PAYLAŞ

“Sözün bittiği yerdeyiz” dediler.
“Sakın ha” dedik:
“Söz, insanın barış dilidir. O biterse, ne konuşacak?”
Söz hükmünü yitirdiğinde, kürsü silaha devredildiğinde, ne olduğunu görmedik mi?
Yiten 40 bin candan hiçbir şey öğrenmedik mi?

***

“Dokunulmazlıklar kaldırılmalı” dediler.
“Aman ha” dedik:
“Meclis, demokrasinin beşiğidir. Onun koruma kalkanı kalkarsa kim konuşacak?”
Meclis devreden çıktığında, halkın iradesi elinden alındığında ne olduğunu görmedik mi?
Yıllarca hapis yatan Kürt vekillerin daha güçlü bir direnişi tetiklediğini görmedik mi?
Onları hapseden zihniyetin çöküşünden hiçbir şey öğrenmedik mi?

***

Gazetemizin bütün yöneticilerini, can arkadaşlarımızı bir sabah baskınında alıp götürdüler. Evlerimizi arayıp saçma sapan iddiaları kendini savunma imkânı olmayan insanların ardından püskürttüler.
Tıpkı darbeciler gibi…
Daha onların görüş yasağı kalkmadan, önceki gece yarısı Meclis’i bombaladılar.
Tıpkı 15 Temmuzcular gibi…
Halkın sesine ve milletin iradesine saldırdılar üst üste…
Ve dünya zorbalıklarını duymasın diye interneti kestiler gece yarısı… İnsanlar haberleşir, dayanışır, direnir korkusuyla tüm iletişim kanallarını kestiler; sanki bu, zulmü gizlemeye yetermiş gibi…

***

Bilmem, dokunulmazlıklar kaldırılsın diye kulis yapanlar, Meclis’in boynunu zalimin giyotinine gönüllü yatıranlar pişman mıdır şimdi? Alet oldukları kumpasa bakıp sızlanıyorlar mıdır?
Bunları konuşmak için çok geç…
4 Kasım darbesinden sonra bize düşen, bundan sonrasını düşünmek…
Başkanlığı uğruna ülkeyi yakmayı kafasına koymuş bir Neron’a karşı tek bir itfaiye aracı yok elimizde…
Tutuklamalar var, saldırılar var, şehitler var, yaklaşan bir iç savaş tehlikesi var; fakat bu faciaya dur diyebilecek tek bir aklıselim sahibi yok ortada…
Ama neyse ki, birileri, öbürlerinin birer birer hapsedilmesini korkuyla izleyip “Ama onlar da…” diye başlayan cümlelerden bahaneler ürettikçe sıranın kendisine geldiğini gördü.
Yangının ateşini kapısında duydu.
“Dokunulmaz” yok artık…
Hep birlikte bir uçurumun tam kenarındayız.
Ya hep bir arada durup karşı koyacağız ya da uçurumun dibini boylayacağız.

***

Yapılması gerekeni bir örnekle açıklayayım:
Biz hapisteyken 80’lerinde bir genç adam, tek başına, bir tahta sandalyeyle hapishanenin önüne geldi. Kış ortasında, elinde kitabıyla, meydana oturup bekledi.
Sadece bekledi. Saatlerce bekledi.
Bu onun, “Uyanın” çağrısıydı; “Tükeniyoruz” kaygısıydı; “Hadi artık” çığlığıydı.
Duyuldu.
Ertesi gün hapishane kapısında yüzlerce tahta sandalye vardı; yüzlerce cesur insan…
Onların aylarla çoğalan güçlü sesi, uzakta bir sarayı tedirgin etti.
Bir tahta sandalye, altın tahtın iradesini devirmeye yetti.
Mete Akyol, bize nasıl direnileceğini öğretip gitti.
Şimdi Cumhuriyet’in önünde o sandalyeler…
Anısı önünde saygıyla eğiliyor ve örnek alıyoruz:
Uyanın, tükeniyoruz. Hadi artık!

PAYLAŞ

Yorumunuzu yazınız