PAYLAŞ

SEYİT SÖNMEZ
Avukat, İstanbul Çağdaş Hukukçular Derneği Üyesi

13 Ekim 2016 tarihli Resmi Gazete’de Anayasa Mahkemesi’nin bir kararı yayımlandı. İzmir’de yaşayan bir yurttaş evinin etrafındaki cami ve mescitlerden sabah ezanının çok gürültülü bir şekilde okunduğunu ve bundan rahatsız olduğunu belirterek yerel mahkemede dava açmış, bir sonuç alamayınca AYM’ye başvurmuştu.

Anayasa Mahkemesi (AYM), kararında şu tespitlerde bulundu: “Yüksek sesle ezan okunmasından rahatsız olan bireyin maddi ve manevi varlığını koruma hakkı ile çoğunluğun inancının bir gereği olan, inananları namaza çağırma niteliği taşıyan ezanın sesinin kamusal alana verilmesi konusunda toplumun menfaatinin dengelenmesi söz konusudur. Bu menfaatlerin demokratik toplumlarda çoğulculuk ve hoşgörü temelinde dengelenmesi gerektiği açıktır.”

Mahkemenin gerekçelerine baktığımızda bazı evrensel insan hakları kavramlarına çok güzel kelimelerle atıf yaptığını görüyoruz. Peki AYM her zaman bu ilkelere uyarak mı karar vermektedir? Birkaç örnekle bakalım.

Maraş’taki Kayıp Mezarlar Davası

Bilindiği gibi Maraş Katliamı’nda katledilenlerden bir kısmının mezarları kaybolmuş, aileler buna neden olan kamu görevlileri hakkında soruşturma açılması için girişimlerde bulunmuş, ancak bir sonuç alamamışlardı. Bununla ilgili olarak adil bir soruşturma yapılmadığını iddia ederek AYM’ye başvurmuşlardı.

Ezan kararında evrensel insani değerleri hatırlayan AYM, bakın nasıl gerekçeler ile başvuruyu kabul edilemez buldu.

“Somut olayda başvurucular sadece suç işlediğini düşündüğü kişinin yargılanıp cezalandırılmasını amaçlamaktadırlar. Başvurucular medeni haklarına ilişkin bir müdahalenin bulunduğunu düşünüyor ve buna ilişkin zararlarının giderilmesini istiyorsa hukuk mahkemeleri önünde dava açma imkânı vardır… Bu nedenle konu bakımından yetkisizlik nedeniyle kabul edilemez.”

Bu gerekçe yasal ve vicdani değildir. Mahkeme şunu demektedir. Sorumluların cezalandırılmasını istemek yeterli değildir, tazminat davası da açmak zorundaydınız. Burada sorun şudur: Birincisi bu gibi ihlallerde insanlar tazminat davası açmak zorunda değillerdir bu bir tercihtir, AYM ve AİHM’in bu konuyla ilgili onlarca içtihadı vardır. İkincisi: Sorumlular tespit edilmeden kime karşı hangi delillerle dava açılacaktır? Bunun cevabı yapılacak bir soruşturma ile çıkacaktır. Yüksek Mahkeme bu tutarsızlığı bilemiyor olamaz.

Cizre: Bodrumda Yakılanlar Davası

29 Ocak 2016 tarihinde verilen karar, Cizre’de Bostanlı Sokak 23 Numaralı evin bodrumunda yaralı olarak bulunan ve hastaneye kaldırılmaları gerekli olan yurttaşların bu haklarının engellendiği, yaralı olmalarına rağmen evin bombalandığı ile ilgilidir. AYM’den istenen bu kişilerin kurtarılması için tedbir kararı verilmesidir. AYM tedbir talebini reddetmiştir.

Başvurucu oldukları belirtilen kişilerin yaralı olup olmadığına, yaralı iseler durumlarının ağır olup olmadığına, hangi koşullar altında yaralandıklarına, tamamının yaralı olup olmadığına, silahlı olup olmadıklarına ve başvurucu oldukları belirtilen kişilerin hangi adreste bulunduklarına ilişkin belirsizliğin hâlen devam ettiği anlaşılmaktadır. Başvuru evrakı kapsamında toplanan bilgi ve belgelerden bu belirsizliğin ortaya çıkmasında başvurucu oldukları belirtilen kişilerin kamu makamlarıyla doğrudan iletişime geçmede ve bilgi vermede isteksiz olmalarının ve kamu makamlarını bilgi alma konusunda üçüncü kişilere yönlendirme eğiliminde olmalarının etkili olduğu izlenimi oluşmuştur.

En sonunda da başvurucuların kamu makamlarıyla doğrudan iletişim kurmaya davet edilmelerine, karar verilmiştir.

AYM’nin bu evrensel ilkeleri göz önünde tutup şöyle kararlar verseydi daha hukuki ve vicdani, adalet duygusuna sahip olmaz mıydı?

Maraş’taki kayıp mezarlar ile ilgili olarak ; “Başvurucular her ne kadar yıllar sonra yakınlarının mezarlarını kayıp olması ile ilgili yetkili makamlara başvurmuş iseler de, bunun haklı gerekçeleri vardır, başvurucular inançlarından ötürü günlük yaşamda birçok kez ciddi ayrımcılığa uğramakta, ibadet yerleri tanınmamakta, nüfus cüzdanlarına zorla başka bir dine mensup oldukları yazılmakta, çocuklarına zorla başka bir öğretilmekte bununla birlikte birçok kez kitlesel katliama uğramaktadırlar. 1995 de Gazi Mahallesi’nde onlarca Alevi yurttaş devlet güçleri tarafından öldürülmüş, 1993’te Sivas’ta aydınları yakılmıştır, ülkenin birçok yerinde halen kapıları işaretlenmekte ve tüm bu durumlar yaşadıkları katliamların tekrar olabileceği endişesini taşımalarına neden olduğundan Savcılık makamının “neden bunca yıldan sonra başvuru yaptınız” gerekçesi hukuki değildir, başvurucuların hak arama hakkı engellenmiş dolayısıyla AİHS’nin 6. Maddesi ihlal edilmiştir.”

Cizre Davası ile ilgili olarak; “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 2. Maddesi ile bütün hakların ve özgürlüklerin varlığı için ön koşul olan yaşam hakkı koruma altına alınmıştır. Yaşam hakkı, en önemli temel haklardan birisi ve hukuk devletinin de temel değeri olduğundan, bu hakkı düzenleyen 2. maddenin bir yandan dar yorumlanması, diğer yandan, insan haklarını koruma yönündeki 1. maddedeki genel yükümlülük de göz önünde tutularak, yaşam hakkının korunması bakımından etkili bir hukuksal korumanın devletçe garanti edilmesi gerekmektedir. Bu nedenle güvenlik görevlilerinin yaralı olduğu iddia edilen kişileri derhal sağlık kuruluşlarına sevkinin sağlanması konusunda ciddi yükümlülükleri vardır. Tedbir olarak operasyonlar geçici olarak durdurulmalı gerekli güvenlik önlemleri alındıktan sonra yaralılar derhal sağlık kuruluşlarına sevk edilmelidir.”

Bu iki örnekten anlaşılan şudur: AYM üyeleri aslında evrensel insan hakları ilkelerini çok iyi bilmekte ancak hak dağıtımı yaparken herkese eşit davranmamaktadırlar. Söz konusu Aleviler ve Kürtler olunca bu daha da açık şekilde anlaşılmaktadır.

Birgün

Yorumunuzu yazınız