PAYLAŞ

Emek alanında dönük saldırıların tavan yaptığı bu dönemde sendikaların sessizliğini değerlendiren Doç. Dr. Hakan Koçak, demokrasi ile emek mücadelesinin at başı olduğuna dikkat çekerek, her iki mücadelenin ortaklaşması gerektiğinin altını çizdi.

Sendikal hakların ve örgütlenmenin gerilediği, esnek ve güvencesiz koşulların pervasızlaştığı bu günlerde var olan sendikaların sessizliği kamuoyunda yeniden tartışma konusu. “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisine imza attığı için Kocaeli Üniversitesi’nden ihraç edilen Doç. Dr. Hakan Koçak, yaşanan bu sessizliği ve sendikaların içinde bulunduğu durumu değerlendirirken, demokrasi mücadelesi ile emek mücadelesi arasındaki paralelliğe dikkat çekti.

‘Güvencesizleştirme dünya düzeyinde’

Dünya genelindeki güvencesizleştirme sürecine paralel Türkiye’de de yaşandığını belirten Koçak, dünya genelindeki sendikal hareketlerin güvencesizleştirme saldırılarına karşı yeterince cevap olamadığının altını çizdi. Koçak, bu konuda dünya sendikal harekette kıpırdama olsa da Türkiye için aynı şeyin söylenemeyeceğini ifade etti.

‘Türkiye’de sendikalar etkisiz hale getirildi’

Neoliberal politikalar sonucundaki özelleştirme ile birlikte Türkiye’deki sendikaların büyük ölçüde etkisizleştirildiğine dikkat çeken Koçak, “Kamuda ki büyük tasfiyeler özelleştirilme ile birlikte Türkiye’de ki sendikaların altındaki halıyı büyük ölçüde çekildi.” diye konuştu.

‘Sendikaların basiretsiz tutumları var’

Sendikal yapıların ciddi saldırıları göğüsleyemediğini, sürece cevap olamadıklarını hatırlatan Koçak, bunu sendikaların örgütsüz yapılarına bağladı. Yaşanan hak gasplarına rağmen sessizliği basiretsiz sendikal anlayışı ile açıklayan Koçak, şöyle devam etti: “Burada sendikaların öngörüsüz tutumları, basiretsiz tutumları, birlik olamama, hep birlikte direnememe ve küçük hesaplaşmaya girmeleri rol oynadı elbette. Şimdi o anlamda Türk-İş’in Hak İş’ten bir farkı kalmamış durumda. İkisi de sendikal ilkelerden uzak davranıyor.”

‘Örgütlü olunsa çok şey başarılır’

Sendikalar örgütlü olduklarında çok şey başarabileceğini de ifade eden Koçak, “Ben açıkçası konfederasyondan çok tabanın bir basınç yapması gerektiğine inanıyorum. Temel eksiklik o bence. Örneğin 89 bahar eylemleri buna çok güzel bir örnektir. Öyle bir irade ortaya konuldu ki, o yılda muazzam bir işçi hareketi oluştu. Bazı sendikalar veya Türk- İş bu dalgalanmanın önüne geçmek zorunda kaldılar. Bu olmadığı sürece ne derseniz çok karşılığı yok” diye belirtti.

‘Memur- Sen’deki büyüme kof bir büyüme’

İktidarın işçileri ve emekçileri yandaş sendikalara yönlendirdiğini de dikkat çeken Koçak, hükümet eliyle büyütülen Memur- Sen’e ilişkin de, “Emekçiler üzerindeki baskı genel olarak işçileri yandaş sendikalar yönlendiriyor ama bunun mutlak anlamda kalıcı olduğunu düşünmüyorum. Yani bugün binlerce kamu çalışanı Memur-Sen’e geçiyor. Memur- Sen yarın işaret edilen bir sendika olmaktan çıkarıldığı zaman, o binlerce insan o sendikayı savunacak mı ya da yanında duracak mı? Hayır. Kof bir büyüme bu. Yani getirisi olan bir şey de değil. Kamu çalışanlarının haklarını ilerletici bir yönü de yoktur. Biliyorsunuz, tarihe geçmiş bir sendikadır Memur-Sen. Sözleşme de ücret artışına değil, ücret düşüşüne razı olmuş bir sendika olarak. Bunlar görülüyor ama bu oluşturulan korku iklimi ile rejim açısında güvencenin koşulu o konfederasyona üye olmak şeklinde gösterildiği için insanlar oraya gitmek zorunda kalıyorlar. Bu eylemin mutlak olmadığını düşünüyorum” dedi.

‘KESK sorunları yeterince göremiyor’

Muhalif sendikal hareketlerindeki eksikliklere de değinen Koçak, şöyle devam etti:

“Konfederasyonların ayrı ayrı problemleri var. Bende KESK üyesiyim. Konfederasyonu da eleştiriyorum. Yeterince bir sendikal gündem oluşturamamak genel politika gündemine fazlaca angaje olma gibi sorunu var. Uç veren gelişen sorunları yeterince görememe sorunu olduğunu düşünüyorum. Mesele güvencesizlik bunun tipik örneğidir. Örneğin KESK’te böyle bir zaaf olduğunu gözlemliyorum. Eğitim alanında öyle güvencesizlik öyle. Orda çok ezberlere dayalı bir tutum var. Yeni gelişen durumlara göre kendini esnek biçimde uyarlayamayan bir sendikal pratiği gözlüyorum.”

‘DİSK eski DİSK olamadı’

DİSK için de söyleyeceğim; DİSK bir tarihsel geleneği temsil ediyor ama DİSK’in de kendisi iç gerimler yaşıyor. Bunun yarattığı bir performans düşüklü olduğunu düşünüyorum. Öte yandan DİSK, 80’den 10 yıl sonra kurulabildi. DİSK eski DİSK olamadı. 12 Eylül en çok DİSK’i ezmişti. Kendini toparlama alanı bulamadan zaten yeni rejimin inşası ile karşılaştı. Buna rağmen önemli dinamizmi temsil ettiğini düşünüyorum ama bu konfederasyon 80 öncesi konfederasyon olamadığını düşünüyorum, yani içindeki farklı sendikaları tek çatı altında tek hedef doğrultusunda konfederasyondan beklenen o dur. En genel düzeyde sendikal sorunlar topluca yanıt vermek. Üyesi olan sendikaların tekil öznel sorunların ötesinde genel sorunlar bütün onları seferber ederek yanıt vermeli. Bunun aşılması için tüm duyarlı kadroların uğraş vermesi gerekir diye düşünüyorum.

‘İşçi hareketi aşağıda kaynayan bir kazandır’

Hiçbir zaman işçi hareketi, mevcut sendikal durumu fotoğrafı ile özdeşleştirilmemeli. İşçi hareketi her zaman için aşağıda kaynayan bir kazan gibidir. Yani bazen hiç ön görmediğiniz şekilde patlar. En yakın örneği işte metal fırtına dediğimiz şey. Dolayısıyla yukarda ki bu hareketsizliği sanki Türkiye’deki tüm işçi sınıfı kabullenmiş gibi de bir algı yaratmaması gerekir. Buna dikkat çekmek gerekir. Önemli olan o kaynayan magmanın, o aşağıdaki dinamizmin yeryüzüne çıkaracak örgütlülük yaratmak; onu yüzeye çıkarmayı başarabilmek.

‘Türkiye emekçiler için cehennem’

Şöyle bir algı da oluyor; Bir demokrasi mücadelesi var, bir de sendikal mücadele. Oysa bu iki kavramı birbirinden ayrı tutmamak lazım. Demokrasi mücadelesi işçiler için gerekli. Emek Çalışmaları Topluluğu (EÇT) geçen yıl bir rapor yayınladı. O net gösteriyor ki çatışmalı süreçler başladığında ve demokrasi geriye düştüğünde, işçi hareketinde bir ivme kayması söz konusu. İşçilerin kendilerini ifade etme temsil etme durumunu da düşürüyor. O yüzden demokrasi mücadelesi bizzat işçi haklarının gündeme gelmesi ile de ilgilidir.

İşçiler demokrasi mücadelesi ile işçi mücadelesi arasındaki ilişkiyi kuramıyor. Oysa bu ikisini birbiri ile ilişkilendirilip bir mücadele hattının kurulması gerekir. Bu noktada korkular var zaaflar var. Sendikal geleneğimize vurulmuş 12 Eylül büyük darbenin travmaları var. Ama aşılamaz olmadığını gösteren bir sürü örnek var.”

(sg/hd/sd)

Yorumunuzu yazınız