PAYLAŞ

SERHAT WELAT DAĞDELEN

Axtamara Fim Fevtivali’ne katılan genç yönetmenler, Kürdistan’da işlenen savaş suçlarını ve buna karşı verilen tarihi direnişi kameralarıyla yarına taşımak gibi tarihi bir sorumluluklarının olduğunu söyledi.

Wan Büyükşehir Belediyesi ve Ortadoğu Sinema Akademisi’nin “Doğadan ses, tarihten ışık, yaşamdan hakikatle” sloganıyla düzenlediği 3’ncü Axtamara Van Film Festivali kapsamında çok sayıda genç yönetmenin çektiği kısa filmlerin gösterimi yapıldı. Kısıtlı imkânlar ve zor koşullarda çekilen kısa filmler izleyici tarafından büyük ilgi gördü. Özelikle Kürdistan’da yaşanan soykırıma ve direnişe kameralarını çeviren genç yönetmenler, Kürt analarının çocukları olarak kameralarıyla direnişleri, geleceğe taşımak gibi bir sorumluluklarının olduğunu söyledi.

‘Savaş sürecinde çok şeye tanıklık ettik’

Amed (Diyarbakır) Cegerxwin Kültür Merkezi Sinema Akademisi’nde 2 yıl sinema alanında eğitim alan genç yönetmenlerden Dilan Koçer’in, ilk çalışması 50 yaşındaki Fatma Ana’nın evinin bahçesinde bekleyiş içerisinde ruh halinin anlatıldığı Neqs adlı kısa belgeseli oldu. Daha yolun başında olduklarını ve deneyimli yönetmenlerden öğrenecekleri çok şey olduğunu belirterek, çektikleri filmlerin halkla buluşmasının önemli olduğunu, gelen eleştiriler doğrultusunda bir dahaki çalışmalarına yön verdiğini söyledi. Yaşadıkları coğrafyada bir savaş gerçekliğinin olduğunu ve bu savaşa tanıklık ederek yaşadıklarını vurgulayan Koçer, “Bu savaş sürecinde birçok şeye tanıklık ettik. Bu da yapmak istediğiniz sanata ve sinemaya yansıyor. Bu koşullarda içine girdiğim arayış, hakikat peşinde bir sanat anlayışına sürüklüyor” dedi.

‘Halkın çocukları olarak direnişleri yarına taşımak düşer’

Tarihi anların olduğunu ve tarihi ve zor bir sürecin devam ettiğini kaydeden Koçer, çok büyük travmalar yaşandığını ama buna karşılık büyük direnişlerin de yaşandığına dikkat çekti. Başta Cizîr, Sûr, Gever ve Nisêbîn olmak üzere özyönetim alanlarında büyük direnişlerin yaşandığını hatırlatan Koçer, “Çok ağır bedeller ödedik. Ama bu bedeller karşısında halk da kendi topraklarına, kendi yaşam alanlarına sahip çıktı. Bizde halkın çocukları olarak yaşanan bu direnişlere kameralarımızı çevirip, bunu gelecek nesille taşımak gibi bir görev ve misyona sahibiz” diye konuştu.

‘Sinemanın savaşları durdurma gücü var’

İlk çalışması Rêger adlı kısa film olan Bulut Rênas Kaçan ise, 15 yaşında olan bir çobanın gündelik hayatını anlatıyor. Kaçan, alanda yetişen bir Kürt sinemacı olarak önlerinde uzun ve meşakkatli bir yol olduğunun altını çizerek, Ortadoğu coğrafyasında sinemacının rolü ve misyonun önemli olduğunu vurguladı. Özellikle sinemada oluşan mağduriyet dilinin bırakılması gerektiğini ve bunun başlı başına bir sorun yarattığını dile getiren Kaçan, Kürt sinemasında mağduriyet dilinin çok kullanıldığına dikkat çekti. “Elbette yaşanan mağduriyet ve ölümleri de beyaz perdeye yansıtmamız gerekiyor. Fakat bunun yanında direniş varsa direnişi ve yeni bir yaşam varsa o yeni yaşamı da yansıtmak gerekir” diyen Kaçan, sinemanın yaşanan savaşları durdurma gibi bir güce sahip olduğunu vurguladı.

‘Film festivalleri bizim için bir deneyim alanıdır’

Kürt yönetmenlerin bu alana yeni giren genç yönetmenlere deneyimlerini paylaşma noktasında eksiklikler yaşadığını ifade eden Kaçan, “Özellikle son dönemlerde coğrafyamızda yaygınlaştırılan film festivalleri bizim için büyük avantaj sağlıyor. Batıdaki film festivallerine girdiğimizde sansürleniyoruz. Onun için bu film festivalleri bizim için bir deneyim alanı ve önemlidir. Zaten bizim görevimiz, bu coğrafyada yaşananları halka aktarmaktır. Bu film festivalleri de bu imkanı sağlanıyor” dedi.

‘Direniş varsa onu işlemek gerekir’

“Mavera” adlı kısa film ile Türkiye’deki faili meçhul cinayetleri ve 1990’lı yıllardaki cinayetlerin simgesi haline gelen beyaz Toros aracını işleyen Vedat Oyan ismli genç yönetmen ise büyük bir savaşın yaşandığını ve yönetmenler olarak bunlara tarihe not düşmek için kameralarını bu savaşa çevirdiklerini belirtti. Oyan, tüm bu savaş ve çatışma ortamına rağmen Kürt sinemasının ileriye dönük gelişme kat ettiğini söyledi. Sinemacılar olarak yönlerini yaşanan hak ihlallerine, faili meçhul cinayetlerine ve ölümlere çevirirken, yaşanan direnişi unutmamak ve bunu da yansıtılması noktasında üzerlerine düşen görevi yerine getirmek gerektiğinin altını çizen Oyan, şunları söyledi: “Hep mağdur dilini kullanmaktansa bir çıkış yolu aramak onları tetiklemek önemlidir. Ama mağduriyetten çok orada var olan direnişi işlemek gerekir. Sinemanın önemi burada ortaya çıkıyor. Cizîr’de bir katliam yaşandı ama orada bir direniş de vardı. İşte onu göstermek gerekir. Yaşamını yitirenler olabilir. Ama onların direnişine sahip çıkan milyonlar var. İyi işlemek gerekir. Biz genç yönetmenlere ise bu görevi layıkıyla yerine getirmek düşüyor.”

(era/cd)

DİHA

Yorumunuzu yazınız