PAYLAŞ

YAŞAR AYDIN

Eş genel başkanları, milletvekilleri, belediye başkanları ve örgüt yöneticileri tutuklanan HDP, yaşanılan süreci nasıl değerlendiriyor? Hangi görevleri önüne koyuyor? TBMM çalışmalarından çekilme, Türkiye’nin batısından da çekilme anlamına mı geliyor? Bölge halkı nasıl bir duygu içerisinde, HDP ile bağları zayıfladı mı? Ve son olarak Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler Kürt sorununu nasıl etkiledi? Tüm bu soruları HDP Örgütlenmeden Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı Nadir Yıldırım’la konuştuk.

AKP despotizmi seçti
“Belediye eşbaşkanlarımızdan sonra parti eşbaşkanlarımız ve milletvekillerimizin tutuklanması, bir sürecin parçası olarak okunmalı. 7 Haziran sonrası ortaya çıkan yeni durumla alakalı sürecin yeni bir aşamasını yaşıyoruz. Kuşkusuz öncesi var. Bölgede yaşananlar, Ortadoğu’daki gelişmeler gibi birçok etken var. Ama esas kırılma noktası 7 Haziran’dır. HDP’nin şahsında demokrasi güçlerinin yarattığı sonuç iktidarı düşürdü ve rejim krizi yarattı. Bu kriz iki yol açtı. İlerici, demokratik değişimi esas alan bir seçenek vardı. Diğeri ise despotik, merkeziyetçi, antidemokratik, özgürlükleri yok sayan bir yoldu. İktidar ikinciyi seçti. Yalnız da değildi.

Sürecin ideolojik lideri Bahçeli
Hatırlarsanız, 7 Haziran gecesi ilk olarak Bahçeli, ‘Kasımda seçim olacak’ dedi. 1 Kasım’da MHP dördüncü parti olmasına rağmen Bahçeli, ‘Koltuk kaybetmiş olabiliriz ama rejimi kurtardık’ dedi. Bunu şunun için belirtmek istiyorum, sürecin pratik öncülüğünü Erdoğan yaptıysa da esas olarak politik-ideolojik önderliği Bahçeli şahsında somutlaştı ve devam ediyor.

erdogan-in-b-plani-kurtleri-ezme-planiydi-209413-1.24 Temmuz’la yeni sürecin karakteri açığa çıktı. Çok kapsamlı bir savaş geliştirilerek, derinleştirilerek sürdürülmeye çalışıldı. Hendek-barikat süreci, savaş konseptine tepki olarak gelişti. 1 Kasım’a giderken kapsamlı askeri saldırılar, demokratik alanda kapsamlı siyasi soykırım yürütülecekti. Operasyonun bir ayağı da Rojava’ya dönük bir operasyon olacaktı. Her halukârda bu yapılacaktı. Kamuoyuna ‘çöktürme eylem planı’ olarak da yansıdı. Sadece Kürdistan’a yönelik değil, tüm Türkiye’ye dönük bir operasyon olarak hedeflendi. Ama direniş hesaplarını bozdu.

Direniş bu süreci geciktirdi
Kürdistan’da yaşanan direniş bu süreci geciktirdi, sekteye uğrattı, öngörülen başarı sağlanamadı. Rejim içerisindeki kriz derinleşti, başarısızlığın sorumlusu aranmaya başlandığında önce hükümet devrildi. Bu da çok derde deva olmayınca, 15 Temmuz Darbe Girişimi devreye girdi. Başarısız, etkisiz politikalar Ortadoğu ve uluslararası ilişkiler bağlamında sorun oluşturmaya başladı. Bize yönelik operasyonu anlamak için kesinlikle bu süreci okuma zorunluluğu var.

Tutuklamalar geçen kış yapılacaktı
Bugün yaşanan tutuklamaları biz geçen kış bekliyorduk. Bu düzeyde kapsamlı bir operasyona, gelişen mücadele engel oldu. Bu operasyon tehdit olarak tutuldu. Israrla teslim alınma, kontrol altında tutulma istendi ve dayatıldı. Bu başarılamadı.

Erdoğan’ın Musul’a dönük açıklamalarına baktıysanız ‘B-C planlarımız var’ demişti. Anlaşılıyor ki B planı bize dönük operasyondu. Her yerde başarısız olan Erdoğan ve AKP’nin, diktatörlüğe gitme sürecinde kitle motivasyonu yaratabileceği tek alan kaldı. B planı, Kürtleri ezme planı oldu.

Kişisel ikbal arayışı
Türkiye’de bir kesim bize dönük operasyonları ‘ülkenin, devletin bekası’ şeklinde okuyor. Erdoğan ve Bahçeli’nin bu mücadeleyi yürüttüğünü düşünüyor. Bu yanılgı. Milliyetçi, dinci ideolojilerinden hareketle daha saldırgan olabilirler. Ama bu duygularının çok önünde kişisel ikbal kaygıları var. Kişisel ikbal kaygıları her zaman ülkenin önüne geçti.

Musul, Rakka, Suriye, Irak’ta boşluğa düşünce kendi çıkarları açısından motivasyon sağlayabilmek için iç düşman olgusuna yöneldiler. Bize yöneldiler. Muhalif herkes şeytanlaştırılıyor.

Özeleştiri yapmalıyız
Açık ve samimi olarak belirtelim ki, devlet kanadında tüm bu hazırlıklar yapılırken 7 Haziran sonrası yeni durumu doğru okuyamadık. Rejimin içine girdiği kriz sırasında çok daha etkili, hızlı bir müdahale ile demokratik yolun tercih edilmesinde zorlayıcı olabilirdik. Çabalarımız oldu ama yetersiz kaldı. Çünkü süreç çok kapsamlı idi. Üçüncü Dünya Savaşı koşullarında olduğumuzu ve meselenin çok daha kapsayıcı olduğunu gördüğümüz noktada bazı şeyler bizi aştı. Karşı devrim güçleri örgütlendi, hazırlandı, ancak buna karşı demokrasi güçleri hazırlık ve eylem planı oluşturmadılar. Parçalı duruşumuz, başta biz olmak üzere tüm demokrasi güçlerinin vereceği bir özeleştiridir. Ciddi bir cephe örülseydi, bazı şeyler her şeye rağmen durdurulabilirdi.

Tek duygu öfke
Bölge insanı 90’ları yaşadı. 4 bin köy boşaltıldı, on binlerce insan göç etmek zorunda kaldı. Ama şu anda yaşanan yıkım çok daha büyük. İnsan hakları, hukuk yok. Bölge halkında en belirgin ruh hali, öfke. Yaşananları gördü, izledi. Şu anda iller açık cezaevi durumunda. Saddam’ın devrilmesinden sonraki Irak görüntüleri var, bölgede. Beton bariyerler, kapalı alanlar, yıkılmış kentler, göç etmiş insanlar, çadırda kalan insanlar. Unutulmayacak şeyler bunlar. Duygusal bir kopuş var. Devletle toplumun alakası kalmadı. Zorunlu, teknik işler dışında ilişkiye geçmiyor. Devlet ‘Kalekol, TOMA, panzer’ anlamına geliyor. Devlet denilen olgunun gerçek yüzünü toplumumuz hiç bu kadar çıplak görmemişti.

İktidar sessizliğe kanmasın
İktidar bölge halkının sessizliğini yanlış yorumluyor. Sinme olarak kabul ediyorlar. ‘Korku baskı ile biz sindirdik’ diyorlar. Sindiklerini zannettikleri toplumu yeniden yapılandırma telaşındalar. Kesinlikle öyle bir durum yok. Bölge halkı bir anı bekliyor. Bu an Büyükşehir Eşbaşkanları ya da HDP Eşbaşkanlarının tutuklanması da olabilirdi. Ama yeni bir durum da olabilir. Halkımızı tanıyoruz. Biz sinmediğini, korkmadığını biliyoruz. Bize eleştirileri, sitemleri vardır ama kesinlikle halkımız şu anda farklı bir noktada. Duygusal, tepkisel birikimi tetikleyecek bir kıvılcım olabilir. Ama çok uzak olmamak koşulu ile her an çok büyük kitlesel patlama yaşanabilir.

Güney Kürdistan ve Rojava’da yaşananlar bölge insanını duygusal olarak zinde tutuyor. Kazanma ve başarma umudu çok taze. En önemlisi bu. Umut ve inanç kaybolmadığı sürece başarı an meselesidir.

Erdoğan 10 yıl öncesi kadar tehlikeli değil
Yaşanan baskı ve şiddetin bir sonucu da şu oldu; tüm maskeleri düşürdü. Şu andaki iktidar ve Erdoğan, kesinlikle 10 yıl önceki Erdoğan ve AKP’den daha az tehlikelidir. Maskeli, asıl düşüncelerini örten demagoji ile yalanla insanları kandıran pozisyon, tehlikeli bir pozisyondu. İlk kez bu denli açık ve maskeleri düşmüş halde. Acısı kayıpları çok fazla olan bir süreç yaşandı. Ama özgür geleceğimiz açısından önemli bir eşik aşıldı.

HDP Türkiye’yi bırakmayacak
Her şeyden önce biliyoruz ki, halklar arasında en büyük tehlike milliyetçilikle dinciliğin buluştuğu noktadır. Milliyetçilikle dinciliğin iktidarda olduğu dönemler, dünya tarihi için hep en büyük talihsizliklerin yaşandığı dönemler oldu. O açıdan HDP sorumluluğu gereği sadece Kürdistani bir siyaset öngöremez. HDP durduğu nokta ile tüm Türkiye’ye dönük çalışmalarını sürdürecek. HDP’nin gerçekliği budur.

Demokrasi en acil sorun
Ülkenin acil sorunu bugün Kürt sorunu değil, demokrasidir. Bu tüm toplum için; demokratik siyaset, akademi, basın, sendikal mücadele açısından da geçerlidir. Bizim kesinlikle birinci hedefimiz Türkiye’de faşist cepheye karşı bütün halkların, inançların, demokratik kurum ve kuruluşların, siyasetlerin bir araya gelip doğru bir pozisyon alması noktasında üzerimize düşeni yapmak.

Kürt siyaseti daha farklı işliyor. Kürdistan’da sadece demokratik siyaset alanı değil, sadece demokratik toplum alanı değil, çok yönlü gelişen bir siyasal mücadele, siyasal hareket olduğundan dolayı, o konuda çok ciddi bir problem yok. Tüm demokratik alanlar, kurum ve kuruluşlar tasfiye olsa dahi, Kürtler açısından dönemsel bir gerilemenin ötesinde bir kayba yol açmayacak. Uzun süreli bir stratejik kaybı olmayacak. 3-5 ayda kendisini yeniden yaratır. HDP olarak asıl kaygımız, Türkiye’nin geneli ve bütünü açısından kökleşecek ve tasfiye olmayacak bir demokrasi ve siyaset zemininin oluşabilmesi.

HDP geleceğine birlikte karar verecek
Meclis’teki çalışmalarımızı durdurduk. Bundan sonra ne yapacağımızı sadece Kürdistan’la değil, bütün Türkiye açısından, bütün dostlarla, bütün ittifaklarla, bütün bileşenlerle, demokratik kamuoyu ile, demokratik muhalefet ile tartışıp birlikte karar vermek istiyoruz. Çünkü Türkiye’nin demokratik geleceği, mücadele geleceği açısından böyle bir kararı sadece tek başımıza vermeyeceğimizi, vermememiz gerektiğini düşünüyoruz.

Çünkü önemli bir stratejik karar aşamasındayız. Başta demokratik siyaset mücadelesi veren siyasi çevreler, inanç temsilcileri, halklar, ulaşabileceğimiz herkesle bu süreci tartışıp öyle bir karar vermek istiyoruz.

HDP’ye yapılan darbe
Sadece 11 haftada 400 yönetici arkadaşımız tutuklandı. Bir yıl içerisinde iki bin arkadaşımız çeşitli gerekçelerle tutuklandı, gözaltılar yaşandı. Ne kadar tutuklu var, tam olarak bilemiyoruz bile. Ama bunlar sonuç vermez. Belediyelere kayyum atandı. Milletvekillerimiz tutuklandı. Şimdi bekliyoruz, ‘buyur sandık kur’ diyoruz. Ama bunu yapamazlar.

Aradan çekildik
Şunu da belirtmeden geçemeyeceğim: Devlet tutuklamalarla yeni bir süreç başlattı. Ama bu durum bölgede yeni bir sürecin başlamasına vesile oldu. Vekillerin, belediye başkanlarının, il başkanlarının varlığı, sahada oluşu meseleyi liberalize ediyordu. Biz bunu yeni fark ettik. Tutuklamalar sonrası sahadan çekildik.
Şimdi halkla polis karşı karşıya. İnisiyatif bizde değil artık.”

***

Ortadoğu Türkiye’yi belirliyor

“Türkiye’de son birkaç yılda yaşadıklarımız Ortadoğu’daki gelişmeler ile birebir alakalı. Demokrasi sorunu da, Kürt sorunu da, yaşanan savaş durumu da, bu baskıcı faşist süreç de bununla bağlantılı. Ortadoğu’da yaklaşık 100 yıl önce bir sistem şekillendi, gelinen aşamada bu çöküyor. Kendisini 100 yıl önceki gibi var edip sürdürmenin mümkünü yok.

Bölgedeki sistem çökerken, Türkiye ‘Ben bunun dışında kalacağım, etkilenmeyeceğim’ deme şansına sahip değil. Bağlantılıdır, iç içedir, hatta Ortadoğu’daki yeni şekillenme veye yeni sistem inşa süreci, adına her ne dersek diyelim, Türkiye’deki değişim yaşanmadan mümkün değil. Ortadoğu 100 yıl önce şekillendirilirken merkez Şam değildi. Merkez Anadolu’ydu. O açıdan er ya da geç bu sistem çöküşü, Ortadoğu’da yaşanan statükonun çöküşü meselesi, kesinlikle Türkiye’de nihayete erecek. Anlık gelişmeler biraz geciktirebilir veya hızlandırabilir. Onun dışında iç içe olacak.

2013’te Önder Öcalan’ın İmralı Cezaevi’nden başlattığı süreç, esasında bütün bunları ön görerek gelişen süreçti. Her strateji bunun üzerindeydi. İçeride Kürtlerle barış, dışarıda Kürtlerle işbirliği. Böyle bir ittifak, Türkiye’nin bölgedeki değişim sürecini daha az sancılı ve doğru temelde gerçekleştirebilir, hem de Türkiye açısından büyük kazanımlar doğururdu. Yıkımın, savaşın önüne geçerdi, ama bu tercih edilmedi. Neo-Osmanlıcı politikalar ülkeyi bu hale getirdi. Başarı şansı yok. Gelinen nokta da ‘Musul’u istiyoruz’u bırakın, ‘Mevcut olanı koruyabilelim’ olacak.”

birgün

Yorumunuzu yazınız