Ana Sayfa Ayhan Aydın YRD. DOÇ. DR. MEHMET ERSAL’A SORULAR

YRD. DOÇ. DR. MEHMET ERSAL’A SORULAR

269 views

YRD. DOÇ. DR. MEHMET ERSAL
(İZMİR KÂTİP ÇELEBİ ÜNİVERSİTESİ SOSYAL VE BEŞERİ BİLİMLER FAKÜLTESİ TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI BÖLÜM ÖĞRETİM ÜYESİ)

AYHAN AYDIN

Çok sevgili Hocam; Akademik çalışmalarda alan araştırmalarından elde edilen verilerin ne şekilde mükemmel kullanılabileceğine ilişkin en güzel örneklerden bir kısmını verdiniz. Kitaplarınızı okuyan birisi olarak bunu söylüyorum. Dipnotlara varıncaya kadar dikkatlice okuyunca titiz bir çalışmada hem yazılı kaynakların, hem de yaşayan kaynakların çok önemli olduğunu bir kez daha görmüş olduk.

Sizin ocaklar-dedeler-belgeler üzerine yaptığınız çalışmalar beni çok umutlandırdı.

25 yıldır bu dünyanın içinde bulunan birisi olarak bazen çok güzel şeyler de oluyor, diyeceğimiz şeyler de oluyor.

Size kişisel sevgimin dışında bu yönünüz, genç, dinamik, yılmayan, sempozyumlar organize eden, dedelere- babalara-âşıklara/ozanlara bu aşkınız, dergâhlara bu ilginiz beni çok sevindiriyor, umutlandırıyor… Keşke sizin gibi on yirmi genç akademisyen olsa da, işin çehresi değişse diyorum.

Bu vesileyle “Akademisyenlerle Söyleşiler Kitabımın” yeni baskısında sizin de görüşlerinizin mutlaka olmasını arzu ediyorum.

Sorularımı yanıtlarsanız çok memnun kalırım.

Şimdiden bin muhabbetlerimle…

Ayhan Aydın

Çok sevgili Hocam;

  • Her şeyden önce sizdeki bu aşk hali nedir? Bu çalışmaları yaparken gerçekten neler hissediyorsunuz, bir işi sevgiyle yapmanın başarıdaki etkilerinden/ faydalarından bahsedebilir misiniz? Bize çalışmalarınızı anlatabilir misiniz?

Öncelikle güzel düşünceleriniz için teşekkür ederim. Aşk ve bu kavramın içinin nasıl doldurulacağını düşünce gerçekten kolay olmadığını tekrar hissettim. Dünyaya gelen birçok insan mutlu olmadıkları hayatları yaşıyorlar. Bir insan için en zor hayat sevmediği bir işle geçen hayat olsa gerek. Ben bu konuda kendimi gerçekten çok şanslı hissediyorum. İşimi, gerçekten seviyorum. Öncelikle bir akademik kurumda bilim insanı olarak çalışmanın mutluluğunu hayatımın her anında hissediyorum. Araştırmayı, daha doğrusu keşfetmeyi seviyorum. Halk bilimi anabilim dalında çalışmalarımı yürütmem ise mizacıma en uygun tercihi yaptığımı düşünmemi sağlıyor. Ben, çocukluğumdan bu ana gelinceye kadar masa başında oturmayı hiç sevmedim. Halk Bilimi alanında sahada olmak benim hareketli yaşam tarzımla da uyumlu bir tablo sergiliyor. Asıl aşkı veren ise çalışma saham olan Alevilik.

Ben Isparta ilinin Senirkent ilçesinde doğmuş bir anne ve babanın üç çocuğundan biri olarak dünyaya gelmişim. Çocukluğum Isparta merkezde geçti. Ailemin, Senirkent’te bağ ve bahçelerinin olması anne ve babamın memleketi ile irtibatlı olmamı sağladı. Her tatilim ilçe ortamında işlere yardımcı olmakla geçti. Annem, Kutup İbrahim Dede Ocağı’ndan Gök Hüseyin Sezer Dedenin torunu, Babam ise Alevi bir baba ve Sünni bir annenin evladı olarak dünyaya gelmiş. Babaannem, eskilerin tabiri ile Osmanlı bir kadındı. Evdeki yegane otoriteydi desem yalan olmaz. Dedem, sözünden pek çıkmazdı. Çocukluğumda Alevilik Sünnilik laflarını çok duyduğumu söyleyemem. Duyduğumda da çok anlam veremezdim. Lakin Gök Hüseyin Dedenin evi benim için çok esrarengiz bir ortamdı. Hüseyin Dede, çocukluğumda korkulan bir otorite idi. Evine çok sık gitmesek de gittiğim anlar, bugün bile zihnimdedir. Evinin altı şarap mahzeniydi. Tonluk ahşap şarap fıçıları ve evin içinde dolaşırken insanların sağa sola kaçışmaları bugün bile aklımdadır. Alevilik çalışmalarına başlayınca onun inançsal otoritesini daha iyi anladım. Annem, sık sık Dedesinin evine gidemezdi. Babaannem zaman zaman ona takılırdı. Ne olduğunu çok anlayamazdım. Klasik, gelin kaynana kavgası gibi gelirdi. Sonra bu işin içinde inançsal aidiyetler olduğunu daha rahat gördüm. Anneannem ve ailesinde Bektaşilik merkezli ritüeller devam ediyordu. Ama babam ve ailesi, babaannemin etkisi ile zamanla yolun tabiri ile dönmüştü. Dedemin, kardeşlerinden de yola devam edenler hala var. Senirkent’in kurucu unsuru olan Alevi toplulukların çoğu gibi onlar da zamanla Sünnileşmişti. Üniversite yıllarımda olayları ve kahramanları daha net gördüm. Akademisyen olmaya karar verince bana ve bu topraklara ait olan özü, mayayı araştırmak istedim. Alevilik çalışmanın da birçok zorlukları içinde barındırdığını burnumu her sürttüklerinde anlasam da sorduğun aşkı Alevi toplumu üzerine yaptığım çalışmalarda içimde hissettim.

Yüksek lisans eğitimine başladığımda atalarımın topraklarındaki inancı araştırma kararı verdim. Senirkent’e bağlı Uluğbey beldesinde medfun Veli Baba Sultan adına kurulu ocağı, tez konusu olarak seçtim. Konuyu belirledikten sonra Uluğbey beldesindeki dedeler ve mürşid ile irtibatlara geçtim. Bütün kapıların hemen açılacağını düşünürken koca bir yaz ikna turları yapmak zorunda kaldım. Ocağın Mürşidi rahmetlik Yumurtacı Halil Dede’ye neden beni içeriye almıyorsunuz sorusunu yönelttiğimde “Evladım bu kapıya çok gelen oldu. Ama bizi değil, kendi isteklerini yazdı” diye cevap verince anladım topluma hep don biçildiğini. Sonra uzun uğraşlar sonrası içeriye girdim. İlk saha çalışmam Muharrem ayına gelmişti. “Akşam, kitap okuma var, gel” diye haber verince gittim. Mustafa Karatürk’ün evindeydik. Ev, cenazesi o gün defnedilmiş bir evden farksızdı. Bir kişi, Fuzuli’nin Hadikatü’s Süeda adlı eserini okuyordu. Herkes, hüngür hüngür ağlıyordu. Ben edebiyat bölümünü bitirmiş ve yüksek lisans yapan bir kişi olarak metindeki terkibleri anlamazken okuma yazma bilmeyen kadınların gözlerinden gözyaşları kesilmiyordu. O anı anlamlandıramadım. Ertesi günü Yumurtacı Halil Dede’ye giderek biraz da müstehzi bir eda ile “siz bu okuduğunuz kitabı anlıyor musunuz” diye sordum. Cevap, “Öz ağlamadan göz ağlamaz” oldu. O gün zihnime bir ok saplantı. Özünü ağlatan bir toplum ile karşı karşıyaydım. Her gün yeni bir şey öğreniyordum. Veli Baba Sultan Ocağı ile ilgili çalışmam tamamlanınca Alevilik adına her şeyi öğrendiğim zannına kapıldım. Mevcut literatürü okuyunca anlatılan birçok hususun yanlışların tekrarı olduğunu fark ettim. Aslında yapılan çok çalışma yoktu. Saha boştu ve Alevilik adına yazılan birçok araştırma akademik analizlerden çok Aleviliği tanımlama gayretindeydi. Aleviliğin içeriden bir gözle akademik anlamda yazılması düşüncesi ve özü ağlayanlarla bir arada olma aidiyeti yeni ocakları ve erkanları keşfetme aşkına dönüştü. Bu aşk beni motive ediyor. Bazen motivasyonum bozulduğunda erenler bir dağın başında ya da bir derenin çukurunda bir âşık, sadık talip ya da kâmil dede ile karşılaştırıyor. Bana bir cümle kuruyorlar ve dünya yeniden inşa oluyor. Bu sebeple dedelerin, âşıkların sık sık dillendirdikleri gibi “yolca giden yorulmaz” düsturu ile bu ülkenin ve dünyanın birçok yerinin dağında, taşında izine ve yoluna rastladığım erenlerin dünyasını akademik araştırmalarla literatüre kazandırmaya çalışıyorum.

  • Alan dediğimiz şey nedir? Sosyal Bilimlerde Sosyolojik-Antropolojik olarak alan araştırmaları neyi ifade ediyor? Dünyada farklı alanlarda yapılan alan araştırmalarına bakıldığında yurdumuzdaki durum nedir?

Alevilik’le Bektaşilik’le ilgili konuşmalarınızda, konferanslarınızda, her zaman “Türkiye’de keşke Alevilik’le ilgili alan araştırmaları/arşiv çalışmaları çok önce başlasaydı” diyorsunuz. Ama bazen yine çok da güzel işler zamanında aslında yapılmış da, diyorsunuz.

Saha çalışmaları Antropolog, Halk Bilimci ve Sosyolog gibi bilimsel disiplinler bağlamında çalışan bilim insanları için akademik veriye ulaşılan alandır. Türklerin dili, kültürü ve tarihi üzerine çalışmaları ilk başlatanların yabancı araştırmacılar olduğunu üniversite eğitimine başlayan her öğrenci fark eder. Bizim kültürümüzün yarattığı eserlerin birçoğu da bugün yurt dışındaki kütüphane ve müzelerdedir. Birçoğunu bugün bile yasal izinlerle görmeye çalışmaktayız. Batılı araştırmacılar, biz can ve vatan derdindeyken bizi araştırmış, sahada çalışmış ve mevcut birikimi ülkelerine taşımışlar. Modern bilimin ve matbaanın Batı’da bizden birkaç asır önce temellerinin atılması saha çalışmalarının ve bunlardan toplanan verilerin metedolojik analizlerinin erken dönemlerde yapılmasını sağlamıştır. Batılı araştırmacılar, halk ve ilkel kavramlarının içini saha çalışmaları ile topladıkları veriler ile doldurmuşlardır. Batı’da uzun bir dönem Türkler ve onların yarattıkları kültür evreni medeniyetten uzak halk olarak tanımlandığı için derleme yapılacak saha olarak görülmüştür. Bu sebeple de Türklerin yaşadıkları coğrafyada özellikle 19. yüzyılda yoğunlaşan ve günümüzde de yoğun bir şekilde sürdürülen saha çalışmalarının varlığını devam ettirmesini sağlamıştır.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında saha çalışmalarına önem verilmeye başlandığını Halk Evlerinin yayın organlarında ve Türk Ocağı gibi kurumların dergilerinde saha çalışmaları ile toplanan verilerin yayınlanmaya başladığını görmekteyiz. Cumhuriyet ile bir anlamda saraylardan halka ve sahaya inildiğini söylemek yanlış olmaz diye düşünüyorum. Cumhuriyet’in ilk yirmi yılında bu konuda hatırı sayılır saha çalışmaları yürütülmüştür. Ama yeterli olmaktan çok uzaktır. Özellikle Türk kültürünün zenginliği düşünüldüğünde mevcudun belirli bir kısmının saha çalışmaları ile toplanmaya çalışıldığını söyleyebiliriz. Cumhuriyet ile kurulan Üniversitelerde de saha çalışmalarına dayalı çalışmalardan ziyade metin merkezli çalışmalara yoğunlaşılmıştır. Metin merkezli çalışmaların artışı saha çalışmalarının azalması sonucunu doğurmuştur.

Saha çalışmaları maddi ve manevi birçok zorluğu beraberinde getirdiği için birçok araştırmacı masa başı metin ya da arşiv merkezli çalışmalara yönelmiştir. Gelişmiş ülkelerdeki araştırma kurumlarında saha çalışması merkezli çalışmaların yoğun bir şekilde yapılmaya devam ettiğini görmekteyiz. Hatta şunu rahatlıkla diyebiliriz ki kendilerine ait olanı kayıt altına alan birçok gelişmiş ülkenin araştırmacıları farklı olan ile ilgili saha çalışmalarına yönelmişlerdir. Ülkelerinden çok kapsamlı saha çalışmalarına dayalı proje destekleri almaktadırlar. Bizim geç kalmışlığımız geleneksel olan birçok unsurun kayıt altına alınamadan yok olmasına neden olmuştur. Özellikle sözlü aktarımın güçlü olduğu Türk kültürü açısından yaşam ve aktarım ortamını kaybeden unsurların tespiti günümüzde mümkün değildir.

  • Peki, hocam bunu bize anlatır mısınız; Alevilik konusunda Alan Araştırmalarıyla neyi ifade ediyorsunuz? Alan niçin önemli, bugün halen önemli mi? Bugüne kadar neler yapılmalıydı, neler yapılamamış?

Alan araştırması çalışmalarının problemlerinden ve eksiklerinden kısaca bahsettikten sonra asıl konumuza gelirsek Alevi toplumu üzerine son yirmi yıla kadar gerçek anlamda bilimsel disiplinle yapılmış bütüncül bir saha çalışmasından bahsetmek bana göre mümkün değil. Alevi inanç sistemi kapalı toplum olması sebebi ile yazılı aktarımdan çok sözlü aktarım ile bilgi dağarcığını aktarmaya devam etmiştir. Geleneksel yapı inanç zümresinin anlaşılmasında ve tanımlanmasında birçok problemli önermelerin ortaya konulmasına neden olmuştur. Öncelikli olarak şunu net bir şekilde tecrübelerimle söyleyebilirim ki saha çalışmaları ile Alevi toplumun temel dinamiklerini kaydetmeden toplum üzerine yapılacak yorumların ayakları yere basmaz. Alevilik konusu üzerine çalışmaya başladığımda her bilim insanı adayının yaptığı gibi mevcut literatürü okumaya başladım. Okudukça zihnimdeki bilginin netleşip ve konu üzerinde derinlikli bilgiye sahip olacağımı düşünürken her okuduğum eserde zihnimde daha bulanık bir veri havuzu oluştu. Saha çalışmalarına başladığımda ise soru işaretlerinin cevap bulmaya başladığını gördüm. Alevilik üzerine çalışan her araştırmacı öncelikli olarak mevcut bilgi havuzunun bulanıklığından bir kepçe tasına alıp yola çıkmaktadır. Zaten kapta bir kepçe de Sünni toplumun tanımlaması vardır. Daha da önemlisi araştırmacıların birçoğunun zihninde bir Alevi tanımı vardır ve buna uyanı kabul etme eğilimi yüzünden tespitlerinden istediklerini yorumlamayı tercih eder. Son otuz yılda Alevi toplumu içinden çıkan araştırmacı ve inanç mensuplarının mevcut literatüre ve iftiralara cevap niteliğindeki belirli bir amaçla yazılan eserlerdeki metodolojik yaklaşım problemleri ve benzer ifadeler sahaya inmekten başka bir çıkış kapısı bırakmamaktadır.

Alevilik üzerine yapılan ilk çalışmalara baktığımızda hepsi metin merkezlidir. Özellikle Batılı araştırmacıların Babagan Bektaşiliğini ve mensuplarının yazdıkları eserleri merkeze alarak anlama ve tanımlama gayretleri ilmi temellerinin problemli önermeler içermesine neden olmuştur. Daha sonra Türk araştırmacılarca yapılan çalışmalarda da benzer yolların seçilmesi sebebi ile Alevilik üzerine benzer tanımlama ve açıklamaları barındıran onlarca eserin yazılmasına neden olmuştur. Yusuf Ziya Yörükan gibi araştırmacıların saha çalışmalarının toplumsal varsayımları izaha yönelik oluşu ve toplumun temel ritüellerine dahil olamamaları kavramsal tartışmalarda boğulmalarına neden olmuştur.

Günümüzde farklı bilimsel disiplinlerce saha çalışmaları yapılmaktadır. Özellikle son yıllarda ilahiyat fakültelerinde mezhepler tarihi, dinler tarihi ve din sosyolojisi gibi disiplinlerce Alevi zümreleri konu edinen saha çalışmalarının yapıldığını literatür üzerinden takip etmekteyim. Bunların iki temel problemi var: Birinci problem Sünni algının tanımlamasına destek veri arayışı, ikincisi ise uyguladıkları anket sistemi ve ankette sordukları sorular. Bu iki yanlıştan doğru önermelerin çıkmasını mümkün görmüyorum. Bu konudaki görüş ve tespitlerimi “Alevilik Çalışmalarında Uygulanacak Metodoloji Üzerine Tespitler ve Öneriler” adlı çalışmamda paylaştım. Kapalı topluluklarda nicel araştırma yöntemleri ile toplanan veri üzerinden oluşturulan önermelerin problemlerini de günümüzde görmekteyiz.

Araştırmacılar sahaya çıkıncaya kadar birçok ocak ve ocağın erkânı yok oldu ya da olmak üzere can çekişmektedir. Geleneksel bilginin önemli bir bölümü erkânda/ritüellerde aktarılmaktadır. Bu sebeple, içeri girmeden sağlıklı bilgiye ulaşmak mümkün olmamaktadır. İçerideki bilgiyi almadan yapılan önermelerde sorunu çözecek veriyi barındırmıyorlar. Alevilik, üzerine çalışanların son on beş yıla kadar büyük çoğunluğunun dışarıdan olması da birçok soruya araştırmacıların ulaşmasını engellemiştir. Dışarıdan tanımlamalar içerideki sesin muhatabına ulaşmasını engellemiştir. Bu sebeple en büyük eksikliğin akademik çalışmalarını kendi inancına odaklayan bilim insanları olduğunu düşünüyorum. Alevilerin kendi tarih ve kültürlerini kendilerinin yazması gerekir. En azından bu işin bir parçası olmalılar. Tabii akademide Alevilik çalışmanın zorluğunu bildiğim için buna cesaret etmeninde bazı zorlukları oluyor. Alevi toplumu çok geniş bir coğrafyada yaşıyor ve mevcut bilginin büyük parçası daha kayıt altına alınmadı. Bir kısmı da alınmadan yok oldu. Bu sebeple, saha çalışmaları ile geleneksel bilgiden ulaşılabilenleri bir an önce kayıt altına almak gerekiyor. Bu çalışmaları da ocak merkezli ve bir ocağın bütün kollarını ve talip topluluklarını kapsayacak şekilde yürütmek gerekiyor.

Türkiye’deki Araştırma Kurumları

  • Sevgili Hocam; her şeye rağmen Türkiye’deki ve Avrupa’daki Alevi kurumlarının bir takım önemli hizmetlerinin olduğunu kabul ediyoruz. Ama bu kurumlar bilimsel çalışmalarda, alan araştırmalarında, kütüphane, arşiv oluşturulması-bir enstitünün kurulmasında niçin bu kadar başarısız oldular?

Türk akademisinin temel problemi, bazı konuları görmezden gelerek çözeceğini sanmasıdır. Oysa problem çözülemeyecek boyutlara gelince küçük operasyonlarla her şey yolunda imajı vermek düstur haline gelmiş. Cumhuriyet’in ilk yıllarında ümit veren birkaç çalışma dışında Alevilik üzerine önemli bir literatür ve kurumsallaşmadan bahsetmek mümkün görünmüyor. Aleviler, göç ile şehirlere ve Avrupa’ya gitmeye başlayınca önce kendilerini şartlar yüzünden saklamak zorunda kalmışlar. Alevi olduklarını bile ifade edemeden uzun yıllar geçirmişler. 1980’lerden sonra sivil toplum ayakları oluşmaya başlamış. 90’lı yıllardan sonra sivil toplum kuruluşları Avrupa ülkelerinde ve Türkiye’de artmış. Alevi toplumu ilk örgütlü yaşama geçişlerinde dertlerini anlatmaktan ya da bizde varız mücadelesinden farklı alanlarda çalışmalar yürütmeye fırsat bulamamışlar. Üniversitelerde bu konulara odaklanan bilim insanlarının azlığı ve bu tür araştırma merkezlerine yer verilmemesi de toplumun bu anlamda bir motivasyon oluşturmasına imkan vermediğini düşünüyorum. Maraş Olayları, Sivas Madımak ve başka yıkımlar toplumu Alevi örgütlenmesinde ateşleyen unsurlar olmuş. İnsanlar haykırmak istemiş. Bence “ Yeter biz de varız” demenin mücadelesine girmişler. Yetişmiş bilim insanı olmayan kurumlar dernek ve vakıflarına Alevi ve Bektaşi adlarını koyabilmekten bile mutlu olmuşlar. İstanbul’da Şahkulu Sultan ve Karaca Ahmet Sultan gibi dergahlarda örgütlenen Alevi toplumunun içinden Mehmet Yaman Dede gibi birkaç insan toplumun yazılı eserlere ve ritüelik aidiyetlere ihtiyacını fark edip çalışmalar yapsalar da yeterli olmamış. Avrupa’da gurbet ve inanç birlikteliğini ruhlarında yaşatan Aleviler, yurt dışındaki özgür ortamda daha rahat örgütlenmişler. Ne acı ki onlar da bilimsel alana yeterince önem vermemişler. Bilimsel bakış açısını imkanları bakımından en başından bugüne kadar temel misyon yapmaya çalışan Alevi-Bektaşi Kültür Enstitüsü dışında arşiv, kitap ve dergi gibi bilimsel çalışmaları merkeze alan başka kuruma ben rastladım. Teşebbüsler olsa da arşiv, kitap, dergi ve mekan gibi birçok unsuru olan bir kurumsal yapı ne acı ki yok.

  • Bu konuda iş işten geçmiş midir?

Geç kaldığımızı kabul etmeliyiz. Ama erenlerin dediği gibi “yolca giden yorulmaz” düsturu ile hareket eden birçok insanımız var. Yolca gidenlerle bir araya gelip bu çalışmaları her işin önüne koyarsak yarınlara bakmak için topluma bir umut taşırız.

  • Başta Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi olmak üzere bazı kurumların da bir takım çalışmalar yaparak, Alevilik Bektaşilik konusunda kalıcı izler bıraktıklarını gördük. Bu tip kurumlar gerçekten neler yaptılar, neler yapamadılar.

Bilim için kurulan kurumlar üniversitelerdir. Bu kurumların işi araştırmak, yayınlamak ve arşivlemektir. Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi, Alevi inanç sistemi üzerine Türkiye’deki ilk akademik araştırma merkezidir. Merkez, Alevi toplumunda büyük bir memnuniyet yaratmış ve çalışmalarının önemli bir kısmı toplum tarafından desteklenmiştir. Özellikle Aleviler şahsi arşivlerindeki birçok yazma eser ve belgeyi merkeze teslim ederek önemli bir arşivin oluşmasını sağlamışlardır. Merkezin çıkardığı Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırmaları Dergisi’nde yayınlanan makaleler literatüre önemli katkılar sunmuştur. Ama kurumun bir merkez olması sebebiyle akademik kadrolarının olmaması Alevilik üzerine uzman bilim insanlarının yetiştirilmesine engel olmuştur. Daha kötüsü son yıllara kadar Türkiye’deki diğer üniversitelerde Alevilik araştırma merkez ve enstitülerinin kurulmamış olması bilimsel çalışmalar açısından büyük bir kayıptır.

Nevşehir Üniversitesi bünyesinde Hacı Bektaş Veli Araştırma ve Uygulama Enstitüsü açıldı. Kurucu müdürü Prof. Dr. Filiz Kılıç’tı. Kendisi bir dönem Gazi Üniversitesi’ndeki merkezde de önemli hizmetler yapmıştı. Yakın zamanda Rektörlük ve Enstitü Müdürlüğü son erdi. Ama söz konusu dönemde Enstitü’nün akademik vizyon açısından çok önemli bir ilerleme sağladığını söylemek mümkün değil. Türkiye’de ilk ve tek Alevilik konulu enstitünün açılışından bugüne birkaç yıl geçmesine rağmen uzman bir kadro oluşturmamış olması üzüntü vericidir. Bu kurumda bütün çalışma hayatını Aleviliğin farklı yönlerini çalışmaya adamış araştırmacıların olması ve yeni uzmanlar yetiştirmesi gerekir. Yoksa bir ölü doğum olma kaderini yaşamak zorunda kalabilir.

  • Devlet kurumları Alevilik Bektaşilik konusunda yapabilecek hangi çalışmaları yapamadı?

Öncelikli olarak devletin Alevileri ötelediğini düşünüyorum. 15 yılı aşkın akademik hayatımı Alevilik çalışmaları ile geçirdim. Bu çalışmalarımda, Türkiye dışındaki birçok ülkenin Alevi topluluklar üzerine projeleri olduğuna şahit oldum ya da hissettim. Üzülerek gördüm ki Türkiye Cumhuriyeti devletinin Alevi topluluklar üzerine önemli bir projesi olduğunu düşünmüyorum. Alevi topluluklarının Sünnileştirilerek entegre edilebileceğini düşünen birçok araştırmacı ve bürokrat gördüm. Devletin Alevisini aradılar ve aramaya devam ediyorlar. Asıl fark edemedikleri ise Alevilerin bu devlet ve millet için her mücadeleye hazır olduğudur. Öteleme ve görmezden gelme sonucu önemli bir Alevi topluluğunun inanç sistemi ile olan bağlantıları koptu. Bu süreç toplumun inançsal aidiyetten siyasi aidiyetlere yönelmesine neden oldu. Devlet, Alevilerin Alevi kalabilmesi ve inançlarını yaşayabilmesi için mücadele etseydi. Bugün daha güçlü bir Türkiye’de yaşardık diye düşünüyorum.

Aleviler bu toprakların mayasını atan erenlerin yoldaşlarıdır. Bu sebeple, Türk’ün gittiği her yurtta, her taşta onların izi var. Devletin Alevi inanç sisteminin araştırılması için bilimsel kuruluşlar kurması ve Alevi vatandaşlarının inançlarını yaşayabilmesi için istedikleri hakları hızlı bir şekilde vermesi ülke menfaatleri açısından da vazgeçilmeyecek kadar önemli bir gerçek olarak önümüzde durmaktadır. Devletin önünde uzun yıllar olmadığını da bilecek kadar saha tecrübem olduğunu düşünüyorum.

  • Şu anda Prof. Dr. Ali Yaman Hocamızla birlikte Sayın Gülizar Cengiz’in başkanı olduğu Almanya Köln merkezli Alevi Bektaşi Kültür Enstitüsü’nde hizmet ediyor, Enstitü’nün Yayın Editörlüklerini yapıyorsunuz. Gerçekten bu kurumun da önemli çabaları var. Bundan da bahsedebilir misiniz?

Alevi Bektaşi Kültür Enstitüsü, Alevi inanç sistemine asıl hizmetin Hacı Bektaş Veli’nin “İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır” sözünde saklı olduğunu görmüş ve bir Başkan ve Yönetim Kurulu ile yıllardır Alevi toplumuna hizmet etmektedir. Kendi nafakalarından para aktararak yıllardır Enstitü’nün kurumsallaşmasını sağlayan başta Gülizar Cengiz ve Enstitü’ye hizmet veren herkese teşekkürlerimi sunmak isterim. İnsan için yapması zor zor olan işlerin başında “vermek” gelir. İnsanoğlu malından, rızkından ve ömründen vermek istemez. Enstitü, Alevi yoluna hizmet için veren konumundadır. Ben ilk kez 2008 yılında Enstitü Yönetim Kurulu Başkanı Gülizar Cengiz ile tanıştım. O günden beri hukukumuz devam ediyor. Gülizar Hanım, sürekli topluma nasıl hizmet edebilirimi tartışan bir yapıya sahip. 2009 yılında Alevilik ile ilgili bilimsel çalışmalarının yayınlanabileceği bir dergi çıkarma fikri vardı. Bu fikri o dönem Enstitü’nün bilim kurulundaki birçok bilim insanı ile bana da paylaşma nasip oldu. Derginin ilk sayısı 2009 yılında çıktı. İlk sayıdan sonra dergiye bir süre katkı sunamadım. 2015 yılında Prof. Dr. Ali Yaman ile birlikte derginin editörlüğünü devraldık. Dergiyi Alevilik Bektaşilik konusunda çalışan araştırmacıların bilimsel bir platformu olması arzusu ile aldık. Yeni bir Yayın Kurulu ile çalışmalara başladık. Dergi kısa sürede uluslararası indekslerce taranmaya başladı. 15. sayısını nasipse 2017 Haziran ayında çıkaracağız.

Enstitü 10 yıldır geleneksel olarak Hıdırellez kutlamaları yapıyor. 7 Mayıs 2017 tarihinde nasipse 11. Geleneksel Hıdırellez kutlamaları gerçekleşecek. Kutlamalara Türkiye’den ve Alevi toplumunun yaşadığı birçok ülkeden ve Almanya’da yaşayan Alevilerden önemli katılım oluyor. Birçok kez ben de programın bir parçası olarak Hıdırellez etkinliklerine katıldım. Almanya’da yaşayan insanların gözündeki inançsal arzuyu ve muhabbeti görmek gerçekten etkinliğin ne kadar anlamlı olduğunu gösteriyor.

Enstitü’nün yayınladığı kitaplar ve raporlar Alevi inanç sistemi üzerine çalışanlara ve topluma önemli birer kazanımdır. Bizimde içinde bulunduğumuz Bilim Kurulu ile 2017 yılı içinde de birçok bilimsel etkinlik planlanmaktadır. Alevi Bektaşi Kültür Enstitüsü’nün kısıtlı imkanlarla başardıkları düşünüldüğünde böyle kurumlara olan ihtiyaç da rahat görülmektedir.

Dedeler

Sizce dedeler gerçekten kimlerdir? Ocak sizce neyi ifade ediyor?

Geleneksel yapının hızla yok olduğu günümüzde, dedelik kurumuyla ilgili orijinali yaşatma kaygısıyla neler yapılabilir, düşüncesiyle bir takım çalışmalar; araştırmalar, toplantılar vs. da yapıldı.

Bu konuda Cem Vakfı’nın ciddi sayılabilecek bir adımı olsa da çeşitli nedenlerle bir sonuç elde edilemedi. Dedeleri, babaları, pirleri, ocakzadeleri vd. onları geniş toplantılarla bir araya getirmenin elbette bazı faydaları olabilir ama bu konuda gerçekten kurumlar görevleri yerine getiremediler. Dedelik kurumunun işlevini tamamladığını, eski sistemin yok olduğunu akademisyen düzeyinde bile söyleyenler oldu.

Alevi inanç sisteminin temel kurumu ocaklardır. Ocaklar, asırlardan beri bu geleneği yaşamış ve aktarmıştır. Ocak ikili bir yapı arz eder: Dede ve talip. Alevilik katılımsal bir yapıdır. Soy esaslıdır. Bu yapının dışında Alevilik içinde değerlendirilebilecek tek kurum Babagan Bektaşiliği’dir. İnanç sistemi günümüze gelinceye kadar karizmatik inanç önderleri adına kurulmuş ocaklar ve onlara bağlı talip toplulukları ile günümüze taşınmıştır. Bu sebeple ocak kavramının içinde olmadığı bir Alevilikten bahsetmek inanç sisteminin köklerini reddetmek olur. Asırlardan günümüze gelinceye kadar bu sistem işletilmiştir. Dede ve talip toplulukları arasındaki mesafe, siyasal ve sosyal şartlar gibi birçok zorluklar bile inanç sisteminin devamlılığını sıkıntıya sokmamıştır.

Bütün bu düzeni bozan gelişmelerin başlangıcı ise göç ve göç ile birlikte farklı olanla yaşama tecrübesi olmuştur. Alevi topluluklarının göçü dede talip ilişkisinde birçok bölgede onarılmaz yaralar açmıştır. Kapalı topluluk olan Alevilerin ritüellerinin şehir ortamında icrası ve icranın yürütücüsü olan dedelerin şehirlere gelememesi ya da şehirlerde dedelik dışında işlerle geçimini sağlaması ocak sistemini temelden sarsmıştır. İlk otuz yılda büyük bir boşluk yaşayan topluluk günümüzde ocaklarını hatırlayamayacak bir konuma sürüklenmiştir. Bu geçişte sivil toplum örgütleri şehirlerde rol üstlenmeye başlamışlardır. Lakin inançsal tanımı ifade eden Alevi örgütleri siyasal ilişkilere verdiği ağırlığı inançsal ihtiyaçlara verememiştir. Bu açlığı fark eden Cem Vakfı gibi örgütler ise şehirlerde cemevleri merkezli yapılanmaya başlamıştır. Cem Vakfı her ne kadar inanç merkezli bir yapı sergilese de birkaç toplantıdaki sembolik ocak dedelerini bir araya getirme teşebbüsü dışında şehirlerde ocakların yerini alma adayı olan cemevlerinin kurumsallaşmasını sağlamışlardır. Şehirlerdeki cemevlerinde, cemevi dedesi diye bir kavram çıkmıştır. Ocak aidiyeti merkezli tanımlamaların yerini cemevi merkezli tanımlamalar almıştır. Ocak merkezli ritüelik farklılıklarda erkannamelerle birleştirilmeye çalışılarak asırların birikimi ritüelik farklılıklar görmezden gelinerek büyük bir miras şehirlere taşınamamıştır. Cemevleri, birçok Alevi birey için ölüm hadisesi ile anlamlı bir kurum haline gelmiştir. İnsanlar, ocak merkezli yapıdaki yola girişle başlayıp bir ömür devam eden ritüelik bağlılık halkasına dahil olmadan ölüm hadisesi ile cemevlerini görür hale gelmişlerdir. Günümüzde azımsanmayacak sayıdaki Alevi ocak aidiyetini bilmemektedir. Bazı ocaklar ise şehir ortamında dahi olsa ocak merkezli ritüellerini devam ettirmeyi başarmaktadır. Bu sebeple şehirlerde yaşayan Alevi topluluklar için iki farklı çözüme ihtiyaç vardır: Birincisi ocak aidiyeti ile ritüellerini devam ettiren dede ve talip topluluklarının inanç sistemlerini yaşayabilmeleri için mekan ihtiyacı karşılanmalıdır. İkinci olarak ocak aidiyetini kaybedenler için şehir ortamında cemevlerinde kâmil inanç önderleri ve inanç merkezli yapıda işleyişini sürdüren kurumsal yapı oluşturularak inanç halkasından kopmadan varlıklarını sürdürmeleri sağlanmalıdır.

Bütün bunlar Alevi toplumunun zorluklarla mücadele ederek başarabileceği gerçeklerdir. Oysa bir Alevi bireyin Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde inancına ait unsurları yaşayabilmesi ve ayakta kalabilmesi mucizedir. Çünkü devletin eğitim kurumları, televizyonları ve bütün sosyal kurumları Sünni İslam merkezli bir bakış açısı ile işlemektedir. Alevi birey, hayatının her aşamasında Sünni İslam’a ait unsurları görmekte ve yaşamaktadır. İnanç sistemi ve ritüelleri kabul görmemektedir. Bu problem, devlet aklı ile çözülmez ise Alevi toplumunun geleneksel yapısı ile varlığını uzun yıllar sürdürebilmesi zor görünmektedir.

  • Siz bu konuda neler söyleyeceksiniz? Gerçekten dedelik kurumuyla ilgili neler yapılmalıdır?

Eskiden dedeevleri, ocaklar, tekke ve dergâhlar bu inancın ana merkezleriydi. Şimdi ise dernek, vakıf, federasyonlar, cemevleri Alevilerin bir araya geldiği, Alevileri temsil eden, onların sorunlarıyla ilgilenen kurumlar oldular.

Sizce; zamanın zorlu koşullarına rağmen, tarihsel yapıların yerlerini alan kurumlar/yapılar en azından inanç bazında bile boşlukları doldurabildiler mi? “ocak-tekke-dergâh” manevi yapısını kazanamayan cemevleri fonksiyonlarını sürdürebilecekler mi?

Literatürde gördüğüm temel problemlerden birisi de ocak kavramını anlamadan yerleşim birimi ya da coğrafyadan yola çıkarak Alevi toplulukları tanımlamaktır. Oysa bir yerleşim biriminde birden fazla ocağın talip ve dede topluluğun yaşadığını sahaya çıkanlar bilir. Bir ocağın onlarca ile hatta günümüzde ülkelere dağılan kolları var. Bugün sınırlar değişmiş olmakla birlikte söz konusu kollar varlığını sürdürmektedir. Diğer bir problem de sahaya çıkmadan bütün Alevi olarak adlandırılan toplulukları bir olarak tanımlamaktır. Saha araştırmaları ile bütün toplulukları kayıt altına almadan tanımlama yapmamak gerekiyor. Sınırlar ayrılsa da bugün farklı ülkelerde yaşasalar da Alevi toplulukları anlayabilmek için ülke sınırlarından çok ocak ve inançsal sınırları esas almamız gerekiyor. Bütünü görünce her şeyin daha anlamlı olacağına inanıyorum.

Yurtdışı Toplulukları

  • Ülkemizde; Yurt dışı Türk ve Alevi Bektaşi topluluklarının yeteri kadar araştırılmadığını görüyoruz. Her şey Anadolu’dan ibaret sayılıyor. Asya, Balkanlar, Kuzey Afrika, Ortadoğu, Kafkaslar büyük bir hazine sandığı gibi, çok güzel ve büyük değerleri saklıyor. Ama çok ciddi çabalar-çalışmalara maalesef yok. Anadolu dışındaki Alevi-Bektaşi ve yakın toplulukları araştırmanın Türkiye’yi anlamak için ne gibi faydaları olabilir?

Bugün Osmanlı İmparatorluğu’nun hinterlandı olarak bilinen toprakların neredeyse tamamında Alevi topluluklar vardır. Hatta birçok bölgeyi fethedip Türk yurdu kılan Alevi erenleridir. Bu sebeple Alevileri görmezden gelerek yazılan ve yazılacak tarihin gerçeklerle bağdaşmadığı aşikârdır. Bütünü görmek gerekiyor. Bütünü görmeden yapılan tanımlamaların hep bir tarafı eksik kalıyor.

  • Son yıllarda sık sık Avrupa ülkelerine, belli başlı şehirlere gezileriniz, ziyaretleriniz, buradaki Alevi kurumlarında söyleşileriniz oluyor.

Batı Avrupa’daki Alevi toplumunun en büyük zenginlikleri nelerdir?

Yıllar yılı büyük bir özlem içinde hizmet bekleyen bu toplulukların en büyük beklentileri, sorunları nelerdir?

Avrupa’da yaşayan Alevi bireyler Türkiye’den daha rahat bir şekilde örgütlü yaşam tecrübesi yaşamışlar. Ama temel sıkıntıları ülkelerinden ve kutsallarından uzakta olmaları olmuş. Söz gelimi Tokat’tan İstanbul’a göç eden bir birey için kutsallarına ulaşmak daha kolayken yurt dışında yaşayanlar için daha zor olmuş. Bu zorluklar dede – talip ilişkisinin hızlı bir şekilde kopmasına neden olmuş. Geleneksel yapıyı gören ilk nesilde inançsal açlığın zirvede olduğunu çok net bir şekilde görülüyor. İkinci nesilde ise etnisite gibi unsurlar inanca dair olanların yerine geçmeye başlamış. Bu hastalık diyebileceğimiz durum Alevi örgütlerinin önemli bir kısmına da tesir etmiş. İnanca dair kavganın yerini farklı siyasal amaçların alması inançsal açlığı olan birçok bireyin kurumlardan uzaklaşmasına neden olmuş. Tabii bunlar benim tespitlerim. Gördüğüm bir gerçek de gelenek merkezli bir yeni oluşum kurma hevesi ile dolaşan dedeler ve talipler.

  • Siz bir öğretim üyesi olarak, gençlerle hep iç içesiniz. Alevi olsun, Sünni olsun, Hıristiyan olsun… Hangi kökenden, hangi inançtan, hangi görüşten olursa olsun sizce “gençler” Alevileri, Alevi sorununu geçmişe göre daha rasyonel değerlendirebiliyorlar mı, bu konuda hoşgörülüler mi? Yoksa kalıplaşmış önyargılar devam mı ediyor?

Öncelikli olarak konunun iki muhatabı var: Alevi ve Sünni gençler. Üniversitedeki gördüğüm öğrencilerin Alevi olsun Sünni olsun büyük bir bölümünün inançsal aidiyeti ile çok alakası yok. Alevi gençlerden büyük bir bölümü siyasi söylem boyutunda konuyu sahiplenmekte, ritüelik dünyayı ya kabul etmiyor ya da çok uzak kalmış görünüyorlar. Sadece gençler değil, aile bireyleri de birçok husustan haberdar değil. Sünni gençler imkanların ve devletin bakış açısının sağladığı özgüven ile yaşamasalar da inançları anlamında bir özgüven sahibi bir tablo sergiliyorlar. Bir de cemaat ve tarikatların imkanları ile okuyan gençler var. Bunlar büyük oranda bir yolun askeri görüntüsü veriyorlar.

Bu tablodan da anlaşılacağı gibi gençler için inançsal aidiyet çoğu zaman tartışma konusu olmaktan uzak bir halde yaşanıyor ve problem yaratmıyor. Ama problemler siyasal söylemler ve ilişkilerin samimiyeti artınca sorgulanıyor. Alevi olmak ve mevcut yargıları yıkmak kolay görünmüyor. Neden dersen algıyı yıkması gereken siyasi figürler ve devlet aklı, ters yönde bir algı oluşturuyor. Tabiri caizse gencin aklında olmayanı bile aklına sokar olduk.

Akademide Alevilik çalışmak zor. Yazdığın birçok insanın mevcut algısına ve devletin verdiği hükme uymuyor. Bu sebeple alttan gelen gençler kadro ve konum bulmakta sıkıntı yaşayacağı için bu konulara girmeden bilimsel çalışmalar yürütmek istiyorlar. Gerçekten bu konuyu çalışmak isteyen çok hevesli gençlerin birçoğunun hevesi de hocalarının önünü kesmesi sebebi ile fiiliyata geçemiyor. Bana gelen öğrencilere, özellikle Alevi gençlere, Alevilik konusunda çalışın diye motive ediyorum. Ama gençlerin önündeki engelleri kaldıramamanın ya da bir gelecek vaat edememenin psikolojik baskısını ise izah etmem mümkün değil.

  • Akademi dünyasında Alevilikle ilgili araştırmalarda gençlerden ümitli misiniz? Onlara ne şekillerde yardımcı oluna bilinir?

Son dönemde Aleviliğe farklı disiplinlerin bakış açısı ile yaklaşan araştırmacılar var. Bunların sağlıklı önermelerle yola çıkabilmesi için mevcut literatürün sahadan toplanan güncel ve sağlıklı bilgiler ile desteklenmesi gerekiyor. Akademik çalışmalarının başında olan birçok araştırmacının zihni mevcut literatürün problemleri ile boğuşuyor. Bu literatüre metodolojik sıkıntılar da eklenince konuya hakim bir danışman bulamayan birçok akademisyen adayı amaçladığının çok gerisinde çıktılarla çalışmalarını tamamlıyor. Ümitli misiniz? diye soruyorsunuz. Ben, bu memleket adına hiç ümidimi kaybetmedim. Çünkü bu memleketim mayasını attığına inandığım bir inanç sistemini çalışıyorum. Şunu görüyorum; er ya da geç bu hakikati akademi ve devlet görecek, Alevi toplumunun değerleri olmadan memlekete dair birçok husus anlamsız ve hükümsüzdür. Bu inanç ve ümitle çalışıyorum. Benden sonra gelenlerin benim yaşadığım sıkıntıları yaşamaması için kalemimle yazıyor, dilim döndükçe anlatıyorum.