PAYLAŞ

Mehmet Altan’ın Kişisel Tarihi

DEFNE ASAL ER

altan-choronicle-ayakta-son-haliÖzgürlükçü Fikirleri Yüzünden 28 Şubat Sürecinde Andıçlanmıştı

Ünlü yazar Çetin Altan’ın küçük oğlu olarak dünyaya geldi. Babasının tedrisinden geçti. Genç yaşta Marksizm ile tanıştı. 1979’da gittiği Fransa’da demokrasinin çağdaş uygulamasını gördü. Dünyaya, Türkiye dışından bakmayı başardı. Ortaya attığı “2. Cumhuriyet” kavramı, yıllarca tartışıldı.

Sürekli bir devinim ve bir değişim içindeyiz. Bazen farketmiyoruz bile, ama her gün, gerçekten her gün değişiyor, dönüşüyor, öğreniyor, deviniyoruz… Direniyoruz değişmeye, ama içimizde bir yerler, taa, arkalarda bir yerler bize kendini hissettirmeden dönüşüyor. Çünkü sonuçta, kendi içimizde, beynimizde, ruhumuzda bir denge arıyoruz ve hergün bu dengeyi bozan, yeni ve trendy tabirle “ezber bozan” pek çok şey oluyor, söyleniyor; okuyoruz, işitiyoruz… Bu ezberler ne zamandan beri bozuluyor dersek, herkesin kendi içinde bir miladı vardır, kendi düşünde… Ama ana ezberlerimizin, kimsenin bozmaya yeltenmediği ezberlerimizin, “bizim cenah”ın ezberlerinin, bütün ezberlerimizin ana kaynağı olan ezberlerimizin bozulmasının bir miladı var; biri çıktı ve İkinci Cumhuriyet dedi. Hepimiz kıvranıyorduk, orasından söylüyorduk, burasından eleştiriyorduk, belki her yerinden eleştiriyorduk. Ama birisi çıktı ve “İkinci Cumhuriyet” dedi, “Bu cumhuriyetin demokrasisi eksik.” Hâlâ anlayamam, onun hayatını bir kitap yapmaya koyulduğum üç aydan beri de hâlâ anlayamadım, neden mesela “demokratik cumhuriyet” demedi, neden “demokrasili cumhuriyet” demedi de, “İkinci Cumhuriyet” dedi, bilmiyorum hâlâ. Ama iyi ki demiş, iyi ki belki de böyle demiş, yani bizim bu topraklarda sakat olanın cumhuriyet olduğunu belki en iyi böyle vurgulamış Mehmet Altan, bilemem, ama aynı şeyi farklı kelimelerle söyleyenler değil, bugün o konuşuluyor ve onun koyduğu isim: “İkinci Cumhuriyet”.

mehmet-ve-cetin-altanBana sorarsanız, onun Bill Gates’ten torpilli olduğuna inanıyorum ben. Babası Çetin Altan ve onun gibi, her ne kadar çok kıyısından değerek de olsa içinde yaşadığımız çağı, bu kadar derinden formüle eden ve çıplak bir anlaşılırlıkla anlatan çok fazla insanla karşılaşmadım. “Bu senin ayıbın” diyebilirsiniz bana; örnekler verirseniz buna da inanırım… Bill Gates’ten torpilli derken, şunu söylemek istiyorum aslında; çağı bu kadar derinden anlayan bir insana naçizane bir armağan olarak Bill Gates’in ona, henüz piyasaya çıkarılmamış bir ya da hatta birkaç çip armağan ettiğini düşünüyorum. Öyle çipler ki bunlar, mesela size onbeş bakikada bir başyazı yazdırıyor. Daha mı istiyorsunuz, bunu izleyen onbeş dakikada bir ikincisini daha. Yazınız, yazılarınız bitti, yarım saat sonra bir konuşmanız mı var, bir panelde konuşmacı mısınız, ama bu iş için geldiğiniz kentte sizi görmek, sizinle birkaç cümlelik fikir teatisinde bulunmak, size değmek isteyenler mi var? Hiç problem değil, öyle sanıyorum ki Bill Gates yeniden devreye giriyor ve söylemeniz gerekenleri dikte ettiriyor. Sonra konferansa giriyorsunuz, hemen az önceki fikirsel taarruzun akabinde, yine problem değil, Bill Gates hazır, toplantıya katılan insanları coşturacak, düşündürecek, düşünüp alkışlatacak, sonra güldürecek formüller bilgisayarınızda, korkmayın, toplantıdan önce rahatça insanlarla konuşun, şakalaşın, yemek de yiyin icabında! Acaba olabilir mi böyle bir şey? Mehmet Altan’ı günlerinin içinde izledim ve sadece izleyerek bile, yoruldum. Peki neden ben böyleyim, o böyle? Burada bir Bill Gates torpili sezinlemekten başka bir şey gelmiyor elimden… Siyasi bir ikbal arayışı yok,  bir devlet dairesine kapılanırım ihtiyacı yok, birileri beni sevmez endişesi yok…

“SARAY”LA “HALK” KESİŞMESİ

altan-ailesi-anneleriyleÇetin Altan ile Kerime Hanım’ın, bize Ahmet Altan ve Mehmet Altan gibi iki önemli figür, iki önemli isim kazandıran birlikteliklerini, “Sınıfsal olarak çok farklı konumlardaki iki suyun birleşmesi” olarak niteliyor Mehmet Altan. Kerime Hanım henüz 40 günlükken, annesi, ablası ve eniştesiyle birlikte Ankara’ya gelmiş Irak’tan. Osmanlı ordusunun bir neferi olan Ragıp Bey savaş için gittiği Irak’ta Kerime Hanım’ın ablasını görüp âşık olmuş.

Henüz 14 yaşında olan Raziye Hanım ile aralarındaki büyük yaş farkına aldırmamış, anneanne Habibe Hanım’ı ve o sıralar minicik bir bebek olan Kerime Hanım’ı da alarak Ankara’ya getirmiş.

Baba tarafı ise paşalara dayanıyor. Çetin Bey neredeyse tümüyle bu paşalı, köşklü, konaklı köklerinden kopuk yaşıyor, tamamen farklı bir yaşam cetin-altan-ve-annesiüslubu ve bakışı edinmiş olsa da, sonuçta bu evlilik iki farklı sınıftan insanın yaptığı bir aşk evliliği Mehmet Altan’a göre. Kerime Hanım Ankara Radyosu’nda müdür sekreteri olarak çalışırken, müdürünün oğluyla, Çetin Bey’le tanışıyor. Aralarında doğan aşk, evlilikle sonuçlanıyor… Ve, tahmin edebileceğimiz gibi, köşk tarafı, “saray” tarafı bu evliliğe hiç de sıcak bakmıyor. İlk bebek, Ahmet Altan doğduğunda genç evlilere “köşk”ten bir elli lira borç bile çıkmıyor…
Köşke sırtını dönmüş baba, Çetin Altan masasının başında çalışıyor. Yazıyor, okuyor, yazıyor… Küçük Mehmet onu, rahatsız etmemeye özen göstererek izliyor… Ona hayran; zekâsına, muzipliğine, doyumsuz sohbetlerine, okur-yazar olduktan itibaren de yazılarına. Hiçbir zaman onu klasik bir aile babası olarak görmediğini, bir kategoriye sokmadığını, hep büyük bir hayranlık duyduğunu söylüyor Mehmet Altan. İlk gençliğinde de babasıyla herhangi bir kişilik itişmesi yaşamamış, kendini babasıyla öyle özdeş kılmış ki, onu bir otorite olarak görüp cetin-altan-ve-babaskendini onun üzerinden tanımlamaya çalışmamış. “Düşünsene her sabah yazı çilesiyle uyanan bir adam, yazının hazırlıklarını yapan. Hâlâ bugün de öyle, muazzam bir şeydir, 80 yaşındadır ama hep aynı işiyle, ekmek parasını beyninin enerjisiyle kazanan bir adamdır. Yani ona o kategori içinde bakmak büyük bir haksızlık olur, belki evdeki binlerce kitabından, temposundan, enerjisinden ama en fazla da bu işe yönelik hiç ara vermediği o üreticiliğinden… Evde çalışan bir adam babam, onun ne yaptığını ben her gün evde görüyorum… Baba figürü şöyledir, bir işi vardır dışarıda, gider adam, akşamları da eve gelir… Oysa bu insanların, yazı yazan insanların yaşam alanlarıyla faaliyet alanları aynı. Yani onun yaşam alanında öne çıkan da yaşam faaliyeti. Onun için otomatik olarak çok küçük yaştan itibaren klasik bir değerlendirmenin dışında tutabiliyorsun. Kaç kişinin babası sabahları kalkıp yazı yazarak hayatını kazanıyor?”

Çetin Bey’in Milliyet gazetesine transferiyle Refik Erduran’ların Salacak’taki yalısında başlayan İstanbul macerası, değiştirilen birkaç evden sonra Basınköy’de alınan mütevazı kooperatif evine uzanmış. Neredeyse bütün ilk gençlik yılları, yatılı okul yatakhanelerini hariç tutarsak, Basınköy’deki bu evde geçmiş… Babasının bütün yazılarını altan-ergenlikokuyan Mehmet Altan, 11-12 yaşından itibaren de babasıyla birlikte mitinglere, toplantılara katılmaya başlamış… Rüya gibi hatırladığı mis kokulu anne yemekleri, Basınköy’deki sıcak anne kucağı yatılı olarak Saint Joseph’e verilmesiyle kesintiye uğramış. İlkokulun ilk gününü neredeyse hiç hatırlayamıyor ama Saint Joseph’in ilk gününü, ilk yatakhane gecesini ve sonrakileri de, metal soğukluğunda duygular olarak hatırlıyor. Ama yatılı okul yıllarında da evle ve “kendimi özdeşleştirdim” diye ifade ettiği babayla alışverişi, bütün bir haftanın haftasonları bir güne, yaz tatillerine sıkıştırılmış bir şekilde olsa da aynı yoğunlukta devam etmiş. “Hafta sonları geliyoruz ve ayrıca yazlar var, tatiller var. Yani çok öyle evin uzağında değiliz. Zaten çok ciddi bir ev hasreti oluşuyordu hafta içinde. Yani anneme kavuşma, annemin yemeklerine, şefkatine vs. Tabii bu aynı zamanda babamın her sabah boğayı boynuzlarından tutup yere yatırmak olarak algıladığı, hayatı yeniden yarattığı yazısıyla, daktilo makinesiyle günün başladığı, kütüphanesinde 10 bine yakın kitabın olduğu eve özlem…  Oradaki kitapları çok iyi hatırlarım. Gözümün önündedir klasikler, Fransızca kitaplar, La Revue de Deux Mondes’un 120 yıllık ciltleri, serisi. Babamla bazen sabahlara kadar süren konuşmalarımızı da çok net hatırlarım… Bir keresinde uzun uzun zaman kavramını mehmet-ve-zeynep-altananlattıktan sonra, gidip Abdülhamit’in sarayından çıkma o 120 yıllık ciltlerden birini getirmiş ve zaman kavramını somutlaştırmak için o cilde elimi değdirmişti, elektrik çarpmış gibi olmuş, ağlamaya başlamıştım. Zamanla ilgili gece boyu süren o konuşma ve yoğunluğun somut bir kitabın üstünde kendi hissettirmesi bana ağır gelmişti herhalde. Babamın ailenin geçimini temin çabasının yanı sıra bizimle derin bir ahbaplığın da sürdürülmesi şeklinde bir dostluğu vardı. Şiir matinelerinden tut da kimi sabahlara kadar süren konuşmalar… Seni düşündürtmesi, şekillendirmesi… Onun tedrisinden geçen zamanlar var o evde…”

ERKEN GELEN SEVGİ

Heyecan dolu, çalkantılı yıllar. Türkiye İşçi Partisi 1965 seçimlerine katılıyor ve yüzde üç oy alarak Meclis’e 15 milletvekiliyle giriyor. Bu milletvekillerinden biri de Çetin Altan. Çetin Altan, partisinden diğer milletvekili arkadaşlarıyla birlikte Meclis’te müthiş bir muhalefet yürütüyor; kürsüden yaptığı etkili konuşmalarla insanlar hop oturup hop kalkıyorlar. Sadece korkutucu bir muhalif değil aynı zamanda büyük bir hatip. Sonra, TBMM’nin ve Cumhuriyet’in utanç sayfalarından biri cereyan ediyor; kürsüde saldırıyorlar Çetin Altan’a, arkasından linç girişimleri geliyor. Mehmet Altan 12 yaşında o sıralar. Babasını Meclis kürsüsünde hiç dinlemiyor ama Taksim mitinglerine birlikte gidiyorlar. Babası konuştukça dalgalanan büyük kalabalıkları, o etkileyici gücü görüyor, izliyor. Aslında babası namlunun ucunda neredeyse ama o kaygılanmıyor.

mehmet-ve-esiSon derece politik bir ortamla çevrili, o dönemin bilinen bütün muhalif isimlerinin, yazarların, sanatçıların, gazetecilerin uğrak yeri olan bir evde, bir yandan babasını ve çevresini izlerken bir yandan da kendini oluşturuyor. Okuyor, şiir, yazı denemeleri yapıyor, gazeteleri, radyo haber bültenlerini ve odasındaki plaklarını dinliyor. Gazete, baba mesleği olan gazetecilik 13-14 yaşlarından itibaren en çekici alan oluyor onun için.

Saint Joseph’in boğucu disiplinine dayanamayıp son sınıfta Bakırköy Lisesi’ne devam etmeye başlıyor Mehmet Altan. Özgürlük, yeniden evde geçirilen zamanlar, anne yemekleri, yarım gün olan okuldan arda kalan Basınköy hayatı… Ve ilk aşk. 15 yaşında, Basınköy’ün en güzel kızı Ümit’e çılgınlar gibi âşık oluyor. Bütün Basınköy bu yeniyetmenin ateşli sevdasını konuşuyor. Öyle bir aşk ki kıtalar arası: Ümit’i her gün Kadıköy’deki okuluna bırakıp geri dönüyor. Bütün enerjisini sevdasına akıtıyor ve üç yıl sonra da evleniyorlar zaten. Aile, belki de müthiş tutkusunun şahidi oldukları için, bu oldukça erken gelen evlilik karşısında duydukları endişeyi oğullarına yansıtmamaya çalışıyor, anlayış gösteriyorlar. Lise son sınıfta, durumu okuldan gizli tutarak Ümit ve Mehmet evleniyorlar… “Biz evlendiğimizde Ümit hazırlık okumadığı için liseyi bitirdi üniversiteye başladı, ben liseyi bitiremedim, son sınıfta çaktım. Fakat evliyim de, çalışmaya başladım. O yıllar zor yıllardı.

Babam hapislere düştü. Askeri cunta, faşizm vs. yani onlar zor yıllardı. Bir şekilde para pulun olmadığı, babamın içerde olduğu, benim liseyi bitiremediğim… Ümit çalışmaya başladı, bir yandan da pedagojide okuyordu. Epeyce zorlandığımız dönemler. Yani hayatın üstümüzde çatırdadığı günler; parasızlığın şunun bunun ne olduğunu anladık. Kayınvalidemin evinde kaldık. Sonra bir şekilde başka bir eve çıktık. Soba yakamazdık. Ümit işten gelirdi, donardık, ağlamaya başlardı yazık. Soba yanmıyor, titriyoruz, buz gibi yorganlar, battaniyeler… Sonra ittire kaktıra liseden kurtuldum. Üniversiteye girdim… Yani objektif gözle bakıldığı vakit çok  zor şeyler. İleriye dönük büyük umutların, yolun açık olduğunu gösteren işaretlerin fazla bulunmadığı yıllar. Zaten Türkiye’nin üstüne 71 rejimi çökmüş, karanlık bir tablo var… Sonra Ümit’in dayısına ait olan küçük bir bodrum katına taşındık, küçücük bir eve. Hayat 79 yılına kadar böyle sürdü. Demek ki 26 yaşına kadar üniversiteydi, işti güçtü, Ümit’in okulları, çalışması, paraydı, puldu, böyle bir süreç yaşamışım; benim hayatımda o dönem bu zorluklar vardı. Ama çok şey öğrendim. O yıllar hayatın üzerindeki cilayı kaldırdı benim için; hayatın özünü, yaşam motorunun nasıl döndürüldüğünü, esas gailenin ne olduğunu, yaşam dinamiğini anladım.

altan-kardeslerÇalıştığım sigorta şirketi 1979 yılında greve gitti. Ben üniversiteyi bitirdim, Ümit Kültür Bakanlığı’ndan burs kazandı. Bu belirsiz, sisli puslu, açılıp açılmayacağı belli olmayan, içinde umut barındırmayan süreç, pat dedi başka bir yöne döndü. Hayatın içindeki umutlar ve umutsuzluklar, güneşler, karlı kışlı havalar kestirilemiyor. Hayatın kendi içindeki sürprizleri aydınlıkken karanlığı, karanlıkken aydınlığı taşıyor… 79 yılında Fransa’ya koşarak gittik resmen. Ümit orada kendi mesleği ile ilgili eğitimden geçti. Ben de onunla beraber gittim. İlk gittiğimizde sadece onun bursu vardı bir de benim grev sonrası aldığım tazminat. Aileler de yardım ediyordu. Ama sonra iki yıllığına ben bir burs kazandım Milli Eğitim Bakanlığı’ndan. Ahmet o sırada Hürriyet’in dış haberler şefiydi. Fransa’dan Hürriyet’e yazılar göndermeye koyuldum. Sonra onun mecrası değişti, ben de Cumhuriyet’te yazmaya başladım.”

YENİ UFUKLAR: FRANSA

Yazı işleriyle ilişkisini kesmemeye çalışsa da, geçim derdinden biraz olsun kurtulmak için girdiği Tam Sigorta’daki bunaltıcı memur hayatı, nefes almayı daha da zorlaştıran faşist darbe ortamı, maddi sıkıntılar… Tünelin ucunda ışık görünmez gibiyken, eşiyle birlikte hep hayalini kurdukları Fransa projesinin hayata geçmesiyle birlikte yepyeni bir dönem başlamış Mehmet Altan için. “Aslında hayatım üç döneme ayrılabilir,” diyor: “79’a kadar, 79-83 arası,  83 ve sonrası.”

Fransa, küçücük paralarla yaşamaya devam ettikleri ama müthiş bir açlık ve doyumsuzlukla dünyayı keşfettikleri yer olmuş; “Bir akvaryum balığının büyük bir deniz görmesi gibi. Demokrasi kültürü yani farklılık, çoğulculuk, gelişmiş bir toplum, refah; bunları yani yeryüzü standartlarını Türkiye’de köyünden, kasabasından, şehrinden çıkmamış birine hiçbir şekilde anlatamazsın. Ben bunlardan çok haberdar bir aileden gitmeme rağmen Fransa’daki sosyoekonomik, siyasal, politik, kültürel hayat deneyimi muazzam bir katkı sağladı bana. “Marksist-Leninist-Maoist teröristler”, “anarşistler” falan gibi başlayan sıkıyönetim bildirileriyle şekilleniyordu burada hayat. Ben 17-18 yaşındaydım darbe olduğunda, ben de bütün bu sıkıyönetim bildirileri içinde yaşıyordum. 26 yaşında Fransa’ya gittim, ama faşizmin rüzgârları o güne kadar tabii hep süregelmişti. Fransa’da bir yurda yerleştik, yurdun bulunduğu bölgenin belediye başkanı komünistti. Daha geldiğimin üçüncü günüydü, nasıl bir mahalle burası diye dolaşırken, anarşistlerin federasyon bürosunu gördüm. Şaşkına dönüyorsun tabii… Yine, benim için her şeyi deviren ve değiştiren bir anıdır mesela; o yıl Sovyetler Birliği Afganistan’ı işgal etmişti. Laurent Fabius o zaman sosyalist partinin saymanıydı, öğle haberlerinde onun bir konuşmasını dinlemiştim. Dedi ki, nasıl Fransa’yı Cezayir’de, Amerika’yı Vietnam’da mahkûm ettiysek, şimdi de Sovyetler Birliği’ni Afganistan işgalinden dolayı kınıyoruz, mahkûm ediyoruz. Şimdi bir Türk olarak, Türkiye’yi Kıbrıs’ta mahkûm etmek gibi bir şey bu. Adamın hayatı mahvoldu dedim, nasıl bunu söyler?.. O kadar çarpıcıydı ki gördüklerim… Demokrasinin ne olduğunu oralarda anlarsın, Batı rüzgârı almadan, çağdaş demokrasiden nasiplenmeden… Türklere nasıl anlatacaksın bunun demokrasi olduğunu? Burada askeri faşizmin demokrasiymiş gibi, cumhuriyetin demokrasiymiş gibi, halkı olmayan bir padişahlığın demokrasiymiş gibi, insan mutluluğunu ve özgürlüğünü hedeflemeyen bir sistemin çağdaşmış gibi yutturulduğunu, bunların demokrasiyle alakası olmadığını nasıl anlatacaksın? Böyle bir eğitimi de, böyle bir kültürü de yok ki insanların.”

Yeryüzü değerleriyle tanışmanın yanı sıra akademisyenlik iddiası ve hedefi de Fransa’da derinleşiyor Mehmet Altan’ın. Sorbonne’da, dönemin en önemli iktisatçılarının yanında doktorasını yapıyor. Bir yandan doktora, bir yandan haftada bir gün Cumhuriyet gazetesi için yazdığı, Fransa gözlemlerini aktardığı, karşılaştırmalar yaptığı edebi denemeler olan Paris Mektupları, bir yandan merakla keşfetme derken, bir de bebek ekleniyor dünyalarına. Doğumunu izlemek üzere girdiği ama beş dakika sonra, bayılmak üzereyken dışarı çıkartıldığı doğumhanede oğlu Ömer dünyaya geliyor. Ömer’in ilk yıllarını Fransa’nın özgürleştirici ortamında, Ümit’le tam bir işbölümü içinde geçiriyorlar…

mehmet-ve-mer-altanHep Türkiye’ye dönmek üzere kurdukları eğreti öğrenci hayatlarını yeniden İstanbul’a taşıdıklarında yepyeni bir rüzgârın içinde buluyorlar kendilerini: Dönem, Özal iktidarının ve daha önce akla bile getirilmesi zor dönüşümlerin dönemi…

Dönerken, zaten Fransa’dayken sürekli yazdığı Cumhuriyet gazetesinde gazeteciliğe devam edebileceğine kesin gözüyle bakıyor, niyeti bir yandan da üniversiteye girerek akademisyenliği sürdürmek. Ama işler umduğu gibi gitmiyor. Cumhuriyet gazetesi kapılarını kapatıyor Altan’a. Üniversite hayali de hüsranla sonuçlanıyor önce, Fransa’da da ona büyük destek olan dostu Eser Karakaş’la birlikte üniversiteye gidiyor ve Gülten Kazgan’la görüşüyorlar. Henüz doktorasını savunmadığı için ancak asistan olarak girebileceği üniversitede çalışırken yaşayabilmesi için başka bir işte çalışmasının şart olduğunu anladığında müthiş bir şok yaşıyor. Cumhuriyet’te kapanan gazetecilik kapıları Güneş’te açılıyor neyse ki. Ama yine de, en azından doktorasını tamamlayana kadar geçinebilmek için Şişe Cam’a, planlama uzmanı olarak giriyor… Bir buçuk yıl sonra ise nihayet üniversiteye, bu kez doktoralı bir akademisyen olarak başlıyor. Gazetecilik macerası ise çok fazla yere saçılmadan, Güneş, sonra üç ay kadar Söz ve ardından iki yıl öncesine kadar Sabah gazetesinde sürüyor…

Özallı yıllar Mehmet Altan için de, aslında bütün Altan’lar için de hem heyecanlı ama hem de zorlu yıllar olarak geçmiş. Özal’ın, Türkiye’nin önünü açacak cesur adımlarını desteklemeleri bir anda “dönek”, “hain”, “liboş” gibi, siyasi literatürümüzün en sevimsiz saldırı ve hakaret amaçlı sözlerinin muhatabı olmuşlar. “Ben Türkiye’ye döndükten sonra hayatım çok hızlı akmaya başladı. Bir buçuk yıllık bir Şişe Cam dönemi var ama o memurluk dönemim beni entelektüel dünyadan koparmadı. Yani iki yıl gibi bir sürede, yerleşik olmaya başlayan bir konum elde ettim. Özal dönemiydi, Turgut Bey’le birlikte liberalleşmeye doğru adım atarken liberalizmi Türkiye’ye anlatmak, devletçiliğe karşı liberalizmi savunmak ilk başta çok yaygın bir şey değildi. Babam mesela bu konuda muazzam bir rol oynamıştır. Onun rüzgârında biz de hareket ederken, Kemalist kadrolarla Turgut Bey’i destekleyen solcular, Marksistler arasında muazzam bir fikirsel, hatta onun da ötesinde bir çatışma çıktı. Bu fikirsel çatışmada ciddi bir rol oynamam söz konusu oldu. Aslında bugün yaşananlar o günlerde başlayan sürecin devamıdır.”

Sabah gazetesi gibi, Türkiye’nin ikinci büyük gazetesinde yazmak, bir avuç entelektüelin çalışmalarında, araştırma kitaplarının akademisyenlere yönelik sayfalarında dile gelen Kemalizm, resmi tarih, düzen vb eleştirilerini kitleselleştirebilmesinin bir aracı oluyor Mehmet Altan için. Sade, anlaşılır ve çarpıcı bir dille durmadan yazıyor ve Türkiye’de geniş kitleler belki de ilk kez onun satırlarında resmi tarih yalanlarıyla yüzleşiyor, düzene ilişkin sorular soruyor, kuşkulanıyor, daha önce değil ağza almak, akıldan geçirmenin bile düşünülemeyeceği “milli tabularımız” hakkında tartışmaya başlıyor. Basının köşe tutmuş kalemlerinin “Liboş” aşağılamalarına, “tepelerden” gelen tehditlere aldırmadan yazıyor. 28 Şubat geldiğinde tehdit somutlaşıyor ve askerler memnuniyetsizliklerini Sabah yönetimine “açık bir dille” iletiyorlar. Mehmet Altan’ın yazıları haftada bire düşürülüyor ve gitsin diye gözünün içine bakılıyor adeta. 28 Şubat’tan sonra bir karar veriyor kendi kendine: Bundan sonra sadece yazmayacak, şimdiye kadar olduğundan çok daha fazla, konuşmacı olarak çağrıldığı her yere gidecek, her yerde konuşacak, anlatacak. O günden bu güne, akıl almaz bir enerjiyle neredeyse her gün bir başka şehirde bir toplantıya, bir televizyon programına katılıyor konuşmacı olarak.

altan-yeni-vesikalkTAM HIZ, YOLA DEVAM…

Gazeteci, akademisyen, edebiyatçı, düşünür… Bilimsel yayınları, şimdiye kadar yayımlanmış 23 eseri var. 1979’dan bu yana, neredeyse otuz yıldır aralıksız gazete yazıları yazıyor; köşe yazıları, röportajlar, güncel analizler. İki yıldır Star gazetesinin başyazarı. Onun adıyla anılan İkinci Cumhuriyet kendi başına bir politik güç ve duruş halini aldı bile. Kent kent geziyor, fikirlerini anlatıyor, tartışıyor. Onun içinde yaşamak istediği bir Türkiye düşü var çünkü. Çocukluğundan beri, önceleri babasının gözünde gördüğü, sonra içselleştirdiği bir düş. Sadece kendisi için gördüğü bir düş değil bu, ya da başka bir ifadeyle, ancak birlikte varılabilecek, birlikte kurulabilecek bir hedef. Sanırım bu akıl almaz enerji, kaynağını bu düşten ve bu düşün ancak birlikte görüldüğünde gerçekleşebilecek bir düş olmasından alıyor. “Türkiye böyle olmasaydı çok daha hızlı gidebilirdik. Yani şöyle bir şey, bulunduğun ortamın, ülkenin kültürel varlığının ana besin sularını üreten coğrafyanın gözünü açayım derken sen bir gözünü kaybediyorsun. Olay bundan ibaret…”

Chronicle Dergisi Sayı 10 / 2008

kaynak: http://mehmetaltan.com/index.asp?sayfa=biyografi

 

Yorumunuzu yazınız