PAYLAŞ

BAYRAM BALCI

Uluslararası bir edebiyat ödülü daha verilen Aslı Erdoğan, ‘Dünyanın neresine gidersen git, kadın yazar diye bir bakış hala mevcut. Ama Türkiye’de bu ayrım daha barbarca’ diyor mi

‘Ord i Grenseland Prisen Ödülü’ne layık görülen yazar Aslı Erdoğan, Türkiye edebiyat ortamından neden dışlandığını anlattı. Erdoğan, “Bir tür kast sisteminin bir üyesi hiç olmadım. Dünya edebiyat çevreleri neden dışlandığımı artık görüyor” diyor.

Viktorya çağından günümüze kadar uzanan edebiyat mecellesi kadın yazarlara düşmandır. Bu öyle bir düşmanlıktır ki, edebiyatçı kadınlar, sadece erkek gibi olduklarında edebiyat camiasından saygı görürler. Freud’un yarattığı cins mitlerinin etkisiyle de biçimlenen bu mecelle, erkeği insan, kadını ise öteki olarak gören bir kültür yaratarak, kadının kadın olarak bir sanatçı olabileceği gerçeğini yok saymıştır. Bu mit aptal maço yazarlar tarafından da onaylanarak, edebiyat dünyasına hakim kılınmıştır. Kadın ya anne olur, ya cinsel objedir ya da kadınlığından soyunarak erkek gibi yazan bir yazar olur. Hem kadın, hem yazar olunamaz. Bunun aksini yaşayan kadın yazarlar ise her zaman dışlanmışlar ve büyük bir yalnızlığın içine tıkılmışlardır. Edebiyat mecellesinin bu kadın düşmanı tutumuna rağmen, günümüzde kadın edebiyatçılar hayatı yeniden yazıyorlar. İsveçli ve Norveçli yazar, yayıncı ve akademisyenlerden oluşan, PEN Genel Sekreteri’nin de katıldığı jüri tarafından ilki bu yıl verilen, uluslararası edebiyat ödülü “Ord i Grenseland Prisen—Sınırda Sözcükler Ödülü”nü alan Aslı Erdoğan da hayatı yeniden yazan bir yazar. Ödülünü sokaklarda savaşan bütün kadınlara adayan Erdoğan ile Türkiye’deki edebiyat camiasını, kadın yazarların dışlanmışlığını ve Aslı’nın bundan sonra neler yazacağını konuştuk.

Önemli bir ödül aldınız, önce istersen ödülden başlayalım. Ödülün size verildiğini öğrendiğinizde neler hissettiniz?

18 ay yurtdışındaydım, hastalığım nedeniyle tedavi olduğum, zor koşullar nedeniyle de sağ kalmaya çalıştığım bir dönem geçirdim. Edebiyattı, ödüldü, böyle şeyler başka bir alemde kalmıştı. Bana bu yılın başlarında Norveç’ten yazıyorlardı, “Böyle bir festival var, katılır mısın? Bir de ödül koyacağız” diye. Ben hiç üstüme alınmadım, ödülü bana vereceklerin hiç düşünmedim. ‘Katılır mısınız?’ diye sordular, festivale katılacağımı söyledim. Daha sonra Gezi olayları başlayınca pek e—maillerime de bakamadım. Meğerse ısrarla bana ulaşmaya çalışıyorlarmış. En sonunda bana ulaştılar. Bu vesile ile ödülün bana verildiğini öğrendim. Herhalde yanlış duydum diye düşündüm. Türkiye’de yaşadığım dışlanmanın da bir etkisi ile garip bir kötümserliğim oluştu. Son ana kadar buna inanmayayım dedim. Ödülü elime alana kadar da inanmadım. Çünkü bir kere uluslararası bir ödülümü Türk jürisinin bastırması üzerine geri almışlardı.

Önemli bir ödül almanız Türkiye’de edebiyat çevrelerinde ve basında pek yankı yaratmadı, bunu neye bağlıyorsunuz?

Evet. Pek etki uyandırmadı. Başka biri almış olsaydı, elbette çok konuşulurdu. Bana karşı bu dışlayıcı tutum epeydir var. Bu yeni başlamış bir tutum değil. 2003’teki linç kampanyasını da bunun bir parçası sayabiliriz. Benimle ilgili sessizlik köşe yazarlığım döneminde başladı. Bana karşı bu tutum elbette bir yanıyla da politik duruşumla ilgili. Benim köşe yazarlığım ve yazdığım yazılar olmasaydı, el bebek gül bebek el üstünde tutulacağım kesindi. Ama sadece bana yönelik bu tutum benim politik tutumumu da açıklamıyor, çünkü benden çok daha keskin o kadar çok yazar var ki, hatta ben politik bir çıkış yaptığımda müstehzi bir gülüşle bile karşılanabiliyor, işte ‘sen kimsin ki politika konuşuyorsun’ gibi. Bu da kadın yazar olmanın bir parçası sanırım. Tamam ben de Robert Koleji’nde okudum ama, ben onların hayatını yaşamıyorum, bir tür kast sisteminin, entelijensiyanın bir üyesi hiç olmadım. Neden bana dışlayıcı davranıyorlar, bunu bütün dünya edebiyat çevreleri de görüyor artık.

Peki Türkiye’de nasıl bir edebiyat ortamı var ki, gerçekten kalemi güçlü olan senin gibi bir yazar dışlanıyor, görmezden geliniyor? Türkiye’deki edebiyat ortamını nasıl tanımlıyorsun?

Şimdi, kimseye haksızlık etmek istemen. Yazarlığımın ilk başlarında çok destek aldım. Destek dediğim de kitaplarımı okudular ve eleştirmenler kitaplarım hakkında yazdılar. Yani tamamen dışlandım desem doğru olmaz. Bir süre sonra başladı bu. Ödül de verdiler ama sanki bir süre sonra “aman uzağımızda dur” gibi davranmaya başladılar. Herhalde işin bir boyutu eş—dost ilişkileri, belli cemaatler, o cemaatlere dahil olmamak, yani sanırım ben yazdıklarımla, söylediklerimle bir şekilde edebiyat dünyasını ciddi rahatsız ediyorum. Ne zaman, ne desem birileri üzerine alınıp, selamı sabahı kesiyor. Hiç de anlamıyorum, çünkü isim vererek birini eleştirdiğim, bir şey yaptığım da yok. O kadar dışardayım ki bunu anlamıyorum, insanlarla bir alıp vermediğim de yok. Belki sorun şu, fazla yumuşak başlı, fazla iyi niyetli, fazla açık oluşum. Ama edebiyat camiasının bu kadar sübjektif, bu kadar eş—dost çıkar üzerine kurulu oluşu beni gerçekten rahatsız ediyor ve Türkiye’de edebiyat camiası kendi sonunu hazırlıyor. Geliyor işte sonu. Küçük küçük çıkışlar dışında Türkiye edebiyatı, bir türlü gelmesi gerektiği yere gelemiyor dünyada. Çok sağlam yazarlar, şairler çıkarıyoruz, ama bir Türkiye edebiyatı olarak dünyada var olamıyoruz. Sürekli birbirimiz itip kakmakla meşgulüz.

Peki, böyle bir edebiyat ortamı içinde kadın yazar olmak senin için ne ifade ediyor? Dünya edebiyatında da kadın yazarlara karşı yaygın olumsuz bir kanı var. Sen de dışlanmışlık yaşadığını dile getiriyorsun. Böyle bir dünya içinde kendini nasıl hissediyorsun?

Öncelikle şunu belirteyim; kadınların edebiyata girişi çok geç olmuştur. Edebiyat erkeklerin tekelindeydi, uzun bir süre. Daha 100 yıl önce kadınlar üniversiteye gidemiyordu. 300 yıl önce okuma yazma bilen kadın sayısı çok azdı. Bugün dünyanın neresine gidersen git, kadın yazar diye bir bakış hala mevcut. Ama Türkiye’de bu ayrım daha keskin ve daha barbarca. Hakikaten ‘kadın yazar okumam’ diyen ilkel bir bakış açısı var hala burada. Edebiyat camiasında bana ilişkin böyle bir tavır da çok sezdim. “Ne yazmış olabilir ki, eninde sonunda bir kadın…” Sırf erkek olduğu için tepeden bakış son derece yaygın ve içselleştirilmiş hatta kadınların da içine işlemiş. Ben kendimi hep erkeksi bir yazar olarak gördüm, okurların çoğu da öyle gördü. Hatta bir tür övgü gibi “erkek gibi yazıyor” sözünü çok işittim. Ama ben özellikle Kırmızı Pelerinli Kent’te cinsiyetsiz bir dil, daha doğrusu çift cinsiyetli bir dil tutturmaya çalıştım. Hem bir erkek gibi hem bir kadın gibi betimlemeye çalıştım. Bendeki kadın yazarı ilk fark edenler eleştirmenler oldu. Bu benim için de şaşırtıcıydı. Ruth Klüger’in Kırmızı Pelerinli Kent üzerine çok önemli bir denemsi var; Klüger, Avusturyalı bir kadın yazar, toplama kamplarından sağ çıkmış bir yazar ve şunu söylüyor; “Daha önce erkeklerin tekelinde olan bir temayı, yıkım temasını edebiyatta bir kadın yazıyor, Aslı Erdoğan ve bir kadın diliyle yazıyor. Yani Orfeus’u anlatıyor.” Ben hep Orfeus mitini anlattığımı öne sürdüm o kitapta, ama o diyor ki burada Persefone’de var. Yer altının esir kraliçesi Persefone. Bu cümleler benim yazarlık hayatımı değiştirdi diyebilirim. hem olumlu, hem olumsuz anlamda. Ben insanlık durumunu anlattığımı iddia ediyordum. Kadınlık deneyimini bildiğimi bile sanmıyordum, ama bir kitabı güçlü kılan şeyler çoğu zaman yazarının bile farkında olmadığı şeylerdir.

Klasik bir soru olacak ama Aslı Erdoğan neden yazmaya başladı? Yazarken belli hedeflerin oluyor mu?

Kırmızı Pelerinli Kent’te belli bir hedefim vardı. Hedef kelimesi belki yanlış da olabilir, sorularım ya da sorunlarım vardı. Hakikaten beni meşgul eden bazı mitler oluyor, bazı temalar oluyor, ölüm ve yazı ilişkisi, yaralar gibi… Bunlar benim takıldığım şeyler. Ama şöyle söyleyebilirim; ben yazar olacağım diye yola çıkmadım ya da şu konuları yazacağım diye de yazmaya başlamadım. Ben yaşayabilmek için bazı sorunlarla boğuşmak zorunda olduğumu seziyorum, bazı yaraları konuşturmak zorunda olduğumu seziyorum ve bundan sonra da belki bütün entelektüel birikimimle bu sezgileri anlamaya çalışıyorum. Aslında yola ben hep sezgilerimle çıkıyorum. Yani bir tür zorunluluk gibi. Bir ses doğuyor ben onu izliyorum. Belli sesler doğmadan ben yazamıyorum. O sesi böyle gölgesi gibi takip edeceğim. Ve bazen şaşırıyorum; diyorum ki ben bunu yazdığımda bu deneyimi bilmiyordum. Ben kendi deneyimimin önünden koşmuşum. Özellikle ilk kitabım Mucizevi Mandarin’deki deneyimler. Bu kitabı yazdığımda 25 yaşındaydım. Sürgünü anlatıyordum ama sürgün değildim.

Türkiye’deki edebiyatta son yıllarda bir durgunluk yaşanıyor. Yetenekli genç yazarlar, özellikle kadın yazarlar üzerinde sanki bir baskı var ve kolayca harcanıp gidiyorlar. Neden böyle bu?

Edebiyat camiasındaki bu itiş kakışı çok önemsemezdim ama hakikaten sadece beni değil hepimizi yaraladı. Çok kızdığım o insanların da benimle aynı yaraları taşıdığını biliyorum. Egosu çok büyük yazarların konuşmalarını dinlerken vakti zamanında ne kadar dışlandıklarını anlayabiliyorum. Ama bu dışlanma bu ret, bu alaycılık, bu nefret, pır pır atan o yüreğe bir yerde yağ bağlattı. Edebiyat camiası olarak her yeteneği susturmak konusunda çok ustalaştık. Ama bir kadın yazarın yalnızlığı bambaşka. Çok ağır. Yer çekimi kadar tartışılmaz bir şey. Kadın yazar, kadın şair ile bir erkek yazar ve erkek şairin yolculuğu, çektiği acılar başka oluyor. Bir kadına daha ağır ödetiliyor bedel. Neval al Saddavi, Slavenka Drakulic gibi dünya starlarını tanıdım. Star hakikaten bunlar, limuzinlerle filan karşılanıyorlar festivallerde, ama yapayalnızlar, ben nasıl buram buram yalnızlık kokuyorsam onlar da öyle. Günümüzün kadın yazarları için hala bu böyle, yalnızlık, mutsuzluk, dışlanma, bir tür hapishanede yaşama… Bu bir mit değilmiş, kişisel bir şey de değilmiş.

Yalnızlığı bu kadar derin mi yaşıyor kadın yazarlar?

İlk kitabım çıktığında ben Brezilya’daydım. Portekizce çok az biliyorum, Türkiye’de kitabım çıkmış ben Brezilya’da yalnızım. Bir kopya yollamış babam, ben arkadaşlara kitabımı gösteriyorum, ben yazdım deyince de bir genç sanatçı çocuk, sene 1994 bir kağıt kalem çıkardı Kabuk Adam’ı çizdi, hala saklıyorum bunu ve üzerine de bir cümle yazdı; “Ben sinirlendim çünkü o cümledeki kehanete korktum ve tepki verdim ama şimdi o cümlenin duyduğum en bilgece laflardan biri olduğunu biliyorum ne bir kehanet ne de bir uyarı var o cümlede. “Sen hayatın boyunca kitabını çantandan çıkarıp bu benim kitabım diyecek kadar yapayalnız biri olacaksın” dedi bana adam ve öyle de oldu.

Yazmak nedir senin için? Aslı bir yazar mı, edebiyatçı mı?

Yazmak benim için çok içten gelen bir ihtiyaçtı. Böyle başladı. Bir kimlik peşinde koşarak başlamadım. Verilenlerin hepsi dışarıdan geldi bana. Ve çeşit çeşit şey dendi, yazar, kadın yazar, muhalif yazar, marjinal yazar… Ama ben yazarım diyorum, çünkü hemen hemen 20 yıldır başka hiçbir iş yapmadım. Bunu bir meslek gibi söylüyorum. Büyük harfli olarak da söylemiyorum. Bunu bile eleştirdiler, “Vay nasıl kendine yazarım der” diye. Ne yapayım, ne diyeyim, 7—8 kitap yazmışım kendime yazarım diyeyim artık. 95’te fiziği bıraktığımdan beri 20 yıldır yazarlık yapıyorum. Bununla yaşıyorum, bununla geçiniyorum. Yazarak varolmaya çalışıyorum ve böyle devam etmek istiyorum. Yazmak dışında bir şey de yapmak istemiyorum.

Masasının üzerinde neler var

Kırmızı Pelerinli Kenti yazan Aslı değilim artık. O zamanlar ölümüne yazıyordum. Bir cümle için ölebilirdim o dönem. Artık yazarken o kadar risk almıyorum. Riskten kastım kendimi o kadar parçalamıyorum, keşke yapabilsem… Zaman zaman güçten kesildiğim dönemler oluyor. Bu da öyle bir dönem. Ancak bu ödül benim için bir çıkış yapabilir. Şimdi niyetim yazmaya dönmek. Uzun Hikaye diye bir hikaye yazdım, Gece Treni diye, bunlar var, ama aslında hikaye bitmedi. Bu hikayede anlatılan kayıp olan iki sakat kadının konuşmaları, kayıplardan birinin çok yeni ölüm ilanı çıktı bizim gazetede (Özgür Gündem) mesela. Yani hikaye tam bitmişken, yeniden kendi sonunu yazdı. Bu iki hikayede de yanma teması vardır… Yanmak, kayıp, yara, sakatlık, cezaevi biraz. Yani bir iki kitap hazır gibi. Ama biraz bekleyeyim diyorum. Türkiye’de şu an öyle bir karmaşa var ki, edebiyat çok konuşulmuyor artık, edebiyat camiası da çok edebiyat konuşmuyor. Sende bilirsin şu anki durumu. Edebiyat iyice geri çekilmiş, iyice unutulmuş. Birçok dergi, birçok edebiyat eki var ama çok da böyle insanlar umursamıyor yazarları sanki.
Özgür Gündem, Bayram Balcı / 30.09.2013

Yorumunuzu yazınız