PAYLAŞ

AKP devleti Afrin’e yönelik hava ve kara operasyonu başlatarak, IŞİD karşıtı değil, destekçisi olduğunu ortaya koymaktan çekinmedi. Musul operasyonunda yer verilmeyen Erdoğan anlaşılan B ve C planlarını devreye sokmaya başladı. Bu plan aslında uzun yıllardır tezgahlanan bir oyun. Kürt Özgürlük Hareketine karşı Sri Lanka modeli uygulayarak, fiziki bir imha gerçekleştirmektir asıl niyet. Bugün Suriye topraklarını IŞİD güçlerine karşı mücadele adı altında işgal eden TSK, son uygulamalarıyla esasta Rojava Kürt Özerk  Bölgesini işgal ve imha etme isteğini açığa vurmaktan çekinmemektedir.

Bütün bölge güçlerinin Musul’a odaklandığı şu günlerde Erdoğan, IŞİD ve türevlerine Suriye’de yeni bir nefes borusu açmanın peşinde koşmaktadır. Halep’te rejim güçlerinin ablukası altında can çekişen El Nusra ve benzeri selefist terör gruplarına yeniden bir ikmal kapısı açmak için El Bab’a yürüyen TSK, YPG güçlerini kendine engel gördüğü için Rojava Kürdistanı sınırlarını da ihlal ederek ne pahasına olursa olsun bu koridoru açmaya çalışıyor.

Türk devleti sadece Rojava’da Kürt halkına saldırmıyor; Güney Kürdistan’da da işgalci güç olarak birçok kampı bulunmaktadır. Erdoğan’ın Musul’a girme arzusunun altında ilk önce Şengal’e,  becerebilirse ardında Kandil’e saldırmayı planlamaktadır.

Erdoğan diktası Kürt Özgürlük Hareketi’ni ezebilir ya da en azından zayıflatabilirse Güney Kürdistan’ı tümden ele geçirerek, en azından Suriye, Irak ve Türkiye Kürtlerini soykırıma tabi tutarak (bu soykırım sadece fiziki anlaşılmasın, esasta kültürel, sosyal ve siyasal soykırım hedeflenmektedir) bu üç alanda egemenliğini sağlayıp, Lozan öncesi misak-ı milli sınırlarına ulaşmayı hayal etmektedir.

TC ordusu TSK’nın, Kürt düşmanlığını her yerde ortaya koyması, tüm Kürtlerin Türkiye’nin politikalarına karşı ortak mücadele etmelerini zorunlu hale getirmiş bulunmaktadır. Bu durumu tersine çevirmek ve TC’nin hevesini kursağında bırakmanın biricik yolu; Rojava ve Suriye’de olduğu gibi Güney Kürdistan ve Irak’ta da tüm Kürtlerin ve demokrasi güçlerinin, Osmanlı özentili Erdoğan diktatörlüğüne karşı bir direniş geliştirmesidir; dünyanın her yerindeki Kürtler de bu direnişi desteklemelidir.

Direniş elbette esas gücünü bölge halklarından almalıdır. Bugün bölgeyi dizayn etmeye çalışan tüm güçler, öncelikli olarak kendi çıkarlarına göre bir politika izlemektedirler. Bu politikada bölge insanın ölmesi, bölge halklarının kıyıma uğraması sadece detaydır. İzlenen politika kazan kazan politikasıdır. Bu yüzden bir gün dost, müttefik olanlar, ikinci gün kanlı düşman haline gelebiliyor.

Bugün ABD Irak’ta IŞİD’i imhadan daha çok Suriye’ye kovalamakla yetiniyor. Bu da bir stratejinin gereği olsa gerek. Son dönemde eli güçlenen Suriye yönetimini IŞİD tehdidi ile bazı tavizlere zorlama amacı güdülüyor olsa gerek. Bugün Irak’ta ABD ve İran yan yana IŞİD’e saldırırken, Suriye’de ise vekilleri aracılığıyla kıyasıya bir savaşın içinde bulunuyor.

Halep’in doğu kesimindeki silahlı grupları çembere alan Suriye ordusunun olası bir başarısı, ABD’nin Şam yönetimine ilişkin politikalarını alt üst edecektir.

Bölgede yürütülen savaş stratejilerine çok yönlü bakılabildiğinde görülecektir ki, IŞİD’in Irak’tan çektiği güçlerle Deyr el Zor-Rakka, Rakka-Humus, Rakka-Halep ve Rakka-El Bab hatlarına yüklenmesi Suriye ordusunun enerjisini dağıtabilir. Bu şekilde, olası bir siyasi müzakere sürecinde ABD’nin elini güçlendiren bir savaş düzeni şekillenebilir.

ABD Suriye’deki savaşın seyrini değiştirecek olan olası bir Rakka operasyonuna hem YPG ve SDG güçlerini katmayı, hem de Türkiye’yi katmayı düşünmektedir.  Yani aslında imkansızı zorlamaktadır. Keza Kürtlerle ortaklık yapmayı bugün için rafa kaldırmış olan Türkiye, tam aksi bir politika izleyerek Rojava’yı dağıtmak için korsan bir savaş yürütüyor.

Türkiye’nin birincil amacı Rojava Kantonlarının birleşmesinin önüne geçmektir. Uzun vadeli planı ise tüm Rojavayı dağıtmak ve olası bir demokratik seçeneği Suriye’nin gündeminden çıkarmaktır.

Irak’ta Musul operasyonuna katılmakta ısrar etmesinin altında ise, Musul aracılığıyla Şengal’e ve ardından Kandil’e askeri operasyon düzenleyerek bölgenin en büyük siyasal ve askeri aktörlerinden PKK’yı devre dışı bırakmaktır. Nitekim daha düne kadar kurulu “çözüm masası” hiç kurulmamış gibi Erdoğan; azılı bir Kürt düşmanı olduğunu açıktan dile getirmektedir.  Aslında Erdoğan derin bir Osmanlı Sultanı olma özlemi içinde kıvranıyor. Nitekim Cerablus işgali ile başlattığı yeni macerasının altında bu nostaljik imparatorluk özlemi yatmaktadır. Ancak bu özlemi bölgenin hiçbir halkı ve inancı tarafından kabul görmüyor.

Bugün Musul üzerinde fırtınalar koparmanın altında, olası bir demokratik oluşumun önlenmesi özlemi yatıyor; demokratik bir Musul, Irak’ta ve bölgede demokratik bir sistemin gelişmesine ön ayak olacaktır. Tersi bir durum Irak’ta ve bölgede dinmeyen, belki de bir yüzyıla daha yayılacak olan bir mezhep savaşının sürmesi anlamına gelecektir. Bu da acı, gözyaşı ve kan demektir. Irak’ta ve bölgede dinmeyen sürekli bir savaş ve kaos hali demektir. Bölgenin tüm ilerici dinamiklerinin görevi böylesi bir kaosu önleyecek politikalar geliştirmek olmalıdır.

Prof. Hamit Bozarlan bölge üzerine yaptığı değerlendirmede durumu çok net izah ediyor; “…Erdoğan “Lozan’ı kabul etmiyorum” derken ‘‘Musul 1923 öncesi Misak-ı  Milli sınırları içerisindeydi ve şimdi de öyle olmalıdır’’ demek istedi. Yalnız buradaki yaklaşım “Kürtlere haksızlık yapıldı, artık Kürtlerin haklarını ve siyasi statülerini tanıyalım, Kürdistan’ın birliği sağlansın” üzerinden gelişmiyor. Buradaki yaklaşım tamamen hegemonik, mezhepçi ve yayılmacı bir anlayışa dayanıyor. Turancı ve Osmanlıcı bir anlayıştır bu. Erdoğan, Yavuz Sultan Selim havalarındadır. Cerablus’a girişini de böyle ele alıyor, Musul’a müdahalesini de. Erdoğan’ın yeni Türkiye kurgusu Yavuz Sultan Selim ve Kanuni sürecindeki Osmanlı imparatorluk kurgusudur. Kendisini de padişah ve İslam dünyasının son halifesi sanıyor. Kendine münhasır hayallerin film artistliğini yapıyor. Musul nasıl bir zamanlar Osmanlı’nın eyaleti idiyse, şimdi de Musul’u Türkiye’nin eyaleti yapma hayalini kuruyor. Güney Kürdistan’a da zaten böyle yaklaşıyor. Osmanlı’nın Musul eyaleti Güney Kürdistan’ı içine alıyordu. Güney Kürdistan’a muamele de çok açık ki Osmanlı’nın eyalet muamelesidir. Bu açıdan Türkiye Güney Kürdistan’ı işgal etmiş durumdadır. Güney Kürdistan’da Türkiye’nin Bamerne’den tutalım Kanimasi’ye kadar birçok askeri üssü var. MİT ile Parastın’ın çok sayıda ortak istihbarat üssü var ve MİT’in ayrıca da merkezleri var. Çok sayıda Türk Özel Kuvvet gücü açıktan veya peşmerge kıyafetleriyle Güney’de cirit atıyor. Türkiye Başika ve Kerkük Türkmen Cephesi merkezli harıl harıl Türkmenleri örgütleme ve silahlandırma içindedir. Mezhepçilik üzerinden Sünni Arapları, Şii Araplara karşı örgütlüyor. Hıristiyanlara, Êzidîlere, Kürtlere karşı kışkırtıyor.”

Erdoğan Türkiye’si bölgede halklar aleyhine çetelerle geliştirdiği ittifakları artık gizlemeye gerek görmüyor. Aksine açıktan itiraf ediyor.  Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Putin’in kendisi ile El-Nusra güçlerinin Halep’ten çekilmesi için konuştuğunu itiraf etmesi, selefist katil çetelerle AKP ve Saray’ın ittifak geliştirdiğinin en önemli göstergesidir. İnsanlık düşmanı barbar çetelerle ilişkilerini saklamaktan imtina etmeyen Saray ve AKP, bu saldırılarla Rojava halklarına yönelik gerçekleştirebileceği katliamlar için de zemin hazırlamaktadır.

Rojava’da farklı halkların özgür iradeleriyle ve hukuki zeminde oluşturdukları demokratik yönetimler, Ortadoğu’nun demokratikleşmesinin en önemli zemini, IŞİD’e karşı en önemli mücadele merkezidir. Arap, Kürt, Türkmen, Êzidî, Süryani Rojava halklarının IŞİD’e karşı mücadelede göstermiş oldukları kararlılık, Ortadoğu’yu bir yüzyıl daha karanlığa mahkum etmek isteyenlere karşı, insanlığın aydınlık geleceğinin mücadelesidir. Olaya böyle yaklaşılırsa kimlerle stratejik müttefik, kimlerle taktik müttefik olunabileceği de açığa çıkmaktadır.

Erdoğan’ın ve yandaş medya’nın zafer ilan ettikleri işgal hareketinde yaşananlara baktığımızda, sözde DAİŞ karşıtı olan harekatta bir “anahtar teslim” olayı yaşanmaktadır. IŞİD güçleri hiçbir direniş sergilememekte, çoğu zaman da sakallarını kesenek sözde muhalif ÖSO çetelerine katılmaktadırlar. TSK’nın operasyonu  “Fırat Kalkan Oyunu”na dönüşmüş bulunmaktadır.

Bab’ın da “anahtar teslim” olarak Türkiye ve beraberindeki ÖSO’ya bağlı gruplara devredilmesi planlanırken, Türkiye Halep’te savaşan gruplara Bab üzerinden soluk borusu açmayı hedefliyor. QSD güçlerinin Afrîn üzerinden başlattığı hamleyle birlikte planları sekteye uğrayan Türkiye, bir taraftan Şehba bölgesinde DAİŞ’i destekleyen saldırıları sürdürürken, bir taraftan da QSD’nin Afrîn’den Bab’a yönelmesini önlemek amacıyla Afrîn’in güneyinden yeni bir cephe açmaya çalışıyor.

Şimdilik hiçbir engelle karşılaşmadan Suriye içlerine doğru ilerleyen TSK’nın daha ne kadar  “başarılı” olacağı bilinmemektedir. Türkiye’nin Suriye içlerine girmesine, DAİŞ’i gösterip YPG’ye saldırmasına göz yuman Rusya ve ABD’nin bu “Erdoğan sever” tutumlarının ne amaçla olduğu ve ne kadar süreceği de tartışmalıdır.

Nitekim Irak’lı bir gazeteci olan Muhammed Eli Ali Suriye ile ilgili paylaştığı yazısında çarpıcı ifadelere yer veriyor. Açıklama şu şekilde; “

”Rusya ve ABD’nin Türkiye’nin Suriye’ye girmesine izin vermesi aslında bir stratejiden ibaretti. Hem ABD hemde Rusya, Türkiye ve IŞİD’in çok iyi dost olduğunu, Türkiye’nin IŞİD’le çatışmayacağını başından beri biliyor. Ama Türkiye’yi mayın tarlasına düşürdüler. ABD en başından beri Kürt Kantonlarının birleşmesinden yana, Suriye’nin huzur ve istiklali için bunun zorunlu olduğu görüşünde. Rusya da aynı görüşte, Kürt kantonlarının birleşmesini istiyor. Aslında bakarsanız aylar öncesine kadar Rusya ve ABD’nin, üzerinde uzlaştığı tek konu buydu.

…Şuan Türkiye, Kürtlerin kantonları birleştirme hayalini yıktığını, IŞİD’i koruması altına aldığını ve sonuna kadar Suriye’de at koşturabileceğini sanıyor, aslında biraz da öyle sanmasını istediler. Bu açıkça ortada, yolun sonunda Türkiye’yi Suriye’ye gömecekler, PYD’nin eline verecekler. ABD günlerdir PYD’ye ağır silah sevkiyatında bulunuyor her ne kadar Rakka operasyonuna bir hazırlık gibi gösterilse de PYD’ye uçaksavar bataryaları da gönderildi, IŞİD’in uçaklarının olmadığı malum. Balistik gibi bir füzenin gönderilmesi demek büyük bir savaş hazırlığının yapıldığı demektir, bu Suriye ile de sınırlı kalmayabilir, biz o kadarını bilemeyiz. Ancak PYD Suriye’deki Türk ordusunu hedef alacak ve Cerablus’a girecektir. Bu silah sevkiyatı muhtemelen seçimlere kadar sürecek, çünkü Obama ve yönetimi son günlerini yaşıyor, bir sonraki yönetimin Kürtlerle ilişkisi nasıl olur bilinmez. Kısacası PYD Türkiye’yi Suriye’ye gömecek, belki de 100 yılın intikamını alacaktır. Bekleyip göreceğiz, ama göreceğiz.”

Bütün bu değerlendirmelerin ne kadar doğru olup olmadığı elbette tartışma konusudur. Ancak bölgede yürütülen savaş durdurulamazsa en büyük faturayı ödeyen her zaman olduğu gibi bölge halkları olacaktır. Kazananı ise bölgeyi dizayn edenler olacaktır. Bugünkü tabloda Erdoğan’ın “misak-ı milli” hedefi de ham hayal olmanın ötesine geçemeyecektir.

Dört parçadaki Kürt halkı ve dünyaya dağılmış Kürt diasporasının siyasal temsilcileri ortak amaçlar etrafında bir ulusal politika oluşturabilirlerse, gelecek yüzyılın yıldızı parlayan aktörü olmaya adaydır. Tersi durumda, parçalı bir Kürt duruşu bugünkü mevzileri bile kaybettirebilir. Bu açıdan Kürt halkının tek seçeneği kendi birliğini oluşturma ve bölgenin ilerici dinamikleri ile ortak hareket etmedir. Umarız Kürt siyasetine yön verenler bu gerçekliğe uygun yeni politikalar geliştirirler.

 

 

PAYLAŞ

Yorumunuzu yazınız