PAYLAŞ

Suriye’de askeri operasyona çıkan, terörden(!) arındırılmış bölge yaratmak amacıyla Cerablus’u işgal eden Türkiye, burada durmayarak Halep sınırına kadar olan Kobane Afrin arasının tamamını ele geçirmeye çabalıyor. Ancak gerek yanlış müttefik seçimi, gerekse de bölge dengelerini hesaplamaktan aciz AKP iktidarının peş peşe hataları, içerde Türkiye’yi büyük bir ekonomik krize, bölgede ise tek bir komşususun dost olmadığı bir coğrafya yaratmışa benziyor.

Her konuşması bir öncekinin inkarını içeren Erdoğan, son olarak “Biz Suriye’ye Esad’ın hükümranlığına son vermek için girdik” dedi. Aslında niyetini açık etti. Bu sözlerinden çark etmesinin sebebi hatasını anlamış olma değil, Putin’in anında verdiği karşı cevaptır. Erdoğan artık her gün konuşuyor.  Konuştukları tutmaz da toplumda tepki alırsa hemen çark ediyor. Ama asıl niyetini ve hedefini unutmuyor. Sadece uygun zamanı bekliyor.

Erdoğan gücünü toplumsal cehaletten alıyor. Balık hafızalı toplumdan alıyor. 14 yıldır söylemlerini hatırlayan normal bir insan için, asla güvenilmez olması gereken Erdoğan,  hala toplumun en azından yarısının desteğini bulabiliyor.

Kürt halk gerçeğini tanıdığını söyleyen, 38 Dersim Katliamından dolayı Kürtlerden özür dilenmelidir diyen, Kürt Özgürlük Hareketi ile barış masasına oturan, Anayasadan Türk halkı belirlemesinin çıkarılmasını isteyen Erdoğan; 7 Haziran seçimlerinde iktidar çoğunluğunu yitirir yitirmez esas yüzünü açık etti. Tüm söylediklerini unutarak, tam tersini söyleyip iç savaşı başlattı.

Bir yılı aşkın süredir yürütülen bu barbar savaşta onlarca Kürt şehrinin yerle bir edilmesine, insanların diri diri yıkıntılar altına gömülmesine emir veren, geçmişte söylediklerini unutan, bugün Kürt halkının varlığını inkar noktasına varan, tüm siyasetini Kürt mücadelesini boğmak, Kürt halkına bir kez daha diz çöktürmek ve yapabilirse teslim almak üzerine bina eden Erdoğan, Hiçbir şey yapmamış gibi Kudüs sempozyumunda Filistin’i değerlendirirken bakınız ne kadar doğru şeyler söylüyor:

“Bir çocuk düşünün. Her gün namlusu kendisine çevrilmiş silahların gölgesinde okula gidiyor. Bir genç düşünün. Geleceğe dair hayallari dikenli tellerin vahşiliğinde kayboluyor. Bir kadın düşünün yıllarca gözü gibi baktığı evi bir anda buldozerlerle üzerine yıkılıyor. Bir baba düşünün sudan sebeplerle çocukları hapse atılıyor. Bir millet düşünün meskunu oldukları öz yurtlarında horlanıyor. Filistinli çocukların, gençlerin, kadınların, babaların her gün yaşadıkları hayat budur. Filistin’de her gün kendini tekrar eden baskı ve zulüm düzeni vardır. Bu adaletsizlik tüm dünyanın gözü önünde yarım asırdır katmerlenerek devam ediyor. “

Peki Türkiye’deki Kürtlerin durumu bundan daha vahim değil mi? Filistinlilerin hiç olmazsa şu an onlarca ülke tarafından tanınmış bağımsız bir devletleri var. Kürtlerin kendi ana dilini konuşması, ana dilinde eğitim vermesi bir yana, Kürt olarak yaşaması bile yasak. AKP iktidarı ve başı Erdoğan için ”en iyi Kürt ölü Kürt’tür”. Ya da daha hafifletirsek en iyi Kürt kendini toptan inkar eden Kürt’tür.

Bu gidişe İtiraz edenler ya mezarlarda, ya sürgünde, ya dağlarda, ya da zindanlardadır. Kürt halkının evleri başlarına yıkılmış, sınır boylarındaki tüm iller-ilçeler viraneye çevrilmiş durumda. Bu olayların baş aktörünün Filistin için söyledikleri ne kadar samimi olabilir?

IŞİD tarafından Ezidi Kürt kadınları kurulan pazarlarda satılıyor. Köle kadınlar olmayı kabul etmeyen Ezidi kadınlar Musul’un orta yerinde yakılıyor. Bin yıllardır yaşadığı topraklarda en çok horlanan Kürtlerdir. Kürt sorununu yok sayan, Kürde köleliği reva gören Erdoğan Filistin için;

“Ortadoğunun kalbindeki bu yara tedavi edilmeden bölgenin huzur ve sükuna kavuşması düşünülemez. İsrail ve diğer ülkeler gerilimi artıracak adımlar atıyor. Filistinlilere yönelik pervasızlaşan saldırılar bunun en çarpıcı örneğidir. Müslümanların ibadetlerini kısıtlayan mütecaviz eylemlere sessiz kalamayız. Mescit’i Aksa’nın içinde yer aldığı Haramül Şerif Müslümanlara aittir, öyle kalacaktır.”  Diyor.  Bunun adı Ortadoğu’da siyaset oluyor. Bu riyakarlık değilse nedir?

İslam aleminin toplantılarında esip gürleyen Erdoğan’a Allah için hiçbir Müslüman ülke yöneticisi; ‘siz Türkiye olarak, bizim gibi Müslüman olan Kürtlere neden zulmü reva görüyorsunuz?’diye sormuyor. Kürt aslında Müslüman da sayılmıyor. Oysa hepsi de biliyor ki, eğer Selahaddin Eyyubi olmasaydı şimdi bölgede İslam diye bir topluluk ta kalmamış olacaktı.

Yine eğer Kürt halkının ve Alevilerin desteği olmasaydı Mustafa Kemal Anadolu’ya çıkamayacak ve bugünkü T.C devleti de olmayacaktı. İşlerine geldiğinde bin yıllık kardeşlikten bahseden Türk yetkililer, yeri geldiğinde bütün bunları unutarak, Kürtlerin ne kadar hain, şaki, terörist, ayrılıkçı olduğunu söylemekten geri durmazlar. Alevilerin ne kadar İslam düşmanı, mum söndüren, ana bacı tanımayan sapkın bir inanca mensup olduğunu sık sık dile getirirler. Bunları söyler ve yaparken toplumun balık hafızasına güvenirler.

Türkiye devletinin esas görevlerinden birisi toplumsal bellek siliciliğidir. T.C devleti bu konuda oldukça başarılı olmuştur. 1920 yılındaki mecliste Türkiye diye adlandırılan coğrafyadaki tüm etnisiteler kendi isimleri ve temsilcileri ile yer alıyordu. Bugün ise 90 yıl sonra Kürtler dışında kimse kendi etnik kimliğini hatırlamıyor bile, hepsi Türk’ten daha Türk, Türk’ten daha milliyetçi. Yine tüm baskı, zulüm ve kırıma rağmen Sünni İslam içinde erimeyerek, kendi ana-ata inancını yaşatıp bugünlere kadar getiren Aleviler dışında hiçbir inanç topluluğu kalmamış ve tümü İslam içinde eritilmiştir.

Bugün eğer Alevilere ve Kürtlere karşı toptan bir savaş yürütülüyor ve imha dayatılıyorsa, bunun nedeni Kürtlerin ve Alevilerin kendi etnik ve inanç kimliklerine sahip çıkmaları, Türk veya İslam olmayı kabullenmemelerinden dolayıdır.

Bugün Türkiye’de toplumsal muhalefetin en önemli dinamiği, Kürtler ve Alevilerdir. Bunun yanında elbette devrimci, demokrat yapılar ve bazı sendikalar ile STK’lar da bulunmaktadır. Erdoğan bugün izlediği siyaset ile bu sayılan güçleri susturarak dikensiz bir gül bahçesi yaratmanın peşindedir.

Hem içerde, hem dışarda aktif bir savaşın içine sürüklenen Türkiye için elbette bu siyasetin bir faturası olacaktır. İllüzyon yaparak bu savaşın finanse edilemeyeceği ortaya çıkmaya başladı. Ekonomi dibe vurdu. Dolar ve Euro para birimi karşısında TL baş aşağı gidiyor. Bu durumun faturası eğer toplum sessiz kalırsa yeniden topluma çıkarılacaktır. Ancak toplumun hayallerle, algı operasyonları ile tek tipleştirilmiş medya ile ne kadar süre idare edilebileceği veya sessiz kalacağı ise tartışmalıdır.

Suriye’de muhalefet grupları olarak adlandırılan IŞİD ve türevi şeriatçi-islamcı gruplar Doğu Halep’te kontrolü kaybetmektedir. Erdoğan ava giderken avlanmışa benziyor. ÖSO isimli gruplar TSK’yı sahada yalnız bırakabileceklerinin örneklerini vermeye başladılar. El Bab kapısı geçilmez oldu. Kürt kantonlarının birleşmesinin önüne geçmeye çalışan Erdoğan,  Putin müsaade ettiği sürece operasyon yapabilir hale geldi. İradesini üst akla teslim etmiş görünüyor.

Terörü gelmesini bekleyerek değil, bulunduğu yerde bulup yok ederek sonuç alacağını söyleyen Erdoğan, gittiği yerlerde terörü bitirmeyi bırakalım, kendisi de terör üreten hale geldi. Artık Türkiye terörü destekleyen, besleyen bir ülke olarak anılmaktadır.

Tayyip Erdoğan’ın kendi iktidarını güvenceye alma adına başımıza açtığı komşularla savaş politikası, Türkiye’yi her geçen gün büyük bir krize doğru sürüklüyor. Ekonomik, sosyal ve siyasi İstikrarsızlığı her bakımdan derinleştiriyor. Türkiye Suriye’de Esat yönetimi ile savaşacak bir noktaya hızla sürükleniyor. AKP ve Erdoğan hala tek taraflı algı operasyonlarıyla uğraşa dursun. Elin oğlu sahada askeri üstünlüğü de, moral üstünlüğü de ele geçiriyor.

Türkiye her ne kadar IŞİD’e karşı savaştığını söylese de,  bölgedeki son gelişmeler ve Erdoğan’ın söylemleri asıl hedefin PYD-YPG, SDG güçleri olduğunu ortaya koyuyor. Erdoğan son söylemiyle (sonradan inkar etse de) Esat yönetimini de devirmek istediklerini açık etti. Ancak Putin’in hemen karşı cevabıyla tam bir dönüş yaparak yeniden “Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunuyoruz” şarkısına(!) sarıldı.

Türkiye askeri ve siyasi amacını ve kapsamını belirlemeden Suriye topraklarına müdahale etti. Bölgedeki etnik ve inanç farklılıklarını doğru değerlendiremedi. Gelinen yerde ya durulacak, ya da gelişmeler ve olaylar Suriye – Türkiye savaşına evrilecektir. Böylesi bir savaş durumunda Türkiye kendi kontrolünde olamayacak bir maceraya sürüklenecektir. Bölge yeniden dizayn edilirken , büyük alt-üst oluşlar yaşanırken, bu işin yönetimini salt Erdoğan’a terk etmiş bir Türkiye baştan kaybetmiş demektir.

Bugün izlenen dış politika sonucu Türkiye bir batı ülkesi olmaktan çıkarılmış ve sıradan bir Ortadoğu ülkesi haline getirilmiştir. Ortadoğu bugünkü konumuyla bir halklar ve inançlar tımarhanesine dönüşmüştür. Burada yaşayan insanlar da bu tımarhanenin içeri kapatılmış delileri oluyor.

Türkiye’nin barıştan, kardeşlikten, özgürlükten ve eşitlikten yana tüm toplum kesimleri; artık ülkemizin bir tımarhaneye çevrilmesine sessiz kalmamalı ve Erdoğan faşizmini iktidardan indirmek için bir direniş başlatmalıdır.  Ezilenlerin, katledilenlerin imdat çığlıklarına hemen ses verilmelidir. Bilinmelidir ki, yarın çok geç olacak….

PAYLAŞ

Yorumunuzu yazınız