PAYLAŞ

“Ne yaparsan yap, nasıl yaşarsan yaşa; ama gülebilmek için birini ağlatma ve çıkarların için hiçbir kimseyi satma.” Honoré de Balzac.

Ülkemizin yakın tarihindeki darbelere baktığımızda 27 Mayıs 1960 darbesini tam olarak bilmiyorum ama 12 Mart 1971 muhtırası, 12 Eylül 1980 darbesi, 28 Şubat muhtırası, 27 Nisan 2007 e-muhtırası ve son 15 Temmuz darbe kalkışması da dâhil bunların tamamı Amerikan destekli darbelerdir. ABD Başkanı Jimmy Carter’in Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniev Brzezinski tarafından 1970’lerin ikinci yarısından sonra geliştirilen Yeşil Kuşak Projesi’nin ülkemizdeki ayaklarından biri de Fetö yapılanmasıdır. Amerikan destekli Fetö yapılanması 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat askeri darbelerinin de baş destekçisi oldu. Ta başından beri Amerika başta olmak üzere uluslararası emperyalist güçlerin desteklediği ve 12 Eylül 1980 askeri faşist darbecilerinin ve darbe sonrası işbaşına gelen tüm iktidarların (‘Merhum Erbakan hariç’) kol kanat gerdiği, büyütüp beslediği Fettullah Gülen hareketinin, paralel devlet yapılanmasının (PDY), Fetö terör örgütünün (FTÖ) 15 Temmuz 2016 gecesi gerçekleştirmek istediği darbe girişimi bana göre tam bir iç savaş kalkışmasıdır. İç savaş bir ülke için çok tehlikeli ve korkunç bir şeydir, iç savaş kardeşi kardeşe kırdırır, iç savaş kandır, ölümdür, gözyaşıdır ve bir ülkenin yıkımıdır, dört yıldır Suriye’de yaşanılanlar buna açık bir örnektir.

15 Temmuz darbe girişiminin (iç savaş kalkışmasının) ardından, 20 Temmuz’da MGK’nın tavsiyesi üzerine Bakanlar Kurulunda alınan karar uyarınca, Anayasa’nın 120’inci Maddesine dayanılarak ülkenin bütününde 3 ay süreyle olağanüstü hal ilan edildi. OHAL hukukun içinde var olan bir kurum, mevcut anayasada yer alıyor. Anayasanın 120’inci maddesi OHAL ilan etme yetkisini MGK’nın görüşü alınarak, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu’na veriyor ve bu kararın Meclis tarafından da onaylanması da öngörüyor. Anayasa Madde 120.  “Anayasa ile kurulan hür demokrasi düzenini veya temel hak ve hürriyetleri ortadan kaldırmaya yönelik yaygın şiddet hareketlerine ait ciddî belirtilerin ortaya çıkması veya şiddet olayları sebebiyle kamu düzeninin ciddî şekilde bozulması hallerinde, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, Millî Güvenlik Kurulunun da (MGK) görüşünü aldıktan sonra yurdun bir veya birden fazla bölgesinde veya bütününde, süresi altı ayı geçmemek üzere olağanüstü hal ilân edebilir” diyor. Bu kapsamda ilan edilen OHAL’in gerekçesi şuydu, darbeye kalkışanlara ve işbirlikçilerine karşı daha hızı hareket edilecek.

OHAL’in ilanının ardından, OHAL’e dair tartışmalar yapıldı ve halen de bu tartışmalar yapılmakta. Hükümet kanadının ve hükümete yakın grupların içinde olduğu kesimler, OHAL ilan edilmeden darbe girişiminde bulunanlara karşı hızlı hareket edilip mücadele edilemez dediler ve aradan üç ay geçmesine rağmen bu tezlerini bugün de ileri sürmektedirler. Birinci grup gibi düşünmeyen kesimler hukuk devleti çerçevesi içerisinde demokrasi kuralları işletilerek, OHAL ilan edilmeden de darbe girişiminde bulunanlara karşı mücadele edilir denildi ve bu düşünce her platformda dile getirildi. Bu kesimler OHAL’in yürürlülüğe girdiği tarihten bu yana çıkış yolunun barış ve demokrasiden geçtiğine işaret ettiler. Çıkartılan Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) Demokratik siyaset alanının daraltılarak özgürlüğün, demokrasinin ve barışın mümkün olmayacağını ifade ettiler. Türkiye’nin yakın tarihine bakıldığında, parlamentonun devre dışı bırakılması, Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) yoluyla yetkinin bir merkezde toplanması, kamuda binlerce insanın bir çırpıda tasfiye edilmesi gibi uygulamalar, askeri darbe dönemlerinde görülen uygulamalardır dediler.

Barış ve demokrasi savunucuları bütün bunları söylediler ama OHAL ilan edildikten sonra, gazetecilik faaliyetleri nedeniyle aralarında Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay’ında bulunduğu birçok akademisyen ve yazar tutuklandı. Yine OHAL’e dayanılarak 674 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) kapsamında 28 Belediye’ye kayyum atandı. Kayyum atanan Belediye Başkanları görevlerinden uzaklaştırıldı. Belediye Başkanlarının üçü veya dördü Fefö yapılanması suçlamasıyla, diğerleri ise PKK’ya yardım ettikleri ve belediye imkânlarını bu yönde kullandıkları gerekçesiyle görevlerinden uzaklaştırıldılar.1 Eylül 2016 tarihinde   çıkartılan 672 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) kapsamında 8 Eylül’de Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonuna (KESK) bağlı, Eğitim Sen üyesi 9 bin 843 öğretmen çeşitli gerekçelerle ve “PKK ile ilişkisi olduğu” iddiasıyla açığa alınıp görevlerinden uzaklaştırıldı.

OHAL kapsamında çıkartılan Kanun Hükmünde Kararnamelerle darbecilere karşı daha hızlı hareket edilip mücadele edilmesi gerekirken tam tersine darbeyle uzaktan yakından ilgisi olmayan Akademisyenlerin, Öğretmenlerin, Sosyalistlerin, Emekçilerin topyekûn yoksul halkın üzerine baskı oluşturuluyor. Yürütülen bu politikalar yanlıştır, bu yanlış ta ısrar ülkemize ve ülkemiz halklarına hiçbir yarar getirmez. OHAL kanunları, 15 Temmuz gecesi darbe’ye kalkışanlara, Cumhurbaşkanının hayatına kast edenlere, F 16’larla Meclisi bombalayanlara, Tanklarla halkın üzerine ateş açanlara, 241 insanı katledip, 2 bin 194 insanı yaralayıp sakat bırakanlara karşı uygulanmalıdır. Ve bu kapsamda siyasi ayağının üzerine de acilen gidilmelidir. Bu çerçevede iktidarın darbecilere ve darbe işbirlikçilerine karşı önlem alması ve mücadele etmesi meşru ve demokratik bir haktır. (Emekli Askeri Başsavcı Ahmet Zeki Üçok çıktığı TV programlarında yarına dair kaygılarını dile getirirken, asker içinde 50 bine yakın Fetöcü (muvazzaf) unsurların olduğunu söylüyor. (Açık kaynak: CNN TV, Ahmet Hakan’ın sunduğu Tarafsız Bölge Programı, tarih 03.10.2016).) Darbecilere ve darbe işbirlikçilerine karşı ne yapılması gerekiyorsa hukuk ve kanunlar çerçevesinde acilen yapılmalıdır. İktidarın darbecilere karşı yapacağı mücadeleye hiçbir kimsenin itirazı yok, tam tersine bu anlamda iktidara büyük bir destek var.

Buna rağmen iktidar darbecilere karşı mücadele etmek yerine, toplumsal muhalefeti susturmayı tercih ediyor. Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile süregelen hukuksuz ve keyfi uygulamalar, iktidara muhalif olan, demokrasi, barış, özgürlük ve eşitlikten yana bütün kesimlere karşı kullanılmaya devam ediyor. İktidarın “darbe ile mücadele” adı altında gerçekleştirdiği operasyonlar barışın ve demokrasinin sözcülüğünü yapan televizyon ve radyo kanallarına uzandı. Bu kapsamda 668 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’yle (KHK) aralarında emeğin, barışın, demokrasinin, özgürlüğün sesi olan kanallar TV 10, Hayatın Sesi, İMC, Azadi, Jiyan, Van TV ve İstanbul’da yayın yapan Yön Radyo, Mersin’de yayın yapan SES Radyo ve Adana’da yayın yapan Radyo Dünya’nın da aralarında bulunduğu 21 TV ve radyo doğrudan Başbakanlık emirleri ile yayın yaptıkları TÜRKSAT uydusundan çıkarılarak ekranları karartıldı yani kapatıldı. Bununla da yetinilmedi, Hayatın Sesi, İMC ve TV 10 TV kanallarının tüm malzemelerine el konularak TRT’ye devredildi. TV’lere uygulanan bu karartma, kapatma ve el koyma kararı, Anayasa’da yer alan “basın hürdür, sansür edilemez” ve “devlet, basın ve haber alma hürriyetlerini sağlayacak tedbirleri alır” hükümlerine aykırıdır.

Muhalif olan hiç bir sese tahammülü olmayan iktidar, uyulamaya soktuğu bu yöntemle kendisine muhalefet eden tüm kesimleri susturmaya çalışıyor. Temel hak ve hürriyetlerin nasıl sınırlanacağı veya nasıl durdurulacağı, olağan üstü halin gerektirdiği tedbirlerin nasıl ve ne suretle alınacağı ve yönetim usulleri Anayasanın 15 inci maddesinde yer almaktadır. Anayasa’nın 15. Maddesi, olağanüstü hallerde, uluslararası hukuktan doğan yükümlülükler ihlal edilmemek kaydıyla, durumun gerektirdiği ölçüde temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasının kısmen veya tamamen durdurulması veya bunlar için Anayasada öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alınmasını düzenlemektedir. Bu kapsamda çıkartılan Kanun Hükmünde Kararnameler başta Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi olmak üzere Türkiye’nin taraf olduğu evrensel hukuktan doğan sözleşmelere aykırı düzenlemeler içeremez.

mehmet-kabadayi-o-hal-bu-hal-1

Barışın, demokrasinin, özgürlüğün, türkülerin ve emekçilerin sesi olan TV ve radyo kanallarının kapatılması, Anayasa ve uluslararası sözleşmelere, halkın haber alma hakkına, ifade özgürlüğüne ve tüm demokratik haklara yapılmış bir girişimdir. İktidarın yaptığı bu uygulamaların askeri darbe dönemi uygulamalarından hiçbir fark yoktur. Televizyonların ve Radyo kanallarının kapatılması halkların barış ve demokrasi istemlerini sekteye uğratıp geriletmeyecektir. Demokrasi için, özgürlükleri için, inançları için, onurlu bir barış için, eşit yurttaşlık temelinde halkların kardeşliği için mücadele edenler mutlaka kazanacaklardır.

3 Ekim’de toplanan Bakanlar Kurulu üç aylık OHAL’le yetinmeyip, 21 Ekim tarihi itibariyle OHAL’in süresini 3 ay daha uzattı. İktidar OHAL süresini uzatarak, Kanun Hükmünde Kararnameler çıkararak ülkeyi yönetmeyi mi hedefliyor? Ülkeyi Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) üç ay, 6 ay, 9 ay, ya da bir yıl yönetmek hukuk devleti ilkesiyle ve demokrasiyle bağdaşır mı? Darbenin ya da darbe girişimlerinin panzehiri OHAL ilan edip Kanun Hükmünde Kararnamelerle ülkeyi yönetmek değildir. Darbenin ve darbe girişimlerinin bir panzehiri var o da eşitlikçi ve özürlükçü demokrasidir. Darbenin ve darbe kalkışmasının karşısına, baskı rejimini güçlendirerek çıkılmaz, aksine hukuk devleti ilkesi, barış, demokrasi ve özgürlükler güçlendirilerek çıkılır. Hakikat şudur; devlet gerçek anlamıyla laik yapıya kavuşturulmadan ve demokratikleşmeden Türkiye halkları özgürleşemez ve ülkemizdeki hiç bir sorun da çözülmez… Çözüm, hukuk devletinde ve özgürlükçü demokrasidedir. Aşk İle.

İletişim: Mehmet_k.34@hotmail.com

PAYLAŞ

Yorumunuzu yazınız