PAYLAŞ

Yani Türkiye Cumhuriyeti Devleti 90 yıl boyunca; adaletsiz, baskıcı, insanlar arası ayrım yapan, zenginden yana, Sünni İslam, sağcı, perspektiften yoksun, çağdışı, anti –laik, vatandaşlarının haklarını korumayan kişi ve gurupların idaresinde yönetildi.

Bu ülkede mağdur edilen kitlelerin başında da her zaman Aleviler-Bektaşiler geldi.

Gönül isterdi ki, ülke gerçek devlet adamları tarafından yönetilsin, “Devlet Baba” biraz cinsiyet değiştirsin, herkesi kucaklaması gerektiği gibi olsun, hatta çift cinsiyetli olsun.
Biraz da “Devlet Ana” şefkatiyle tüm vatandaşlar eşit şekilde sevilsin, herkese eşit birer vatandaş olarak yaklaşılsın, ülkede yaşayan herkes çağdaş dünyanın tüm nimetlerinden yararlanabilsin. Ama bu ülkede sadece bazıları bu nimetlerden yararlandı, kimileri hiç çalışmadan servet sahibi oldu, kimileri ötekileştirildi, küstürüldü, aç bırakıldı, yetim bırakıldı, bazıları dinsiz ilan edildi, horlandı, dışlandılar.

Sevgili Okur ve Sevgili Gençler;
Gerek yurt içi, gerekse yurt dışı seyahatlerimde, sohbet ortamlarında, panellerde, söyleşilerde, insanlarımızın ve bu arada elbette ki gençlerimizin, bana en çok sordukları sorunun hala Alevilik –Bektaşilik nedir? Sorusu olduğunu gördüm.
Benim uzun soluklu bir gayretle yapmak istediğim de insanlarımızın merak ettiği bu sorunun yanıtını tüm detaylarıyla aramaya devam etmekten başka bir şey değildir.
Bu sorunun doyurucu yanıtlarını bulmak mümkün müydü / mümkün müdür?
Bilim insanları, araştırmacılar, yazarlar, dedeler, babalar, ozanlar bu konuda ne diyorlar?
Temel olarak onların fikirleri önemliydi. Bu halen önemini koruyor.
Ama bu sorunun yanıtlarını sadece onlardan elde etmek yeterli midir?
Şimdi bunca araştırmadan sonra; Halkımız ve özellikle gençlerimize de çokça sorular sormam gerektiğini anlıyorum.
Bir de bu soruyla birlikte, bizim halkımızla birlikte, soracağımız elbette başka birçok sorular var.

Örneğin;

Alevi Bektaşi geleneği halen gerçekten yaşıyor mu?
Yaşıyorsa nerelerde, nasıl yaşıyor?
Bu gelenek kimler tarafından yaşatılıyor?
Alevilik Bektaşilik konusunun en önemli sorunları nelerdir?
Bugüne ait, günümüzün en önemli sorunları nelerdir?
Bu sorunlar nasıl çözülebilir?
Kimler bu konuda taraftır?
Alevilik Bektaşilik konusundaki tüm birikimleri toparlamak çok mu zor?
Bizlerin 25 yılda söylediklerinizin, sorduklarımızın yanıtlarının bir kısmını bilim adamları araştırma merkezlerinde yaptıkları çalışmalarla cevaplayabilirlerdi.
Alevi Bektaşi kurum ve kuruluşları yapmasa da / yapamasa da, bizim toplum olarak başaramadıklarımızı, bilimsel yol ve yöntemlerle bu soruların yanıtlarını bulmak için; Türk Devleti ve Avusturya, Almanya başta olmak üzere Avrupa ülkeleri bu işlerde çok geç ve yetersiz de olsa bazı adımlar attılar. Üniversiteler bünyesinde Alevilik Bektaşilik konularında araştırmalar yapacak bölümler oluşturdular, oluşturmaya başladılar.
Ama bu alandaki sorular yine de bitmiyor, artarak devam ediyor: en azından bu konularda devletlerin attıkları adımlar ne kadar yeterlidir, bu adımların gerçek amaçları nelerdir, bu adımların sonucunda Alevilerin Bektaşilerin yaraları sarılabilecek mi, bu kurumların yapabilecekleri şeylerin sınırları nelerdir? Bu sefer de bu sorular, haklı olarak, sorulmaya başlandı.
Alevilik Bektaşilik konusunda soruların yanıtlarını bulmak, mevcut sorunların giderildiği bir ortamda yaşamak ve bu konuda çalışmalar yapmak konusunda; Geleceğin gençleri bizlerden daha mı şanslı olacak?
Belki evet, belki de hayır.
Bilimsel çalışmalar tüm dünyada, her alanda olduğu gibi sosyal bilimler alanında da tüm boyutlarıyla gelişerek hayatımızı kuşatıyor.
Tarihçilerin, antropologların, sosyologların, etnologların kültürel alanlarda; din bilimcilerin de inanç konularındaki çalışmaları hayatımızda karşılaştığımız kimi problemlerin halledilmesi, en azından bazı soruların yanıtlarını bulma konusunda, bizlere daha fazla yardımcı oluyor.

Olaya objektif bakanların sayısı tüm dünyada artıyor.

Ama gerçekten de bu böyle mi? En azından ülkemizdeki durum nedir? Ben bunun felsefesine girecek değilim. Zira bu konulardan fazla bilgim yok. Ben sadece bu konuda umutlu olmak istiyorum.

Ama içimdeki kimi şüpheleri de soru sorarak dışa vurmak zorunda hissediyorum kendimi.

Alevilik Bektaşilik konusunda somut olarak bazı araştırma kurumları kurulsa da, yüksek lisans, doktora düzeyinde bu alanda araştırma yapanların sayısı göreceli olarak artsa da, ben bunun gerçekleri bulma konusunda gerekli potansiyeli de, yapılması gerekenler karşısında ihtiyaçları da tam karşılayabilecek çalışmalar olduklarına inanmıyorum. Elde edilen verilerin de olanı yansıtan göstergeler olduğunu söyleyemiyorum.

İnanmak istesem de gözlemlerim beni yanıltmıyor; Türkiye’deki yüksek lisans ve doktora çalışmalarında ortaya konulanlar gerçekten bilimsel yol ve yöntemlerle elde edilen bulgular üzerinden yürümüyor. Popülist bir bakış açısıyla, gündemde olan bir konu olarak ele alınan Alevilik Bektaşilik konusunda, üniversite ders hocalarının bazen tümüyle kişisel merak, gündemde olanı onaylama, öğrencilerin ise güya kolaya kaçma eğilimlerinin bu konuda göreceli olarak fazla çalışma yapılması sonucunu doğurduğunu görüyorum.
1997/2014 arası, Cem Vakfı’nda çalışırken, en az 100 lisans, yüksek lisans ve doktora öğrencisine, yardımcı olan ve-veya olmaya çalışan birisi olarak bunu rahatlıkla söyleyebilirim.
Bu konuda yani yüksek lisans ve doktora yapan öğrencilerin, olaya ciddiyetle yaklaşmadıklarını, gerekli alt yapıya kesinlikle sahip olmadıklarını, aldıkları, üstlendikleri konuyla ilgili ciddi bir çaba göstermediklerini gördüm. Üstünde durdukları konularında gerekli çalışmaları yapmadıklarını, gerekli kaynaklara, kaynak kişilere ulaşmak istemediklerini, okul veya süreç devam ettiği halde, aylar sonra konuyu hatırladıklarını, son güne işlerini bıraktıklarını, çok kolay ve basitçi bir yaklaşımla işi bir an önce bitirmek ve bundan kurtulmak istediklerini somut örnekleriyle gördüm, büyük bir hayal kırıklığı ve üzüntüyle olanı biteni izledim.

Alevilik Bektaşilik konusunda yapılan birçok yüksek lisans, doktora çalışmasının çok özensiz, bir sürü yığma bilgilerle örülü boş çalışmalar olduğunu söyleyebilirim rahatlıkla!
Sonuçlarını takip ettiğim de ise vahim tablolarla karşılaştım. Vah ki bu yüksek lisans ve doktora çalışmalarını bilimsel bir tez olarak kabul eden o hocalara ve sözde bu unvana sahip olduğunu sanan öğrencilere!

Neyse bir de kurumlar var üniversite bünyelerinde; Gazi Üniversitesi Türk Kültürü Hacı Bektaş Veli Araştırma Merkezi gibi.
Bu kurumların çalışmaları her şeye rağmen iyi olsa da, bunların çalışmaları çok yetersiz kalıyor. Bu kurumlar; Alevilerin Bektaşilerin beklentilerini karşılamaktan, eldeki onca malzemeyi değerlendirmekten çok uzaklar.

Avrupa’dakiler ise henüz çok yeni. Avrupa’da biraz da devletlerin politikasına uygun bir şekilde kurulan- kurulmak istenen Üniversitelerdeki bu bölümlerin hedefleri nelerdir, bunların izledikleri yol nedir, yöntem nedir, amaç nedir, bu bölümlerde kimler, neler yapılabilecek? Bu konuda fazla bir bilgim yok.
Konunun gün yüzene çıkması konusunda çalışanlar elbette var, hem de çok. Ama bu kadar çok yazara, araştırmacıya, kitaba baktığımızda insanı hayrete sevk eden, derin bir şekilde endişeye düşürecek gelişmelerin yaşandığını görüyoruz.

Bunun ötesinde bir de olaya ırkçı, mezhepçi, olaya siyasi boyutta bakan yazarların olduğunu, sözde bilim adamlarının olduğunu, bunların bir kısmının Aleviliği – Bektaşiliği asimile etmek, olanı – gerçeği değil de kendi görmek istedikleri, şekillendirmek istedikleri Aleviliği –Bektaşiliği var etmek isteyen büyük bir güruhun da ülkemizde olduğunu söylemek zorundayım.
Bunlar; ister sağcı, ister solcu olsunlar, ister Kürtçü, ister Türkçü olsunlar, ister İslamcı, ister koyu Marksist vs. olsunlar, hiç fark etmez; bunların tümü çok büyük yanlışlar içindedirler.
Bunların yani olaya maksatlı olarak bakan, bu konulara maksatlı olarak girenlerin büyük kısmının; tam anlamıyla art niyetli, belli amaçları olan insanlar olduklarını söylemek zorundayım.

Alevilik Bektaşilik; bir tarih-kültür- inanç -gelenek- insan hakları meselesi ekseninde ele alınması gereken bir sosyal realitedir.
Bilim insanları, üniversiteler, devletler, sivil toplum kuruluşları, yazarlar, gazeteciler, Alevi Bektaşi kurum temsilcileri, önderleri-ileri gelenleri, kanaat önderleri; dedeler, babalar, ozanlar, âşıklar vb. gibi bu işin bizzat içinde olanlar elbette bu alanla ilgilenecek bu işin birinci derece muhatabı olacaklardır.
Ama gerek ülkemizde, gerekse başta Avrupa olmak üzere tüm dünyada; Alevilik Bektaşilik konusunda sözde uğraş verenlerin çalışmalarına, kitaplarına, görüş ve düşüncelerine, eylemlerine, söylemlerine baktığımız zaman; en az yarısının olayla aslında uzaktan yakından ilgisi olmayan – olmaması gereken – olamayacak bir kitle oldukları net olarak görülmektedir.

Türkiye’de ve yurt dışında; bu büyük Alevi Bektaşi toplumunu ve varlığını sömürmek isteyen, onu tümüyle kendi emellerine alet etmek isteyen, yönlendirmek, asimile etmek, kullanmak isteyen ve sayıları her geçen gün artan; kişi ve kurumların, yapıların, partilerin, devletlerin, zihniyetlerin olduğunu görüyoruz.
Kimileri yazar adı altında, dernek başkanı adı altında, bilim adamı adı altında, hatta dede adı altında bu alanda at koşturanların; Aleviliği Bektaşiliği tümüyle yok etmeye yönelen, bu inanca ve kültüre en büyük ihaneti yapanların olduğunu, Alevi Bektaşi kurum temsilcisi altında bu büyük yapıyı yozlaştırmak isteyenlerin olduğunu görüyoruz.
İlahiyatçı, tarihçi adı altında büyük bir maharet ve kararlılıkla kendi dünya görüşleri çerçevesinde olayı özünden saptırıp, Aleviliği Bektaşiliği olduğundan farklı bir alana taşımak, yönlendirmek, onu farklı yazmak için en akıl almaz yöntemlerle Aleviler Bektaşiler adına rahatlıkla her türlü yalana, hileye, çarpıtmaya başvuran sözde ilahiyatçı, tarihçi, yazar, sosyolog bozuntularının çabalarını, yazılarını, hatta kurdukları ihanet kurumlarını büyük bir üzüntü, endişe ile izliyoruz.
En vahimi ise; kimi Alevi yazar, aydın, dede, dernek başkanlarının; en sağcısından en solcusuna Aleviliğe Bektaşiliğe tam anlamıyla hançer sokan ideolojik saplantılarından kurtulamayan bu tip maksatlı insanları, bizzat bu kitle mensuplarının baş tacı etmeleri, onlara kol kanat germeleridir.

Yani ne hükümetlerin, ne batılı devletlerin hiçbir çaba göstermelerine gerek olmadan ağzı açık ayran delisi olan aymazlar, kimi sözde Alevi Bektaşi ileri gelenleri, düşmanı kendi elleriyle Aleviliğin Bektaşiliğin içine sokmaktadırlar. Sözde Sünnilerin, sözde Devletin Alevileri asimile etmesi, sömürmesi, Sünnileştirmesine gerek kalmadan Alevilerin Bektaşilerin ve bu toplum adına ön planda olanlarının yanlışlarıyla kimse çok çaba harcamadan bu konudaki emellerine ulaşmaktadırlar.

Yani Alevilik Bektaşilik bir ihanet çetesinin elinde bırakılmaktadır.

Bugün Alevilik Bektaşilik bir kuşatma altındır.

Alevilik Bektaşilik ne Şiilik’tir, ne Sünnilik’tir; ne ateizmdir, ne Marksizim’dir; ne “öz Kürt”, ne “öz Türk” kültürüdür, ne de başka bir şeydir.
Alevi Bektaşi bizatihi ne ırkçı olabilir, ne mezhepçi olabilir, ne sağ, ne sol dünya görüşünün bizzat kendisi olabilir.
Çünkü bu yüzyıllar boyunca gelişimi, değişimiyle kendi kural, kaide, değerler sistematiğini kurmuş bir sosyal realitedir.
Yani Alevilik Bektaşilik; bir inanç ve kültür, felsefe birikimidir.

Alevilik Bektaşilik özde kendisi neyse odur, başka bir şey olmak zorunda değildir, olamaz da.

Ama bu işte art niyetli insanlar Aleviliğin Bektaşiliğin bütünlüğünden değil de, kendi birikimleri, kendi dünya görüşleri, kendi çıkarları, kendi yetenekleri, kendi sübjektif değerlendirmeleri, kendi ideolojileri, kendi kökenleri, kendi mezhepleri, dinleri, çalıştıkları kurumların öngörüleri, kendi maksatlı bakışları, kendi dayatmalarıyla olaya baktıkları için yanlı olmaktadırlar. Bu konudaki ürünleri de yanlı ürünlerdir. Gerçeği yansıtmayan ürünlerdir.

Elbette görüş farklılıkları olacaktır, elbette herkes bu konuda araştırma yapabilir.

Ama insan verilerle, eldeki somut ürünlerle değil de, kendi kafasında tasarladıklarıyla (ön yargılarıyla) işe başlarsa, kendi istediği gibi Aleviliği Bektaşiliği yazmak isterse, kendi dar mantık kalıplarıyla olayı ele alırsa mutlak yanlışa gider. Kendi yetişmiş olduğu dar çevresinin kültür atmosferinden, kendi okuduğu okulun ekolünden, siyasi görüşlerinden, dünyaya bakış açısından, sırf kendi bölgesinde yaşayan Alevilerin Bektaşilerin dünyalarından olaya bakarsa sonuç yanlı olur, eksik olur, taraflı olur. Elbette bunların sonucu da kendi sübjektif değerlendirmeleri sonucunda ortaya çıkan kendice doğru ama gerçekleri yansıtmayan yorumlar, makaleler, kitaplar, araştırmalar olarak ortaya dökülür. Ortaya çıkan eserler de elbette yanlıdır, gerçeği yansıtamaz. Hatta bunlar gerçek anlamıyla büyük facialardır.

Bir kişi kendisini Aleviyim, Bektaşiyim diye tanımlıyorsa, biz onu öyle kabul etmek zorundayız. Yani kendisi neyse oldur. Bir Alevi Türkiye’deki ve dünyadaki herhangi bir siyasi görüşe de sahip olabilir, istediği partiye de oy verir, bir ulus aidiyetinden, bir yöreden, bir kültürden, bölgeden olabilir, zengin de olur, fakir de olur, şu meslekten de olur, bu meslekten de olur. Aynen Şiiler gibi, ülkemizdeki inanç çoğunluğunu taşıyan Sünniler gibi bir kısmı Marksist te olur, Ateist te olabilir, uzun da olur, kısa da olur.

Kimsenin siyasi görüşüne, mesleğine, işine, zevkine, hobisine kimsenin bir şey deme hakkı yoktur. Bunlar birey olarak tek tek kişilerle ilgili bir durumlardır.
Ama bizim söylemek istediğimiz bir tarihsel – sosyal büyük bir yapı hakkındaki bilinenler yanında insanların yaptığı büyük hatalardır.
Alevilerin Bektaşilerin çok önemli bir kesiminin sosyal demokrat bir dünya görüşüne sahip olması başka bir şeydir, Aleviliğin Bektaşiliğin özünde bir inanç – kültür – sosyal yapı olduğunun göz önünde bulundurulması başka bir şeydir.

Ama Türkiye’de kavramlar elbette yerli yerine oturtulmadığı için her şey birbirine karıştırılıyor. Bu bazen de birileri tarafından, bazen de devletimiz tarafından maksatlı olarak karıştırılıyor!
Alevi, Kürt, Marksist, Ateist, CHP, Atatürk, Rusya, Kominizim, Bölücülük… Gibi terim ve kavramlar en azından son 90 yıldır insanların kafalarında bir birlerini çağrıştıran, çağrıştırmak zorunda bırakılan kavramlar olmuştur.

Elbette Kürt Alevi de vardır, Aleviler içinde Marksist insanlar da vardır, Alevilerin çoğu cumhuriyet boyunca daha çok CHP’ye oy vermişlerdir, Alevilerin Bektaşilerin önemli bir kısmı Atatürk’ü çok severler. Amenna.
Ama işte tüm bu çağrışımlarda devletin, çeşitli siyasi partilerin, gurupların, ideolojilerin de zorlamalarıyla oluşmuş yapılardır.

CHP’ye oy vermeyen bir kişi “ben de Aleviyim” dese, hayır sen Alevi olamazsın, çünkü CHP’ye oy vermiyorsun, diyebilir misiniz?

Diyemezsiniz. Demeniz mümkün değildir.

Bizim demek istediğimiz budur.

Alevilik Bektaşilik bir inanç, kültür, sosyal bir köktür. Kişiler bu kültürden gelmekle birlikte kişisel olarak istedikleri eğilime yönelebilirler.

Ama elbette bir Alevi’nin, Bektaşi’nin asla ve asla yapamayacağı şeyler de vardır; bir Alevi asla cana kıymaz, kıyamaz, işkence yapmaz, yapamaz vb.
Yukarıdaki mesele de işte;
Maalesef;
Türk devleti üstüne düşen görevi yerine getirmemiştir, Türkiye Cumhuriyeti devleti tarafından kendi vatandaşları olan milyonlarca insanın inancı olan Alevilik Bektaşilik tanınmamıştır, yok sayılmıştır.
Cem ibadet olarak, cemevi ibadethane olarak kabul edilmemiştir.
Dede, baba sözcükleri halen yasaktır. Onların Alevilerin Bektaşilerin inanç önderleri oldukları kabul edilmemektedir.
Diyanet İşleri Başkanlığı sadece Sünni İslam inancına mensup insanlara hizmet götürmektedir. İslamiyet konusunda tekel oluşturmuş, İslam bizim anladığımız şekliyle bir dindir, bir başka görüş bizi ilgilenmez, biz onları tanımıyoruz, denmektedir. Devletin tüm kurumları Sünni İslam inanç sistemine göre yetişmiş kafalar tarafından yönetilmektedir.
Zorunlu Din Kültürü Ve Ahlak Bilgisi Derslerinde laikliğe aykırı bir şekilde çocukları yönlendiren, tek taraflı bir din eğitimi verilmektedir.
TRT başta olmak üzere toplumun aydınlanma merkezleri olan kurumlarda Alevilik Bektaşilik bir kültür olarak göstermelik bir unsur olarak, çok sınırlı bir şekilde, yasak savmak için, son yıllarda gündeme alınmış, TRT Diyanet adı altında yine Sünni İslam inancının anlatıldığı kanallar bile kurulurken Alevilere yine bir şey verilmemiştir.
Devletin tüm kurumlarında Alevilere Bektaşilere karşı önyargılı uygulamalar devam etmektedir.

Bu konuda Cem Vakfı’nın açtığı davalarla “fırsat eşitsizliği” gündeme getirilmiş, din ve vicdan hürriyeti haklarının kimsenin lütfü değil, insanların en önemli güvenceleri olduğu görüşü gündeme taşınmıştır.

Bundan hareketle Türkiye Cumhuriyeti’nin kimi kurumları kurum olarak mahkemeye verilmiş, Türk Mahkemelerinde sonuç elde edilmeyince iş Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne kadar gitmiş, Türkiye yaptığı yanlışlardan, yanlı tutumlardan dolayı mahkûm olmuştur.
Sonuçta; cemevlerinin bir ibadethane olduğu, zorunlu din dersi verilemeyeceği, Diyanet İşleri’ne bağlı camilerden elektrik faturası alınmazken aynı şekilde bir ibadethane olan cemevlerinden de elektrik parası alınmamı gerektiği yönünde kararlar alınmıştır.

Bu da Türkiye Cumhuriyeti’nin halen korkularıyla yaşayan, vatandaşları arasında taraf tutan, ayrım yapan bir devlet olduğunu göstermiş oldu.
Ülkemizin; Sünni İslam algısını İslam’ın tek yorumu olarak kabul etmeye devam eden, laikten ciddi ödünler vererek Diyanet İşleri Başkanlığı’nın emrinde bir devlet olmaya gittiği, Alevilerin Bektaşilerin varlığını halen kabul etmediği gibi çağ dışı, geri, ilkel bir mantığın saplantısından hala kurtulamadığı görülmüş oldu.
Bunun tüm dünya tarafından teyit edilmesi aslında ülkeyi yöneten perspektiften yoksun, çıkarcı, çağdışı, korkak, ilkel yapılardan beslenen siyasilerin, hükümetlerin bir ayıbı olarak tarihe geçmiştir.

Bu Türk insanın bir utancı değildir.
Çünkü halkımızın önemli bir kısmı yapılan araştırmalarda Alevilerin haklarının verilmesini bizzat kendileri kabul etmektedir.
Bunu kabul etmeyen devleti ellerine geçirmiş, çıkarları üzerinde değil Türkiye’yi tüm dünyayı yönetmek isteyen Emevi zihniyetli, para, mevki, dünya hırsıyla dolmuş, din tacirlerinin elindeki “Türk – İslamcı” denilerek ne Türklükle, ne de İslam bir ilgisi oymayanlar, bu ülkeyi talan eden, yağmalayan, batıran her zaman olduğu gibi dini kullanan mollalardır.

Yani Türkiye Cumhuriyeti Devleti 90 yıl boyunca; adaletsiz, baskıcı, insanlar arası ayrım yapan, zenginden yana, Sünni İslam, sağcı, perspektiften yoksun, çağdışı, anti –laik, vatandaşlarının haklarını korumayan kişi ve gurupların idaresinde yönetildi.
Bu ülkede mağdur edilen kitlelerin başında da her zaman Aleviler-Bektaşiler geldi.
Gönül isterdi ki, ülke gerçek devlet adamları tarafından yönetilsin, “Devlet Baba” biraz cinsiyet değiştirsin, herkesi kucaklaması gerektiği gibi olsun, hatta çift cinsiyetli olsun.
Biraz da “Devlet Ana” şefkatiyle tüm vatandaşlar eşit şekilde sevilsin, herkese eşit birer vatandaş olarak yaklaşılsın, ülkede yaşayan herkes çağdaş dünyanın tüm nimetlerinden yararlanabilsin. Ama bu ülkede sadece bazıları bu nimetlerden yararlandı, kimileri hiç çalışmadan servet sahibi oldu, kimileri ötekileştirildi, küstürüldü, aç bırakıldı, yetim bırakıldı, bazıları dinsiz ilan edildi, horlandı, dışlandılar.
Bir de; ülkemizde kaplumbağa gibi kabuğunun içinden çıkamayan, çok ağır hareket eden, hantal, devletin resmi sisteminin dışına çıkamayan, kampüsten, “Külliye”den dışarı çıkamayan, dolayısıyla bu alanı diğer birçok alan gibi, tümüyle boş bırakıp ilgisiz kişilerin bu boşluğu doldurmasını izleyen üniversiteler ve öğretim üyeleri üstlerine düşeni yerine getirmemişlerdir.

Her şeye rağmen Türk basını Alevilerin seslerinin duyurulmasında ve gerçeklerin halka taşınmasında büyük bir görevi çoğunlukla başarıyla yerine getirmiştir.

Alevi Bektaşi kurumlarının tek yapabilecekleri ise ağlamaktır; bizde para yok, bizde yetişmiş eleman yok!, deyip her gelip geçene ağlamaktan başka bir mahareti yoktur bu kurumların.

İyi ya para yoksa bul, adam yoksa yetiştir, otuz yıldır ne yaptın, niye yan gelip yattın!

Ağlamak, sızlanmak bu inanç ve kültürde var mıdır?

Türkiye’deki şimdiki durum özetle budur.

Piyasadaki kitapların önemli bir kısmı (Alevisiyle Sünnisiyle) konunun hiçbir şekilde uzmanı olmayan, yazar olma vasıfları bile oluşmamış kişiler tarafından kaleme alınmış eserlerdir.

Bir önemli bir kısmı yine ideolojik, maksatlı, önyargılı sözde yazar, akademisyen, gazeteci vs. lerin yazmış oldukları eserlerdir.

Alevi Bektaşi öncüsü olarak kendilerini takdim eden bir ölçüde hoş görmek gerecek bir kısım çalışmalar da dedeler, babalar, ozanlar vs. inanç-toplum önderleri tarafından yazılan eserlerdir ki; bunlar çok yetersiz, düzensiz, tutarsız kitaplar…
Kendi uzmanlık alanı olmadığı halde kitaplarında tarih, sosyoloji analizleri yapan, ne demek istediğini bile tam ifade edemeyen insanların fikirlerinin üst üste yığılmasından başka şey olmayan kitaplardır.
Dedeleri, babaları çok sevmeme rağmen, onlara yirmi yıldır hizmet etmeme rağmen, birçoğu aynen benim gibi Kuran konusunda hiçbir uzmanlığa sahip değilken her birisinin şimdilerde bir “Kuran uzmanı” olması çok üzücü ve düşündürücüdür. Çünkü Kuran’ı Kerim’i bir kez okumak da bu alanda çalışmak için yeterli değildir, Kuran’ı Arapça okumak da yeterli değildir. Dedelerin, babaların hemen hiçbirisi Arapça bilmemektedir. Elbette suç onların değildir ama durum da budur, gerçek de budur. Bunları da bilmek zorundayız.
Dedeler kendi geleneklerini, yörelerini, kendi dede ve babalarının ve kendi yaşadıkları öz geleneksel Aleviliği, kendi yörelerinin cemlerini ve diğer zenginliklerini anlatsalar ne iyi olur.
En azında kendi köylerini, taliplerini yazsalar sanki onları okurlar kınayacak gibi, ben de Alevi tarihini çok iyi biliyorum, düşüncesiyle, bir ölçüde kendisini ispat etmek istercesine, herkesin artık çok iyi bildiği ve tümünün nerdeyse aynı ifadelerle ortaya koydukları ve okunmayan safsataları kitaplarına doldurmaları çok acıdır.
Bu zihniyetlerinin halen “benim ocağım daha üstündür, kerametleri daha çoktur, benim talip kitlem daha geniştir” gibi bireysel kavgaların, eskiden ocaklarda – dergâhlarda olan “post kavgalarının” şimdiler de cemevlerinde yürümesi ise tam bir vahamettir.

Ozanlar ise artık eskinin altın devirlerinin çok uzağında, birer söz yığını olan ve sadece saz çalmanın ozanlık olarak kabul edildiği bir çağda, kafiyeyi bulma yarışının dışında derin zenginlikli eserler verememektedirler.
Ben onları da çok sever ve sayarım. İçlerinde çok güzel uğraşıları olan, zengin iç dünyalarını şiire ve saza dökenler var. Ama yine ortalığı dolduran on binlerce kitap içinde ozanım, diyerek ürünler yayınlayanların on binlerce dizelik şiirlerinden ara bul ki, Aleviliğin Bektaşiliğin derinliğini, bugünün dünyasında çağdaş edebiyatçıların, şairlerin dünyalarıyla zenginleşmiş doğru dürüst birkaç eser! Klasiklik bu alanda yanlış anlaşılıyor; sanki ozanlar oturup Pir Sultan’ı, Yunus Emre’yi, Teslim Abdal’ı taklit edecekler. O gelenekten beslenip bugün kalıcı olarak hangi eserleri ortaya koyabiliyor günümüz ozanları?

Sanatçıların önemli bir kısmının sazlarıyla para kazanan, bunu meslek olarak yapan çalgıcılar olduklarını, ama özellikle Avrupa’daki derneklerde halkın bu arada Türkiye’de gece kulüplerinin müşterilerinin de en çok bu tip çalgıcıları tercih ettiklerini gördüm, otuz yıl boyunca.
Avrupa’da çalgıcının değeri üç bin avrodur. Bir yazarın değeri otuz avrodur. Neyse epey para ediyormuş çalgıcılar.
Gücenmesinler ama ezici bir çoğunluğunun Aleviliği, Bektaşiliği sömürmekten başka bir marifetleri olduklarını söyleyemem. Bu inanç ve kültüre aldıklarının onda birini verebilmişler midir, Alevi sanatçı denen bu şahsiyetler? Ama ne yaparsın işte onlarsız da olmuyor, toplumun, elbette benim de, boşalmam gerekiyor, bağlamanın ezgileriyle…

Bu eleştirilerden sonra söylemeliyiz ki; elbette, olayı gerçek boyutlarıyla araştıranlar, inceleyenler, doğruları ortaya koymaya çalışanların yine emekçi ve gerçeğin peşinde, ilkelerinden ödün vermeden, bilimsel çalışmalar yapan; bilim insanları, okuyan araştıran, üreten gerçek araştırmacı – yazarlar – gazeteciler olduğunu gördüm.

Bu alanda kimi Alevi yazarlar, bilim insanları beni eleştirseler de (bu konuda), hiç umurumda değil, bunu söylemekte sadece bilimden menfaatim var, kimseden bir menfaatim yok, bir Ahmet Yaşar Ocak gibi tarihçi olup ondan sonra bu konulara “tarihçiyim” diyerek, insanlar bu alanlara eğilebilmelidir. Benim gibi hiçbir yabancı dili yok, Arapça bilmez, Farsça bilmez, Osmanlıca bilmez; bırakın onları İngilizce bilmez, Almanca bilmez, Fransızca bilmez, Rusça bilmez… Ben tarihçiyim, der kitaplar yazarlar… Bir de tarih öğretmeni olmakla da tarihçi olunmaz, bunu da söylemeliyiz.

İyi de Ayhan Bey, nerden bulalım öyle dört dörtlük tarihçiyi, sosyologu, antropologu… Daha bizim yazarlarımız yeni yeni ortaya çıkıyor. Sen de çok üstümüze geliyorsun, bizi yerden yere vuruyorsun, bu doğru mudur, bu hak mıdır, diyenler olacaktır.
Bu doğrudur, bu haktır.
Hiç durmadan koşacağız, kendimizi yerden yere vurup, işimiz çok, hiç durmayalım, diyeceğiz.

Yazarlarımızın durumu iyi mi diyeceğim? İyi o zaman her kalemi kâğıdı eline alan yazar olsun, yalan yanlış şeyler yazsınlar, bizim okul eğitimi bile almamış, hiç okumayan insanlarımız, bu arada gençlerimiz bu yalan yanlış şeyleri okusunlar, bir şeyler öğreneceğiz, derken daha çok yanlışa düşsünler. Bu böyle mi olmalı ey sevgili okurlarım?

Yukarıdaki eleştirilerim doğru değil mi? Bunları dile getirmek, yazmak suç mu oluyor?

Kimimizin eli varıyor sigaraya, alkole de, kitaba zaten az uzanırken hiç değilse aldığınız kitap verdiğiniz paraya değsin. Sadece paramız değil, umutlarımız da boşa gitmesin, kendi elimizle zehirlenmeyelim.

Bir de yahu ilk kez Kemal Kılıçdaroğlu söylemişti sanırım; siyaseti pek sevmem, hiç de yapmam, ama sırası gelmişken söylemek zorunda kaldım. Gerçekten başta aslan sosyal demokratlar yani Alevilerin büyük oranda oy verdikleri CHP’liler ve hadi söyleyelim gitsin, Alevileri Bektaşiler, hep içkiyle anılmak zorunda mıyız, toplum olarak?
Ben çok hoşgörülü birisi olarak, hiç kimsenin içmesine bir şey demem, diyemem. Ama bunu sergilemek, ben ne çok içiyorum, der gibi bunu bir gösteri malzemesi yapmak çok mu doğal?
Üstelik alkol neyin göstergesi?
Alkol almakla erkekliğin, sosyal demokrasinin, Aleviliğin, Bektaşiliğin acaba bir ilgisi var mı?
Hani psikolojik, sosyolojik, antropolojik bir nedene bağlayabiliyor muyuz bunu?
Birisi de bunu araştırsa bu arada, ne iyi olurdu.

Ama en azından zevk veren bu tüketimin bir kişisel tercih meselesi olduğunu; kafa çekmenin bir Sosyal Demokratlık, Erkeklik, Alevilik Bektaşilik göstergesi olamayacağını en azından gençlerimize yanlış örnek olduğumuz söylesek hiç de fena olmaz, diye birden aklımdan geçti.

Konuya dönecek olursak; bu toplum biraz da kendi sorunlarına kendisi sahip çıkmazsa, kurum ve kuruluş başkanlarını eleştirmezse, yanlışları dile getirmez, doğru olanın yanında yer almazsa, elini taşın altına biraz koymazsa, okumayı kendi kendisine telkin etmezse, örneğin cemevlerinde, derneklerde, vakıflarda halka açık bir kitaplığın olmasını takip etmezse, sorunlar nasıl azalır?

Bazı okumuş, sol dünya görüşüne sahip insanlar; dedeleri hırpalamak yerine onlara yardım etmenin yol ve yöntemlerini düşünselerdi daha iyi olmaz mıydı?

Tüm çözümleri devletten, sivil toplum kuruluşlarından, yazardan, dernek başkanından, dededen, babadan bekleyen bir toplum nasıl sorunlarını çözebilir, nasıl kendini geliştirebilir?

Okuyan, aydın bir kitle olarak gördüğümüz Alevi Bektaşi toplumunun okuyan yani üniversite bitiren on binlerce ferdi var. Ama Alevi kurumlarında bu üniversite bitirmiş insanların hemen hiçbir ağırlıklarının olmaması düşündürücü değil midir?

İnsanların bu ilgisizliğinin nedeni, sırf “Alevi olduğumuz duyulmasın, işimizden oluruz” düşüncesi midir?

Yoksa iş yapmamak, sorumluluk almamak için söylenmiş bir şişirilmiş yalan mıdır bu sözler?

Niçin okuyan Alevi Bektaşi, Alevi Bektaşi toplumundan uzaklaşıyor, en azından uzakta duruyor?

Niçin okuyan Alevi Bektaşi cemlere girmiyor?

Tüm bu aymazlıkla, çözümsüzlükte, içinde bulunduğumuz bu durumlarda, kendilerine okumuş denilen bazen kendi kendilerini “aydın” olarak gören üniversite bitirmiş Alevilerin Bektaşilerin hiç mi günahları yok?

Kurtarıcıyı hep dışarıdan, başka yerlerden bekleyen toplumların sonu ne olur?

Niçin Alevlerin Bektaşilerin bir kısmı da Alevililiği Bektaşiliği ve tüm değerlerini yaşayamamaktan ziyada yaşamak istemedikleri için, bilinçli ve istekli olarak Alevi Bektaşi kimliğinden hızla soyutlanıyorlar?

Şehirlerdeki lüks, onların inanç ve kültürlerini yok saymaları için ne gibi alternatif yaşam mutlulukları sunuyor onlara?
Biraz da ben sorayım değil mi?
Yani kendi kendime… Çünkü hep soruyorum ya… Bunları da sormam gerekiyor demek ki, birilerine…
Ne güzel, ne çok işim var daha!
O yüzden gençler bugün daha şanslı derken; artık kitap sayısı çok arttı, sahada çalışmak eskisi kadar çok güç değil, teknolojinin verileri insana eskisinden çok daha fazla yardımcı oluyor… Demek istedim.

Bu nedenlerle insanlarımızın, özellikle hem olayı öğrenmek hem de araştırmak isteyecek gençlerimizin durumu eskiye nazaran daha iyi, demek istiyorum.

Ama bu sefer de başka sorunlar ortaya çıkıyor.
Gençlerde bu ilgi, merak, aşk nerede?
Alevi’siyle, Sünni’siyle bu aşkı yüreğinde hisseden gençlerimiz neredeler?
Alevi – Bektaşi geleneğini yaşatacaklar gençlerdir.
Çünkü bir kuşak kendi birikimlerini bir sonraki kuşağa devredip tarih sahnesinden çekilirken, iş kendilerinden sonra ki kuşağa düşüyor.

Bugünün gençleri Aleviliği Bektaşiliği gerçekten yaşıyorlar mı? Yaşamak istiyorlar mı? Veya onların anladıkları, algıladıkları, yaşattıkları veya yaşatmak istedikleri- istemedikleri Alevilik Bektaşilik nasıl bir inanç ve kültür, yaşam sistemidir?

Bir bütün olarak Alevilik Bektaşilik denince Alevi gençleri bu arada elbette Sünni gençler ne anlıyorlar?

Bu konuda da ciddi bir araştırma yapılmış değildir. Özellikle gençlerin bu konudaki bilgilerini, görüş ve düşüncelerini almaya dönük söyleşiler yapıldı, gazetelerde de yayınlandı ama bu konuda bilimsel bir çalışmayı ben hatırlamıyorum.

Peki, sıradan insanlar; Alevi’siyle Sünni’siyle halkımız bugün yirmi – otuz yıl öncesine göre Alevilik Bektaşilik konusunda neler düşünüyor?
Bu konuda Türkiye’de neler değişti, neler değişmedi?
Tüm bunlar elbette zaman zaman gündeme geliyor. Bazı üniversiteler çeşitli araştırmalar yapıyorlar. Ama bunlar ne kadar doyurucudur?

Gelenek yaşıyor mu?

Bugün ortaya atılan bir fikre göre artık klasik manada geleneksel Aleviliği Bektaşiliği yani görgüsüyle, müsahipliğiyle, dardan geçmesiyle, düşkünlük kurumuyla “dede-talip” aynı ocağa ve yöreye mensubiyetin olduğu ve klasik Alevi Bektaşi inanç, kültür ve yaşamına yön vermiş değerler manzumesinin değiştiği, bunun yerini başka şeylerin aldığı söyleniyor.

Bugün şehirlerde klasik manada eski geleneksel yapısıyla Aleviliğin Bektaşiliğin yaşayamayacağı, kent koşullarına göre yaşamdaki değişiklerin Alevilerin Bektaşilerin yaşamlarını kalıcı bir şekilde değiştirdiği ve artık eski değerler manzumelerinin yerini başka değerlerin aldığın yönünde bir yaklaşım da var.

Bu gerçeği ne kadar yansıtıyor?

Belli ocakların mensubu dedelerin sadece kendi öz talipleri olan yani atalarından kendilerine miras kalan tüm köy ve yörelerin bütünlüğündeki kültürel yapı tümüyle tarihe mi karıştı?

Yani dedenin Aleviliğin yıllık görgüsü olan “talibin senede bir kurban hakkı haktır”, “her sene talip kendi görgü (ocak) dedesinin önünde niyaz edip, el pençe durarak konu, komşu, hısım, akraba önünde hesap verecek, dara duracak, yıllık abdestini alacak, kötü işlerden men olduğuna ikrar getirecek, oradakiler bunu onaylayacak” anlayışı tarih mi oldu / oluyor?

Aleviliğin temel kurumlarından ve insanları hayat boyu büyük bir dayanışma içinde tutmak amacıyla oluşturulmuş, yaptırımları ağır, uygulaması çok zor olmakla birlikte çok büyük faydaları olan “Müsahiplik” tarihe mi karışıyor?

Artık on binlerce Alevi Bektaşi, Sünni’yle evlendiğine göre, bir Sünni’yle evlenmenin, değil evlenenin onun babasını, anasını, müsahibini yol düşkünü ilan eden; yani ceme alınmayan, köyündeki öküzü köylünün diğer öküzlerinden ayrılan biraz da tarihsel şartların dayatmasıyla icat edilmiş bir (en azından Sünnilerle evlilik konusunda) “düşkünlük kurumu” ne kadar geçerlidir?
Bugünün dünyasında bu yaşayabilir mi? Daha doğrusu yaşıyor – yaşatılabiliyor mu?
Bazıları da Sünnilerle evlenmiş bu inancın temel şahsiyetleri olan Alevi ileri gelenleri olan Alevi dedeleri bu konuda neler söylerler? Ne düşünürler?
Örneğin Cem Vakfı bünyesindeki Alevi İslam Din Hizmetleri Başkanlığı’nda yıllar yılı toplanan dedeler kurulu bu konuda bir karar aldı mı, alabilir mi? Bugüne kadar alamadıysa niye alamadı? Bu kurum bu konulara çözüm bulmak için kurulmamış mıydı?
O saatler boyunca hikâyelerin anlatıldığı toplantılarda bugüne kadar hangi kararlar alınmıştı, bunların kime faydası dokunmuştur? Dokunmadıysa on yıl boyunca ne yapılmıştı. Demek ki devleti, üniversiteleri suçlarken, kendimize bakalım, demem boşuna değilmiş?

Büyükşehirlerde her yöreden gelen insanlar aynen camide olduğu gibi bir araya gelip cem yapmıyor mu? Evet. Öyleyse yıllık görgüler sorgular işlemiyor, müsahipli, müsahipsiz herkes ceme giriyor. Bırakın Sünni’yle evli olanın düşkün olmasını, bazı Sünniler Alevilerden daha çok cemi benimseyip gelip ibadet etmiyorlar mı?
Ama halen geleneksel Aleviliği Bektaşiliği yaşayan- yaşatan, bu tüm bu saydıklarımı sorun edinen de büyük bir kitle var.
Bunlar da son gelişmelerden çok rahatsızlar.
Onlar da tümüyle haksızlar mı?
Sıkı sıkıya müsahipliğin, görgünün (sorgunun), düşkünlüğün, on iki hizmetin, Hızır’ın, Muharrem’in vd. Diğer Alevi Bektaşi klasik inanç sistemlerinin aksamadan sürdüğü yöreler, ocaklar, dede-talip birliktelikleri ve cemevleri var. Bunlar ise hem televizyonlarda yayınlanan cemleri, hem dernek başkanı ve bazı yazar, dede ve diğer öncülerin Alevilik Bektaşilik adına yaptıkları konuşmaları büyük bir şaşkınlık, hayret ve hatta endişeyle izliyorlar…

Bu konularda büyük kargaşalıklar, çelişkiler, zıtlıklar, bilinmezlikler, kafa karışıklıkları, anlaşılmazlıklar var.
Bu konulardaki tartışmalar da elbette büyüyüp gidiyor.

Alevi Ocakları var (Sürekler)… Bir de Bektaşilik var. Aleviliğin özünden, köklerinden doğmuş ama bu büyük kültür atmosferi içinde kendine ait ritüeller (uygulamalar) geliştirmiş, Aleviliğin ayrılmaz büyük bir parçası olan Bektaşilik var. Dergâhlar var, babalar, dervişler var… Her şeye rağmen tüm canlılığıyla devam eden bir büyük inanç ve kültür potansiyelimiz de Bektaşilik’tir. Onu bile kabul etmeyenler var.
Niye bu ayrım yapılır?
Alevilik var işte, Ayhan Bey niye bu kadar Bektaşilik deyip duruyorsunuz, diyenler var.
Bektaşiliğin gerçekliğini yok mu sayacağız?
Ya Rumeli, yani Balkanlar, ilk kez Sarı Saltuk’un 1263’de bugünkü Romanya’ya, kalıcı bir şekilde bugünkü Yunanistan’a giden, Rumeli’yi tam anlamıyla manevi duygularla fetheden Seyyid Ali Sultan (Kızıldeli) 1354’den sonra yüzlerce erenle birlikte bir erenlerin yurdu olan Rumeli’yi inkâr mı edeceğiz?

O büyük inanç ve kültür coğrafyası ve dünyada Kafkaslar’da, İran’da, Irak’da, Suriye’de, Ürdün’de vd. yaşayan Alevilerin durumları ne olacak? Onları yeteri kadar tanıyor muyuz, oralar hakkında araştırma yapıyor muyuz? O insanlarımızdan haberdar mıyız? Onların yaşadıkları problemleri biliyor muyuz? Anadolu dışında yaşayan Alevilerin Bektaşilerin ürettikleri, yarattıkları, var ettikleri hazine değerindeki eserlerden haberimiz var mı?

Yağmalanan, yok edilen, yıkılıp, yakılan dergâhlarımız, ocaklarımız, köylerimiz, kütüphanelerimiz ne haldedir, bu konuda neler yapılabilir, bu konuda bir araya gelip koca Alevi Bektaşi toplumu bir fikir ortaya koyup, proje geliştirebiliyor mu?

Alevilik Bektaşilik bir bütünlükse sadece kendimizi Türkiye’ye, Anadolu’ya mı hapsedeceğiz?

Aman boş ver orayı Makedonya mı, Tekodanya mı bir de onları gündeme getirme, bak zaten herkes benim ayağıma geliyor, biz buradakileri halledemiyoruz, diyen bir Alevi öncüsü gibi mi olalım?

Tüm bunlar ne olacak?
Ama yine temel soru ve sorun şu; gençler tüm bunlara ne diyor?
Gençler bu alanlara giriyorlar mı?
Gençlerin geleceği ne olacak?
Ah gençler, ah gençler…
Benim sizinle çok işim var…

İşte ben de en basitinden Alevilik Bektaşilik nedir? Diye yirmi beş yıldır sorup duruyorum; bilim insanlarına, dedelere, babalara, ozanlara, yazarlara, gazetecilere, sanatçılara, dernek başkanlarına…

İşte benim çalışmalarımın büyük kısmını bu söyleşiler oluşturuyor.

Ayrıca; bu inanç ve kültürü yaşayanların peşlerinden gittiğim farklı coğrafyalardaki Alevi Bektaşi yerleşimleri, türbe, ocak, dergâh, tekke ve tümden ören yeri diyeceğim bu inanç ve kültürün yaşandığı ana mekânlarındaki gözlemlerlerim, izlenimlerim, duyduklarım, gördüklerim.
Yani “Gezi Notlarım”…
Birileri yahu bırakın Ayhan Aydın’ı, anca söyleyiş yapıyor, elinde makinesi anca çekiyor… Dediler, diyorlar. Birçoğu da yaptığım çalışmaları küçümsemenin dışında görmezden geldi.

Varsın olsun… Gerçekten ilk başlarda biraz alındım ama şimdi hiç umurumda bile değil. Kim ne diyorsa desin… Zaten bunu söyleyenlerin önemli bir kısmının hiç bir işe yaramayan, basit insanlar olduklarını görüyorum.
Ben bir bu işin okulunu okumuş birisi olarak; bu alanda uğraş verirken yapabileceğim işi yapayım, dedim. Bir başka alana girmek istemedim. Bu konuda Ahmet Yaşar Ocak Hoca’nın görüşlerinden etkilendim. Onun dediği gibi; Herkes kendi alanında ürünler verirse doğrusunu yapmış olur, bu topluma daha yararlı iş işlemiş olur, diye düşündüm. Halen de öyleyim, ölene kadar da bu böyle sürecek.

Birçok kişinin komedyen birer soytarı gibi yalpalamasını izlemek benim için eğlendirici değildi.

Hiçbir alt yapısı olmadığı halde bu alanlarda; örneğin, bir tarihçi olmadığı halde, bir tarihçi gibi bu alanda uğraş veren, kitap yazanları görünce hayretler içinde kalıyordum. Onlara zaman zaman üzülürken aslında bunun topluma yapılan büyük bir haksızlık olduğunu görüyordum. Çünkü herkes kendi yeteneği, bilgisi, tecrübesi, mesleği ölçüsünde hizmet vermeli, yetkin olduğu alanda, ürünler ortaya koymalı.

İşten anlamayanlar şu veya bu nedenlerle burunlarını ilgisi olmayan alanlara sokuyorlar, sokmakla kalmıyorlar, sözde o işin uzmanı bile görünüyorlar. Adam tarihçi değil, tarih kitabı yazıyor. Bir de o konunun uzmanı olduğunu söylüyor. Bir süre sonra da o öyle kabul ediliyor. Yaptığı yanlışlar topluma zarar veriyor.

Neyse uzayıp gidecek…

Ben sormaya, söyleşi yapmaya, görüşleri, fikirleri, bilgileri derlemeye devam ediyorum.

Tek dileğim; bir sistem içinde yaptığım tüm bu çalışmaların hedefine ulaşması, sonunda tüm söyleşilerim bir bütünlük içinde yayınlanması, insanlığın, Türk Kültür dünyasının, Alevi Bektaşiler kadar Sünni kardeşlerimin bu çalışmalardan yararlanmalarıdır.

Ne mutlu ki bana; hiçbir zaman ırkçı, mezhepçi birisi olmadım. Hoşgörülü, birleştirici, bütünleştirici, üreteci bir kişi olmaya gayret ettim. Herkesi kucakladım, kucaklamaya çalıştım. Alevilerin hatalarını herkesten çok ben dile getirmeye gayret ettim. Bu konuda çok çileler de çektim.

Benim yaptığım çalışmalar yani söyleşiler içinde en önemlileri elbette sözlü geleneğin de yaşatıcıları olan dedeler, babalar, ozanlarla ilgili olanlardır.

Çünkü bunlar kendi görüş ve düşüncelerini yeteri kadar kitaplar ve diğer yol ve yöntemlerle kitlelere ulaştıramayan insanlardır. Belki de artık birçoğunun kitabı, yazısı, kaseti vs. olabilir. Ama yine de bir bütün halinde bugünün farklı yörelerinden gelen dedeleri, babaları, ozanları Alevilik Bektaşilik konusunda ne diyorlar? Nasıl bir yaşam sürmüşler? Kendilerinden önce onlara kalan miras nasıl bir mirastır? Dedelerini, babalarını, köylerini, eski cemleri ve geleneksel yapıyı hatırlıyorlar mı? Bu geleneği yaşatabiliyorlar mı? Bunların bir bütün halinde derlenmesi önemliydi.

Bir de elbette kitapları, makaleleri, konuşmaları topluma mal olmuş insanlar var; bilim insanları, araştırmacı, yazalar, gazeteciler gibi.

Onlarla yapılan söyleşilerin en büyük avantajı ise, özellikle hedef aldığım kitle olan olaya yeni başlamış, neyin ne olduğunu tam bilmeyen, en temel bazı bilgileri almak gayretinde olan Alevi’siyle Sünni’siyle sıradan insanlarımız, özellikle de gençlerimize ilk elden bazı temel bilgileri verebilmekti.

İşte bu söyleşiler bu görüş ve düşünceden çıktı…

Ben de söyleşi yapmaya devam ediyorum…

Bu söyleşiler dizisinin ilk kitabı 1997 yılında çıkmıştı. Aradan 18 yıl geçti. Oldukça olumlu eleştiriler aldım. En azından Halk Ozanı Ali Doğan ilk kitabımı okumuş, bu Ayhan Aydın kimdir, bir görsem teşekkür etsem, bu kadar farklı görüşleri bir araya getirmiş bu kitap bana yararlı oldu, dediği gibi birçok kişinin olumlu görüşleri aslında hedefime ulaştığımı gösteriyordu.

Bunlar araştırmacılar için de önemli verilerdir. Bunlar bir bütün halinde yayınlanırsa gelecek kuşağa benim en büyük hediyem olacaktır.

Bunu bana kimse bir ders, ödev, görev olarak vermedi. Bunu tümüyle ben kendi kendime bir görev edindim. Bunu insanların sandığının aksine Cem Vakfı’nın ciddi bir katkısı olmadan kendi imkânlarımı zorlayarak yapmaya çalıştım.

Elbette kurum olarak bu konuda en büyük katkıyı yine Cem Vakfı yapmıştır.

Çünkü ben uzun süre orada çalıştım, bu çalışmalarımın önemli bir kısmı ben oradayken yapılmış çalışmalardır.

Ama hatırlatmak zorunda kalıyorum; bunların oluşmasında Cem Vakfı’nın en azından ekonomik olarak bir katkısı olmamıştır. Çelişkili bir durum gibi görünebilir ama gerçek budur. Araştırmalarımın, incelemelerimin, gezilerimin, arşiv çalışmalarımın hemen tümünü kendi imkânlarımla yaptım.

İnsanların bundan gurur duymaları gerekir. En azından benim çalışmalarıma, emeklerime, gayretlerime de kimsenin saygısızlık etmemesi ve sahip çıkmaması da gerekir.

Ben söyleşi yapmaya devam ediyorum.
İnsan tanımaya devam ediyorum. Gezmeye devam ediyorum. Hayatım böyle sürüyor ve sürecek son nefesime kadar…

Muhabbatle kalın…

Yorumunuzu yazınız