinin yıl dönümü yaklaşırken, eylemlerin başlamasına öncülük edenlerden HDP Ankara Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, yaşanan süreci değerlendirdi.

* Aradan geçen dört yılı nasıl tanımlamak lazım?

Gezi içinde itirazı barındıran, yaşam hakkı ve çevre hakkına müdahaleye, bir reddiye olarak çıktı. Fakat, tıpkı bugünkü gibi ötekileştirilen, düşmanlaştırılan, yok sayılan birçok kesim, kendini bu itirazın içerisine yerleştirdi. Gezi toplumsal bir itirazdır.

Bu durum egemenleri o kadar korkuttu ki, 4 yıldır her politikalarını saptarken, Gezi korkusuyla davranmak zorunda kalıyorlar. En son güncel örneği Semih ve Nuriye arkadaşlarımızın gözaltına alınmasında gördük. Mahkeme, “yeni bir Gezi yaratabilir” gerekçesiyle tutuklama kararı verdi.

‘Yeterince örgütleyemedik’

Tarihe karşı sorumlu olduğumuz şey şudur: Gezi mücadelesinin içerisinde yer alan herkesin, -başta kendimizi içerisine katarak söylüyorum- biz bunu forumlara taşıyıp yerelde halkın kendisi için demokratik karar süreçleri ve tartışma süreçlerini üretmesini yeterince öremedik, örgütleyemedik. Hem geç kaldık, hem devlet çok kıyıcı davrandı hem de kısır tartışmaların gölgesinde kıymeti yeterince anlaşılmadı.

* Sizi kepçenin önüne atan neydi?

Sorun sadece bir ağaç meselesi değildi. Bir hoyratlığa tepki vermek ve bir yerinde dur demek meselesidir. Gezi Platformu dediğimiz şey, 8 bileşenden oluşan bir sivil toplum platformuydu. Ben de o zamanlar İstanbul ikinci bölge milletvekili, yani o zorbalığın yapıldığı bölgenin milletvekiliydim. Baktım yayalaştırma projesi adı altında CHP’li üyelerin de oy birliği ile evet oyu verdiği bir operasyon çekiyorlar buraya. O gün basın açıklaması yapılacaktı, ben Ankara’dan yola çıktım. Gezi Parkı’nın önünde aracımı park eder etmez, gaza maruz kalan 30-40 duyarlı insan, üzerime doğru gelmeye başladı. Ben meseleye hakim olduğum için güvenlik güçleri acz içinde kaldı. Bir buranın Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’ndan alınmış bir izne ihtiyacı vardır. Ağaç kesimi ya da nakli söz konusu ise, hem buradan izin alacaksınız hem de burada iki tane gözlemci bulunacak. Belediye kendi makinelerini çalıştırıyor; ama aynı zamanda burayı bir firmaya taşere etmiş o firma buradan hak ediş parasını alıyor. Belediye kamyonunun ne işi var? Ruhsat var mı, yok. Bütün bu soruları kameralar önünde sorunca dönemin emniyet müdür amiri, polisi çekti. İkinci gün iktidarın bastırması ile yeniden geldiler. 2-3 ağaç söktüler. 3’üncüsüne yetişebildim ve kepçenin önüne atladım.

* Bu güçlü itirazın çözüm sürecinde gelişmesini neye bağlıyorsunuz. Çözüm süreci bunda ne kadar etkili oldu?

Çözüm süreci ile birlikte en azından gösteri ve yürüyüş alanında polis baskısından bir nebze bile olsa uzaklaşmaya başlamıştık. Çözüm sürecinde, Sayın Öcalan’ın demokratikleşme ekseninde ve yaptığı tanımlamalar bu açıdan önemliydi. Dolayısıyla böyle bir ortamın olması birinci faktör. İkinci faktör bu 40 yıllık savaş, devletin algı operasyonları ile öyle kriminalize edildi ve tek taraflı sunuldu. Bu kırılmaya başlandı.

* Hükümetin çözüm sürecini bitirmiş olması da bu açıdan kendisi için bir yere oturuyor…

Şüphesiz o çok daha uzun değerlendirmenin konusu; ama bir şeye dikkat çekmem lazım. Biz genel siyaset olarak ona yeterince cevap olamadık. İlk 3 günden sonra bu ülke sathına yayılmaya başladığında, BDP büroları hedef alındı bir çok yerde. BDP binaları hedef alınınca Kürt halkı, ‘ya bu bize karşı bir şey’ duygusuna kapıldı. Gezi’nin kendi dinamiği, bu yönelimlerin önünü süratle aldı. Gezinin kendi ruhu ve kimyası, bunun bir yol olmadığını tam da devletin böyle şeyleri tahrik ve teşvik ettiği sezgisiyle binalarımızın güvenliğini kendisi almaya başladı. Ondan bir hafta sonra ülke çapında bunun neredeyse dinamosu, BDP’li seçmenler ve gençler olmuştu.

* Gezinin siyasete olumlu ya da olumsuz etkisi ne oldu?

7 Haziran başarımız tam da Gezi ruhunun arzuladığı bir profilin başarısıydı. Gezi hadisesi geçtikten sonra bakalım diğer siyasi partilere; işte CHP gitti MHP ile ortak aday çıkardı cumhurbaşkanlığı adaylığı sürecinde. CHP, hiç bir şey anlamadı siyasal olarak Gezi’den. Ama HDP bahsettiğim gecikmeyi de hesaba katarak söylüyorum; bu ruhu, olguyu en doğru en gerçekçi analiz edebilen siyasal yapı oldu. Devlet açısından, devlet artık en küçük toplumsal itirazı, Gezi hafızasını aklında tutarak mübalağa ile bastırmaya çalışıyor.

* Gezi sürecine ilişkin PKK lideri Öcalan’ın görüşü neydi?

Gezi olayı ile beraber, beni İmralı heyetinden uzaklaştırmıştılar. Dolayısı ile sıcağı sıcağına değerlendirmelerini bizzat kendisinden dinlemedim. Ama değinmeleri oldu elbette.

* Geziye yönelik temel tespiti neydi?

Sayın Öcalan, tam da bu demokratik alanın genişlemesi meselesinden baktığı için ısrar ile beni talep ettiğini düşünüyorum. Bu bir cezalandırma gibi düşünülmüştü. Bu cezalandırılırsa, Sayın Öcalan buna müsamaha gösterir ise, demokratik itirazda bulunan bir vekili olumsuzlamış olacaktı ve onlar açısından bir meşruiyeti olacaktı. Onun için çok ısrar etti ve oradan çıkan olguyu, HDK gerçekliğinde iyi tartışmamızı, iyi değerlendirmemizi sürekli önerdi.

* Siyaseti bırakacağınız haberleri doğru mu?

Yaklaşık bir yıl önce verdiğim bir röportajda da aynı cümleler ile ben bunun Meclis’teki son dönemim olduğunu vurgulamıştım. Bir de siyaseti bırakıyorum diye bir laf yok. Kelime aynen şöyle; “Siyaseti sinema ile sürdüreceğim.” Ben bir sosyalistim ve HDP fikriyatının oluşmasına katkı sunan insanlardan birisiyim. Siyasette benim gördüğüm işlevi bir çok genç, yetenekli arkadaşımız benden daha yetkin, daha iyi yapabilirler. Ama sanat alanındaki üretim biraz daha zor, biraz daha meşakkatli, farklı deneyimler istiyor. Az buz tecrübe de kazanmadık. Bu deneyimlerimi ölmeden Türkiye halkları ile paylaşmak istiyorum.

10_gezi

‘Türkiye halklarına borcum var’

Benim Türkiye halklarına borcum var. Ama parlementoda ama sokakta, ama sendikada, ama sinemada, ama edebiyatta. Yani bu bizim Türkiye halklarına, zindandaki yoldaşlarımıza, toprağa verdiğimiz kardeşlerimize, geleceğe en büyük borcumuzdur.

* Yalçın Akdoğan bir suçlama gibi dile getirmişti. ‘Siz ancak çözüm sürecinin ya da barışın filmini çekersiniz’ diye. Bu anlamda bir cevap olarak nitelendirirsek, nereye denk düşüyor?

Bir kere o laf, sanattan nasipsiz bir laf. Film ya da bir sanatsal üretim, hayatın bizatihi kendisi kadar önemli ve değerlidir. Hayattır çünkü. Ama neyi kast etti? Bu hırs ile sanki kendileri varsa çözüm süreci olurmuş gibi, çözüm süreci kendilerinin bir lütfuymuş gibi ele alan zayıf bir yaklaşım. Onun için hiç o bahis üzerinden ciddiye almadım. Biz barışı toplumsallaştırmak, talebini toplumsallaştırmak, özgürlüğün mücadelesi vermek, görünür kılmak ve buna dönük zulümleri, hoyratlıkları bertaraf edebilmek falan biz bunları yapabildiğimiz ölçüde barış ve özgürleşme gelecektir. Kimsenin bize bir şey lütfedeceği yok.

* Halen bu anlamda iktidardan beklentisi olan var…

Bir takım milliyetçi ve sağcı Kürtlerin anlayamadığı şey de budur. Zannediyorlar ki el pençe divan durmakla Kürtlere hakları bahşedilecek. Böyle bir sistem yok. Bu tam da AKP’nin istediği sinsice bir yaklaşımdır.Kimse süreç başlayacak, başladı beklentisine girmesin. Bu tamamen sinsice iradi olarak planlanmış, mücadele zemin ve talep zeminini zayıflatmayı hedefleyen bir söylemdir.

* Neyle olur?

Diz kırmayla olmaz dik durmayla olur. Mücadele ile olur. Ve bu mücadeleyi, bu demokratik alanı, demokratik itirazı genişletmekle olur. Bugün bunun şartları yok, bugün ne yazık ki -bizim kendi eksiklerimiz de var başta kendimizi katarak söylüyorum- barış bugün toplumsal bir talep halinde değil. Toplumsal bir hayat haline gelmemesi için bugün bu uygulamalar, tutuklamalar, imha operasyonları var. Onun için biz bütün birikimlerimizi, enerjimizi onların yöneldiği yere yığmak durumundayız.

* OHAL kaldırılacak mı?

Niye kaldırsın ki? Kim talep ediyor? Bizden başka talep eden mi var? Ülkenin ana muhalefet partisi birçok anti demokratik uygulamaya, OHAL’in sürdürülmesini sağlayan uygulamaya, sıkılmadan ‘Anayasaya aykırı ama evet diyeceğiz’ demiş. Kaldırır mı? Adam demokratik tüm kanalları baypas etmenin yolunu bulmuş. Meclis yok, karışan yok, mahkeme denetimi yok, hukuk yok… Kim bu konfordan vazgeçer. Onun için bu da bizim mücadelemize ve dediğim gibi mücadeleyi geniş bir zemine, geniş bir ittifak zeminine evirmemiz lazım.

* Bu ittifak meselesi çok tartışılıyor var mı bunun bir zemini?

Her zaman vardır. Eksiklik bizdedir. Bazen bir kişi, bir olay bile tarihin akışını değiştirir. Hem de tarihsel dönemlere baktığımız zaman en umutsuzmuş, en karamsarmış gibi gözüken günlerde olur.

Çözüm sürecini anlatan bir hikayem var

* Peki sinema alanında ne tür projeleriniz var?

Zaten adaylık teklif edildiğinde, Maraş Katliamı projesinin ön hazırlıklarına başlamıştım. İki çocuğun gözünden Maraş Katliamı’nı anlatan bir hikaye. Yine göçmen meselesine dünya ölçeğinde bakmayı deneyen bir çalışmam var. Berlin Duvarı’na gece kondu yapan bir Yozgatlı’nın hikayesi. Bunun da senaryosunu bitirdim. Bir de çözüm süreci ile ilgili bitirdiğim bir hikaye var. Dokuzuncu Esir diye bir hikayem var.

* İmralı Projesi ya da Öcalan senaryosu var mı projeleriniz arasında?

Bunu düşünen insanlara şimdilik yardımcı olmam gerektiği noktasında tutuyorum kendimi. Çünkü buna kendisinin karar vermesi ve koordinatlarını kendisinin belirlenmesi çok önemli bir şey. Ama bu ‘Dokuzuncu Esir’ dediğim meselede kendisi tüm gerçekliği ile zaten var.

Kenan Kırkaya-Selman Gozelyuz/ Ankara-dihaber