PAYLAŞ

Yrd. Doç. Dr Neval Oğan BALKIZ 
Hukukçu/Akademisyen

Acının ağırlığı ile titreyen bir ses, “onu çok özledim” diyor… (10 Ekim 2015 tarihini kastederek.) O günden bu yana dünya dönmüyor sanki! Kesik hıçkırıkların böldüğü diğer bir ses, “onun eşyalarını kokluyorum, öyle tanıdık olan, öyle yoksun kaldığım, ölesiye hasretini çektiğim kokusunu duymak için. Bana ait olan ve bana dönmeyecek olanın, hiçbir zaman geri gelmeyecek olanın” diyor. Sesler çoğalıyor. Her ses, bir diğer sesin yankısındaki acıya çarpıyor, zerrelere bölünün acı gökyüzünden yeryüzüne akıyor. Suya, toprağa, ışığa sızıyor!
Yüzler değişiyor, yüzlerin rengi, taşıdığı çizgiler değişiyor. Acı, mekan tuttuğu her yüzü kendine benzetiyor zamanla. Bu yüzlerde birer çığlık gibi duran gözlerdeki bakışlar, yitenler oradan dönüp geleceklermiş gibi sonsuzluğa dikiliyor. Bakışlardaki sonsuzluk değişmiyor! Acının parçaladığı yüreklerin atışı değişmiyor, gözlerden dökülen yaşların rengi de. 10 Ekim tarihinde o yaşlar, Ankara Garı önünde birer ceset gibi yatan kırmızı karanfillerin üzerine düşüyor. Can Ekim’ine, su olur gibi. Sevdiklerinin yitik varlığının bıraktığı boşluğu gölge gibi taşıyanlar, acılı yalnızlıklarını paylaşmak ve “barış, inadına barış” demek için, Ankara Garı önüne geliyor. Ancak, yitirdiklerinin yağmur kokan taze mezarlardan getirdikleri toprak kokusunu, onların anısına, onları yitirmiş oldukları yerde paylaşmaları kolluk kuvvetleri tarafından engelleniyor. Yine yoğun gazlar, fişekler, sular, yine anlaşılamaz, yorumlanamaz kindar bir şiddette maruz bırakılıyor insanlar. 
1993’te Sivas Madımak’ta, sonra Gazi’de, Gezi’de, Suruç’ta, İstanbul’da, Diyarbakır’da, Ankara Garı önünde ve diğer saldırılarda ölenlerin geride bıraktıkları boşluklar, evrende, hepimizi yutacak büyüklükte bir kara delik oluşturuyor. Bu kara delik giderek bizleri içine alıyor, sarmalıyor, yavaş yavaş yutuyor.
Foucault’un “dolaylı öldürme” olarak ifade ettiği mekanizma, işlemeye devam ediyor. Yaşam alanımızda yaratılmış olan “yaşaması ile ölmesi gereken arasındaki kesinti”, yeni katliamlara neden olacak şekilde, giderek derinleşiyor. “Nüfusun dışında kişiler” olarak tanımlananların, nüfusun bütününün normal olarak maruz kalmayacağı daha büyük risklerle maruz kalacakları ortamlar, genişliyor.Yaşam hakkına yönelik tehditler,  giderek yaygın ve sistematik bir durum alıyor.

YAŞAM HAKKI VE DEVLETİN SORUMLULUĞU 

Ünlü Hukukçu Bahri Savcı, “Yaşam Hakkı” başlıklı makalesinde; insanın klasik üç yönü ve bir de çağdaş bir boyutu olduğunu vurgular ve devletin yaşam hakkı kapsamında yerine getirmesi gerekli ödev ve görevlerini tanımlar. Savcı’nın kısaca dediği şudur: İnsan önce biyolojik bir varlıktır, onun biyolojik bir yönü vardır. İnsansal işlevi, insanın biyolojik olarak gelişmesidir. Sonra, insan entelektüel bir varlıktır, onun bu yönde de gelişmesi gerekir. Ve insan moral bir varlıktır. İnsansal işlevi gereği bu yönde de gelişmesi gerekir. Ancak bu üç varlıksal yönü ile gelişebildiği durumda insan onuruna layık olarak var olabilir. İnsan özgürlüğünün ilk somutlaşması olan yaşam hakkı bu nedenlerle en anlamlı ve önemli hak olarak, devlete ağır ve ciddi, çift yüzlü bir işlev yükler. Bu işlev; devletin “yaşatmacılık ödevi ve görevini” oluşturur, yaşam hakkının korunmasının kapsamını tanımlar. Bu işlev; yaşamın bozulmaması için bir güvence örgütlenmesi kurmak; yaşamın gerçekleşmesi için ona elverişli bir ekonomik, sosyal düzen önlemleri  almak ve bu önlemlerle yaşamı, -bizzat devlet olarak- sağlamak işlevidir. Yaşam hakkının içerdiği temel güvenceler ve devlete yüklediği bu ödevler; Anayasamızda ve Anayasanın 90. maddesi gereğince ulusal hukukun bir kuralı haline gelmiş olan uluslararası insan hakları belgelerinde, açıkça düzenlenmiş bulunuyor.
Anayasanın Başlangıç kısmında; “ vatandaşların…. hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme, maddi ve manevi varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu” ifadesi yer alıyor, “Kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı” başlıklı 17. maddesinde;“herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir” deniliyor. Anayasanın “Devletin Amaç ve Görevleri başlıklı 5. maddesindeki düzenleme ile kişiye tanına bu hak ve yetkinin koşullarını sağlamanın devletin amaç ve görevi olduğu belirtiliyor.

YAŞAM HAKKI

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “yaşam hakkı” başlıklı 2. maddesi çerçevesinde verdiği kararlarda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), bu maddenin devletlere üç tür yükümlülük yüklediğini saptamış bulunuyor: Devletin bireyi öldürmeme yükümlülüğü; yaşamı koruma yükümlülüğü ve ölümü etkin şekilde soruşturma yükümlülüğü. Bu yükümlülüklere aykırı davranılması 2. maddenin ihlali sonucunu doğurur. Ölüm durumunda, devletin etkin bir soruşturma yapma yükümlülüğü AİHS’in koruma alanına, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları ile dahil oluyor. İlk olarak McCann/Birleşik Krallık kararında sözleşmenin tarafı olan devletlerin “etkili soruşturma yükümlülüğü” altında olduklarını ifade eden Mahkeme, birçok kararında bu görüşü yenileyerek, bu sorumluluğun gereklerini saptamış bulunuyor. Mahkemeye göre; soruşturma, delilleri ortaya koyacak ve sorumluları tespit edecek nitelikte olmalıdır. Makamlar delilleri toplamak için her türlü makul adımı atmalılar ve başvurulacak yöntemleri sonuca ulaşmak bakımından azami derecede kullanmalılar. Bu bağlamda ilgili makamlar olayın niteliğine göre makul bir hızla soruşturmayı yürütmelidir. Ayrıca “hesap verilebilirlik ilkesi” bağlamında halkın soruşturma üzerinde belli bir denetim yetkisine sahip olması gerekir. Maktulün en yakın akrabasının ise bu sürece gerektiğince katılması önem arz eder. Yaşam hakkını ihlal eden olayı devlet görevlilerinin gerçekleştirdiği iddia ediliyorsa, olaya karıştığı iddia edilen kişilerin soruşturmaya katılmamaları etkin ve bağımsız bir soruşturma için önemlidir. AİHM; Akkoç/Türkiye Kararı (10/10/2000 tarih, Başvuru No: 22947/93); Salman/Türkiye kararı (27/06/2000 tarih, Başvuru No: 21986/93) bu saptamalara dayanıyor.Ataman/Türkiye kararında; “yetkili mercilerin, olaylara ilişkin delillerin, özellikle de görgü tanıklarının ifadelerinin, polislerin elde ettiği bilimsel ve teknik verilerin, gerektiğinde maktulün vücudundaki zedelenmeleri tam ve belirgin bir şekilde gösterecek bir otopsi sonucunun ve hastanede yapılan gözlemlerin nesnel bir değerlendirmesinin toplanabilmesi için makul olarak kendilerine açık olan tedbirleri almaları gerekmektedir” saptamasında bulunuyor. Delillerin teslimi, toplanması ve muhafaza edilmesinin önemini vurguluyor. Avşar/Türkiye kararında ise; (/10/07/2001 tarih, Başvuru no: 23954/94), 2. madde kapsamında soruşturmanın hızlı yürütülmesi gerekirken bunun yapılmamasını ciddi eksiklik olarak nitelendirerek,ihlal kararı vermiş bulunuyor.
Anayasa Mahkemeside 17 Temmuz 2014’te sonuçlandırdığı Hrant Dink kararında: “Devletin sorumluluğunu gerektirebilecek şartlar altında can kaybının gerçekleştiği durumlarda, Anayasanın, devlete, elindeki tüm imkanları kullanarak yaşam hakkını korumak ve bu hakka yönelik ihlallerin durdurulup cezalandırılması görevini yüklediği” belirtiliyor ve “etkili soruşturma yapılmadığı” gerekçesiyle, ailenin haklarının ihlal edildiğini saptıyor.
Yaşam hakkının toplu ve en ağır ihlallerinden biri olan 10 Ekim Katliamına ilişkin dava, 7 Kasım 2016 tarihinde Ankara’da görülmeye başlanıyor. Adalet, aktarılan çerçeve içinde hukuk ile ahlak bağlantısını kuran ahlaki bir ölçüt olarak, gerçekleştirilmeyi bekliyor. 

UMUT, HER ZAMAN…

15 Temmuz darbe girişiminden sonra ilan edilen olağanüstü hal ve çıkarılan kararnamelerle Türkiye Büyük Millet Meclisi bütünüyle işlevsizleştiriliyor. Anayasada düzenlenen temel hak ve özgürlükler ve hukuk, OHAL’in gerektirdiği ölçüleri aşar şekilde, tüm kural ve kurumlarıyla askıya alınıyor. Toplumsal yaşamın sürdürülmesi, kamusal yaşamın örgütlenmesi ve işletilmesi, yasama işlevi dahil olmak üzere, bütünüyle Bakanlar Kuruluna  bırakılmış bulunuyor.
Sanallığın her şeyi örttüğü bu süreçte; demokratikleşme anlamında; öncelikle eşit katılım temelinde müzakereci bir demokrasinin olanaklarının nasıl yaratılacağı; herkesin kimliği saydığı aidiyetlerini, herhangi bir ayırımcılığa uğramadan özgürce yaşayabileceği hukuksal, siyasal ve sosyo/kültürel koşulların nasıl yaşama geçirileceği; kalıcı barış ortamının yaratılmasının nasıl gerçekleştirileceği; yaşam hakkı başta olmak üzere, tüm insan hak ve özgürlüklerin gerektirdiği koşulların herkes için nasıl yaratılacağı gibi sorulara; hiçbir partinin açık, net ve uygulanabilir çözümleri olmadığı gerçeği de, anlamını yitiriyor. 
Bu anlamsızlığı aşmak ancak sesimizi yükselterek, bizi temsil ettikleri iddiasında olanların sessizliğini bozmakla mümkün görünüyor. Çünkü j. Ranciere’nin deyimiyle; “demokrasi, oligarşik iktidarın elinden kamusal yaşam üzerindeki tekeli, zenginliğin iktidarının elinden yaşamlar üzerindeki mutlak gücü sürekli geri alma eylemidir.”
Bu amaçla; dilsiz tevekkülümüz ile meşrulaştırdığımız sessizliği dağıtacak ve toplum olarak özsaygımızı koruyacak ortak bir sesi oluşturmaya ihtiyacımız var. Bu ses öncelikle devletin yurttaş olarak hiç birimizi; kişi olmaktan çıkarma ve bu anlamda onurumuzu reddetme yetkisi bulunmadığını savunmalıdır. Devletin kendi başına bir varlık değil, hukuksal bir insan kurumu olduğunun bilinci ile görevinin; insanlar arasındaki toplumsal ilişkileri, adalete dayanan hukuksal ilişkilere çevirmek ve kamuyu bu ilkeler temelinde işletmek, herkesin başta yaşam hakkı olmak üzere temel hak ve özgürlüklerini korumak olduğunu söylemeli ve bunun gereklerini  talep etmelidir.

PAYLAŞ

Yorumunuzu yazınız