PAYLAŞ

Ali Aksüt dost mesaj göndermiş, yurt dışında internete girmek zor ve masraflı… Göz yaşlarım boşaldı birden… En çok sevdiğim ozanlardan-dedelerden, Antalya’da devrimci-demokrat, inançlı, ilkelerinden ödün vermeden yaşayan büyük bir yürek daha susmuş… Defalarca evinde ziyaret edip söyleşiler yaptığım, bir büyük Ezgili Yürek, Hüseyin Yorulmaz’ın, (Ozan Seyfili)’nin kalbi pillere yenik düşmüş… Pillere yenilmiş te Ehlibeyt’in ve devrimci mücadele öncülerinin güllerle dolu ölümsüz mekanlarında atmaya başlamış…

Hemen eşi Yazgülü Ana’yı aradım, oğlu Hasan ve geliniyle görüştüm.. Çok güzel bir ölümdü, ağrısız, sızısıydı, dostları güzel uğurladılar, dediler… Ana da ağlama yavrum, onun yerini boş bırakmayın, gelin bizleri ziyaret edin, dedi…

Ozan seyfili 7 Eylül perşembe günü Hakk’a teslim olmuş, Antalya Cemevi’nden kaldırılıp, Şelale Mezarlığı’nda 8 Eylül’de sonsuzluk alemine uğurlanmış…

Ozanım; sen beni bilirsin, gelir seni bulurum… Hem de niyazımı ederim, gül yüzlü, fedakar, cefakar, gönlü yüce büyük dedem-ozanım…
(Ozanla ilgili görüntü ve ses arşivi, Arşimi devrettiğim, Şahkulu Sultan Dergahı’ndadır.)

HÜSEYİN YORULMAZ
(Ozan Seyfili)
(1943- 7 Eylül 2016)

Halk ozanı Hüseyin Yorulmaz’la Antalya’nın Habibler bölgesinde Düden Şelalesinin hemen köşesinde bulunan çok şirin ve güzel evinin balkonunda, iki bin yılının haziranında bir söyleşi yapmıştım. Yanımda yine büyük yürek Halk Ozanı Muharrem Yazıcıoğlu da vardı. İlgimi alakamı kesmediğim, sürekli görüşüp sohbet ederek gerçek bir ezgili yüreğin sıcaklığını hep hissettiğim Ozan Seyfili’nin dünyasına kısa bir yolculuk yapmaya çalışacağız konuştuklarımızla.

(Hüseyin Yorulmaz’la birçok söyleşim ve görüntülü çekimlerim de oldu. En son 2006’da Antalya’da uzun saatler boyunca tüm yaşam serüvenini ve sazının gücünü gösteren çekimlerim olmuştur. Ayrıca yazılı olarak sorduğum sorular da yanıtlar vermiş, Cem Radyo’da da program konuğum olmuştu. En son 2006’da Antalya’da, Akdeniz Simge Yayınevi tarafından Gerçeğe Hü isimli şiir kitabı yayınlanan bu büyük emektar sevgili ozanımıza sağlıklı uzun ömürler diliyorum.)

Sevgili dedem Hüseyin Yorulmaz, Derviş Cemal Ocağına bağlısınız, Antalya’da oturuyorsunuz.

Esas nerelisiniz, nerede doğdunuz, nasıl bir ortamda büyüdüğünüz? Ben 1943 senesinde Erzincan’ın Tercan kazasının bir köyünde doğdum. Köyümüzün ismi Çadırkaya eski ismi Pekeriç. Fakat biz burada ortakçı denilen ağanın yanında göçebe şeklinde gidip ortakçılık yapardık. Biz 7 nüfusa sahip bir aileyiz. Asıl kökenimiz Derviş Cemal Ocağı, Hozat’tan geliyor. Hozat’ta yerimiz yurdumuz var. Fakat oradaki göç Yavuz Sultan döneminde başlıyor. Büyük dedem Seyit İbrahim, Şah Hatayi ile beraber Erdebil’de cem törenlerine katılıyor. O dönemdeki Alevi etkinliğine büyük katkısı olan Şah Hatayi’nin yanında dervişlik, ozanlık yapıyor. Tercan’a kadar geliyorlar bunlar.

Yavuz gününde Şah Hatayi ile beraber bir savaş neticesinde takibe uğruyorlar bu insanlar köyünü terk edip Erzincan’a gelip yerleşiyorlar, köyden köye kalıyorlar.

Bizim hüccetimiz taliplerimiz, dedelik hüccetlerle şecerelerle değil, talip ile yol erkan ile sürülür.

İşte biz bu yolu süren günümüze kadar gelen insanlarız. Hiç göbekten göbeğe ara verilmemiş Şah Hatayi döneminde cemler Erdebil’de yaşandığı gibi bizde de sürmüş gelmiş, araya hiç göbek girmemiş.

Ben Seyit Mehmet Akkol dedemin yanında yetiştim. Babam onun amcası olmasına rağmen bizde el ele el Hakk’a var, biz de onun talibiydik.
Lokmasını, niyazını, kurbanını alırdı babam da kendisine çok saygı gösterirdi biz de onlardan öğrendik bu geleneği.

Alevilik’de yaşam bir inanç boyutudur, bu inanç çok güzel bir inançtır. İnsanların inançları ile beraber, duyguları ile beraber ürettiğini beraber paylaşan bir inançtır Alevilik. İnsanlar elinde lokması ile beraber ceme geliyor, cemde gülbengini alıyor, duasını alıyor, bütün oradaki canlarla getirdiğini paylaşıyor. Ceme giren kişi diğerlerinden rıza alamazsa, eğer o cemde onun hakkında bir davacı varsa o lokma yenilmiyor, o lokma ne zaman rızalık alınırsa o zaman yeniliyor. Biz bu güzellikler içinden geldik, biz bu kültür içinden geldik.

Bu kültür içinde gelen insanlar şehir kültürüne alışamıyor bir yabancılık çekiyor.

Ben Antalya’da cemlere ağırlık vermek istedim, elimden geldiği kadar buradaki dostlara cem kültürünü tanıtmaya çalıştım hala da çalışıyorum.

Köyden kente gelen Aleviliğin yaşam biçimleri cem ile oluyor, fakat kurumlarımız ceme sıcak bakmıyor.

Yöneticiler ile dedeler arasında bir şey var ki, bu sorunlar aşılmadan topluma hizmeti tam yapamayız.

Dedeler ve bağlı ocaklar; geçmişteki Emevi ve Abbasi dönemindeki Ehlibeyt’in uğradığı haksızlıklar dışında da, günümüz koşullarında onların çekmiş olduğu sıkıntılara değinen olmadı.

Bir de tabii bazı dedelerin kendi sorunları var; kişi dedeyim diyor cem yapmıyor, taliplere gitmiyor, kendi kendine dedeyim demekle yetiniyor.

Ben her ne kadar dede isem, ocakzade isem, cemde yetki aldığım zaman ancak dedeliğimi anlayabiliyorum, ondan sonrası ben de bir talibim, benim de pirim var mürşidim var.

Derviş Cemal Ocağı’na bağlıyız dediniz ve kısmen de bilgi verdiniz. Ama kendi ocağınız hakkında başka neler anlatılır? Derviş Cemal Ocağı; Horasan erlerinde Hacı Bektaşi Veli dedelerden geliyor ve Hacı Bektaşi Veli Dergâhında görev alıyor.

O dönemin geleneklerine göre mucize dedikleri şeyleri gösteriyor. O aslında çobanlık yapıyor, dergâhın sürüsünü götürüyor. Dergahtaki hizmetleri almış mı, almamış mı? diye kendisini sınava tutuluyor. Kışın zemheri ayında ona uygulanan sınavı şu şekilde gösteriyor; sürünün kış ortasında ağızlarında birer tane gülle dönüp gelmesi. İşte o zaman kerametini göstermiş oluyor ceddimiz. Yani bir sırra ermiş oluyor. Zemheri ayında gül olmadığına göre, sürünün gelip dergaha girdiği zaman simge olarak hepsinin ağzında gül var. Kışın ortasında “Ya Derviş Cemal! Bu nedir? Sen kemale erdin sen şecereni al git” diyor.

Şecereyi alıp kardeşin biri Hozat’ın Der Cemal mezrasını gidiyor, diğer kardeş Merzifon’da kalıyor, öbür kardeş ise; Erzincan’da kalıyor.
Erzincan’da Şeho Dede dediklerimiz bizim serçeşmelerimiz, Derviş Cemal olarak el ele el Hakk’a, biri birine pir iken diğeri ona rehberdir, diğeri mürşittir.

Cumhuriyetten sonra Derviş Cemal Ocağında el ele el Hakk’a sistemi bozulmuş, herkes dedeyim, deyip sürüyor.

Bizim ermiş türbelerde bulmuş derler, yani bulmuşun altı Tercan’da türbesi vardır.

O yöre halkı türbeye gider adak adar kurbanını keser, ant içerler.

Şeho Dedenin Zurun Köyü diye Erzincan’ın merkez köylerindedir.

Kendi soyunuz olarak dedeniz, atalarınızdan neler dinlediniz? Bizim pirlerimiz, mürşitlerimiz geldikleri zaman oturup dinliyorduk. Horasan erlerinden gelip Bulmuşlu Dede’ye kadar aşiret olarak gidiyor. Daha doğrusu oymaktır bizimki.

Oturduğumuz post pirlik postu, serçeşmemiz Şeho Dedeler köken olarak Horasan’dan gelme, Hacı Bektaşi Veli beraber gelip burada yerleşen ve Hacı Bektaşi Veli döneminde de Karadonlu Can Baba ile beraber gelenlerdir, bizim pirlerimiz.

Karadonlu Can Baba Erzincan’a, Seyit Cemal de Tunceli’ye gidiyor.

Orada amaç Aleviliği geliştirmek. Hozat’ta ilk hanesini kuruyor. Sonra Erzincan Tercan’a geliyor.

Şeyh Hasan Ocağı Tunceli yöresinde çok yoğun ama bunlar Tokat’a, Zile, Sivas, Erzurum’a dağılmışlardır, biz bunlara dede olarak giderdik, daha doğrusu amcam giderdi. Bir kez amcam beni de götürdü almış olduğum hakkullahı orada hasta olanlara, ihtiyacı olanlara dağıttım ondan sonra da hiç gitmedim.

1954’de Aşık Beyhani ile İstanbul’a gittiğimde; Beyhani, Davut Sulari ile beraber bizim köye geldikleri zaman bize misafir olurlardı, onlarla böylelikle tanıştık.

İstanbul’a gittiğimizde dostluğumuz daha da genişledi. Aşık Veysel’in sohbetlerine şahit oldum; bir gün Fırat türküsü söylettiler bize. Herkes Fırat türküsünü söylerken rahmetli Veysel Baba’ya dedik ki; Veysel Baba bir de senden dinleyelim. Dedi ki “kör olam ki söylemem”. İşi espriye vurunca biz de güldük ve yine dedi ki; “niye gülüyorsunuz ben sizin kadar mı körüm, önünüzdeki doğanın güzelliklerini bile göremiyorsunuz, bakın ben nasıl görüyorum” dedi. Küçük yaşta dedelik kurumunun vermiş olduğu cem olayının içinde yetiştim, cem kültüründe diyebilirim ki hizmetleri yerine getirebilecek kadar bilgim var.

Tabii ki Ozanlık yönünüz de var? Ozanlığım da iki kaseti de yurtdışında yaptım. Almanya’da bir kitabımdan 3000 adet bastırdım. Yine 1000 adet de Almanca tercüme etmişti dostlar, onları da Almanlara da verdik.

Yurtdışında örgütlenmede yabancı düşmanlara karşı Türkiye’nin İşçileri adı altında demokrasi mücadelesini ve kendi haklarını savunma için örgütlenmeyi sağladım.

Atik isminde bir örgüt kurdum, örgütün kurucularındanım Türk İşçiler Federasyonu, dolayısıyla yurtdışında güzel bir kitle vardı, büyük bir sevgi seli vardı.

Hafta sonu aynı gün iki yerde gece olurdu ve çok kalabalık olurdu.

Türkiye’ye gelince kendimizi boşlukta hissettik. Çünkü o coşkuyu burada göremedik.

12 Eylül’den dolayı olabilir yada toplumun da böyle bir yozlaşmaya yüz tutmasından dolayıdır bu vurdumduymazlık, ilgisizlik.

Ben Almanya’ya gitmeden önce Erzincan’da köylere giderdik, dostlarımızı ziyaret etmeye. Bizi misafir eden hane sahibi anlardı ki, biz bugün gideceğiz hemen kendi hastalığa bürünürdü. Yani bizi bırakmazdı. Bir gün daha kalalım diye, o sohbetleri yaşamak için. Ama zannetmiyorum ki o sevgi yok olsun, halen vardır.

Ne olursa olsun güzellikler çevremizden boşaltılsa dahi ruhumuzdan alınmadı, yani toplum itibar kaybetmiş ve soğukluk girmiş insanların içine.

Edep haya kalkmış nizam bozulmuş
Erenler sultanı Ali gel yetiş
İtikat kalmamış günahın içinde
Erenler sultanı Ali gel yetiş

Yeminle yalanlar söyler göz göre
Sadık yar kalmamış benzer ağyare
Mazlumlar umutsuz dertli, biçare
Erenler sultanı Ali gel yetiş

Düşkünler oturmuş pir makamına
Yol yolak bilmiyor gidem yanına
Düşman olmuş inancına, dinine
Erenler sultanı Ali gel yetiş

Dara durup mazlum hakkını vermez
Gözünü kan bürümüş önünü görmez
Tabip olsa gelip yarayı sarmaz
Erenler sultanı Ali gel yetiş

İkrar sözdür sözün eri olmaktır
Verilen o söze kayım durmaktır
Yalancı riyakar toplumda çoktur
Erenler sultanı Ali gel yetiş

Hurafe çul çaputu öptürür
Gerçekleri ters yüz yapar saptırır
Seyfili’ye her zulmü çektirir
Erenler sultanı Ali gel yetiş

Ali bir simgedir Alevilikte. Ama güzel insanlar, çağdaş insanlar, herkes bir Ali’dir. Bunlar birleşirse herkes kurtulur ama birleşemezse herkes ezilir.

Dedelik ve ozanlık iki önemli özellik. Sizde ikisi de var. Ama siz diyorsunuz ki, dedeler ozanları anlamalı, ozanlar da dedelikten haberdar olmalı. Bunların birleştikleri noktalar nerelerdir? Ozanlar, dedeler ve cemler sac ayağının birer ayağıdır, eğer sac ayağının birisi kırık ise hiç kimse üzerinde duramaz, şimdi o kırıklığı yaşıyoruz.

Ozan, dede ve cem birbirinden kopmuş ayrı parçalar halinde duruyor, bunların bütünleşmesi cem ayinlerinde olur.

Buralarda ozan ve dede kendisini daha da yeniler, talip de onların yeniliğini görerek kendisini yeniler.

Bizim yöremizde bir olay olmuş; iki kişi sürüsünü güttükleri ağanın bir koyununu kesip yiyorlar, ağa da bunları karakola şikayet edip dövdürüyor. Kış olunca dede geliyor… Bunlar jandarmadan dayak yemişler, korkmuyorlar. Ama dededen de korkuyorlar nasıl cevap vereceğiz?, diyorlar. Dede gelince hemen dedenin karşısına gidiyorlar “dede biz hırsızlık yaptık. Özümüz darda, ağada bizi karakola götürdü dövdürdü, ağanın hakkında davacıyız”, diyorlar. Önce kendilerini ihbar ediyorlar dedeye, sonra da ağayı şikayet ediyorlar. Dede ağayı çağırıyor diyor ki, “bunlar hem kendilerini şikayet ediyor, hem de seni şikayet ediyorlar”. Ağa diyor ki; “bunlar benim koyunumu çaldı”. “Senin koyununu çaldılarsa biz burada hallederdik. Niye bunları mahkemeye verdin? O zaman sen de düşkünsün”, diyor.

Ağa da özünü dara çekiyor ve birbirleriyle barıştırılıyorlar, rızalık alıyorlar, cemi yürütüyorlar, işte bu Alevilikte var. Bizim inançlarımızda talip, dede, pir vardır. Bugün cemevleri bir barış yuvasıdır ve olmalıdır da. Cemevlerinde cemi yürüterek sevgiyi beslersin.

Ben muharrem ayında Antalya’da 18 Nisan’da cem yaptım. 1000 kişi geldi, 400 kişilik yemek hazırlandı, yetmedi, dışarıda mahrum kalanlar vardı. Ve Sünni inançlı insanlarımız da geldiler teşekkür ettiler bize. Biz Aleviliği görerek daha iyi, güzel anlıyoruz sizlerde bu güzellik var şimdiye kadar kendinizi niye ispatlamadınız, dediler.

Siz cemi nasıl algılıyorsunuz? Bir yaşam biçimi. Elbette yalvarmak vardır, duygulanmak vardır. Bir kültürü yaşıyorsunuz. Ben öyle bir şeyler algılıyorum ki, cemde yaşadığım o anki şeyi bana haz veriyor, duygu veriyor.

Dünyada sınıflar var olduğu müddetçe, inançlar da var olacaktır.

Ama inanc biraz önce şiirimde de söyledim hurafeye büründürüp çul çaputu öptürmek değil, öpülecek bir şey varsa insanın kendi elidir, kendisidir.

O insan kendi kendine niyaz etsin ki, kendi kendini bilsin. Kişi kendi kendini bilirse Tanrı’yı da bilir, doğruyu da bilir. Bu bilme de sevgiden geçer. Sevmesini bilmeyen kişi, yoz olmuş, insanlıktan çıkmıştır. Yani sevgi bizim imanımızdır.

Halk ozanlığı geleneğini sürdürüyorsunuz, şiirleriniz var. Kimlerdir halk ozanı, halk ozanlığı nasıl doğmuştur? Halk ozanlığının tarihine indiğimiz zaman Dede Korkut’lara kadar gideriz. Bizde halk ozanlığını belirgin bir sisteme koyan ise Yunus’tur. Yunus’taki aştır.

Kopuzu ile dergâhlarda saz çalıp deyiş söylemek her zaman kolay olmamıştır. Yunus hakkında o dönemin şeyhülislamının fetvası vardır, Yunus’u yeren, yazdığı şiirleri yeren fetvalar vardır. Onu bazıları karalamıştır, anlayamamıştır.

Yunus Alevilerin en büyük ozanlarından bir tanesidir.

Hacı Bektaşi Veli Dergâhında ilk sazı çalıp deyişi söyleyen Yunus’tur.
Dergâha girerken güzel de bir deyişi vardır;

Şu yalan dünyaya konup göçenler
Ne söylerler ne bir haber verirler
Mezarı başında türlü otlar bitenler
Ne söylerler ne bir haber verirler

Kimi üçünde kimi beşinde
Kimisinin tacı yoktur başında
Kimi yedi kimi yetmiş yaşında
Ne söylerler ne bir haber verirler

Selçuklu dönemindeki katliamlarda insanlar, ölülerin yanından geçerken Yunus’un şiirleriyle teselli bulurlar. Onun şiirlerinde hem umut vardır, hem de birçok özlü düşünce ve örnek fikirler vardır.
Yunus’un bu dergâha giderken nasıl oluyor da Alevi ozanların içinden sayılmıyor bunu anlayamıyorum. Bu bir eksikliktir.
Şah Hatayi Alevi felsefesini deyişli, düvazlı imamlara çevirerek Anadolu Alevi cemini Şah Hatayi yapmıştır.
Hacı Bektaşi Veli dergâhı kurmuş ama cem sistemini tam otantik ve sazı ile sözü ile Şah Hatayi getirmiştir.
Ben Almanya’dan geldim Türkiye’ye. Bir baktım ve kendi kendime dedim ki; bizi nasıl yönetmişler?

Nasıl yönetmişler bizi
Vay haline bu vatanın
Sorunları dizi dizi
Vay haline bu vatanın

Hepsi anasının gözü
Zam zulüm haşladı bizi
İMF.’nin tombul kazı
Vay haline bu vatanın

Seyfili yurduna düşkün
Derdi çok başından aşkın
Durmuş bakar şaşkın şaşkın
Vay haline bu vatanın

***
Her biri bir yerde girmiş kemirir
Memleketi soysuzlardan kurtarın
Hileye başvurup dümen çevirir
Memleketi soysuzlardan kurtarın

Her gün bir yolsuzluk büyük hırsızlık
Had safhada utanmazlık arsızlık
Başarı sayılır böyle yüzsüzlük
Memleketi soysuzlardan kurtarın

Cephe ile yan yana kinle kol kola
Kanuna saygısız yobaz ukala
Bunlardır vatana en büyük bela
Memleketi soysuzlardan kurtarın

Bizim basınımız medyamız var ya
Çete demeçleri verilir furya
Tabanca neymiş tank sıkar oraya
Memleketi soysuzlardan kurtarın

Artık memleket medyumların yönetimine düşmüş. Medyumlar yönetiyor memleketi.
Benim şansım ne olacak, reisi cumhur olabilecek miyim?, diye gidip fala baktırıyorlar.
Bu hurafelerden arınmaları için bu kadar söylüyor Seyfili.

Seyfili der çeşme başta bunamış
Cuntacı suntacı oraya dolmuş
Ne vurgunlar vurulmuş ne dümenler dönmüş
Memleketi soysuzlardan kurtarın

Beyhani nasıl birisiydi? Beyhani’nin eserleri çok güçlü, Alevi tasavvufu ile dolu.

Eserleri nerededir? Beyhani’nin eserlerini Nejat Birdoğan kitap haline getirmişti.

Kaç yılında? 1972. Beyhani’nin eserleri radyoda geçer. “Yolumuz gurbete düştü hazin hazin ağlar gönül.” 1945’de Beyhani ile Davut Kerbelâ’ya gidiyorlar, orada çok çileler çektikten sonra Davut bunu bırakıp kaçar, Beyhani orada iki sene kalır.

Beyhani’den biraz daha bahseder misiniz? Erzincan’ın Çayırlı Kazası’nda Espiverek Köyü’nde topraksız bir ailenin çocuğu. Ailesi şimdi Çağlayan’da oturuyor. Bir oğlu üç kızı var, bir kızı şeker hastası. Beyhani ile beraber 1971’de yurtdışına turnelere çıktık, uzun süre Almanya’da kaldıktan sonra böbreklerinden rahatsızlandı, benim sigortamla tedavi oldu ama hastanede yatma şansı olmadı çünkü kaçaktı.
Beyhani Türkiye’ye döndü. Ben de orada kaldım. 1972’nin Ağustos ayında aramızdan ayrıldı, böbrek yetmezliğinden. Hakk’a yürüdüğü zaman 40 yaşındaydı. Çok değerli, eşi bulunmaz bir ozan, bir dost insandı.

Sizin kendi eserleriniz nelerdir? Bir şiir kitabım Almanya’da 1974’de Aşık Seyfili’den adlı kitabım yayınlandı.
1974’de Senin Benim Göçüm adlı kasetim Almanya’da Minareci Kasetçilik tarafına yayınlandı ve kendi imkanlarımla 1998’de Nasıl Yönetmişler Bizi kasetimin Türkiye baskısına çalışıyorum kendi olanağım yok kaseti çıkarmaya firma arıyorum.

12.06.2000, ANTALYA, HABİBLER MAHALLESİ

HÜSEYİN YORULMAZ (II.)
OZAN SEYFİLİ

Kederleri, gurbeti, aşkları, cemleriyle bir Anadolu Ezgili Yüreği;
Ozan Seyfili (Hüseyin Yorulmaz)

Anadolu’nun ezgisi, derdi, kederi hep türkülerle dile gelir. Bir uzun hava olur yüreğimize işler, yaşamın çileleri. Dağlarına yazılıdır sevdalar, umutlar… mesafeler aslında ne de kısadır, yüzlerce kilometreyi bir dakikada aşar da dillerden dökülen namelerin, ezgilerin peşi sıra hemen size ulaşır, uzakta görünenlerin ahvali…
Ak sözlü, ak yüzlü, ak sakallı, ak yürekli pirlerin yolunda en büyük değerler için Hakk için, Muhammed için, Ali için, Hüseyin için, Ehlibeyt için çalınan sazlar…
Sazların tellerine nasırlı elleriyle; taşları, tuğlaları, yaşamı, işi, aşı, dünyayı kucaklayan elleriyle dirençli vuran ozanlar…
Pir Sultanca devrimci, Yunusça mistik, Mevlanaca hoşgörülü, Hacı Bektaşça birleştirici aşıklar, ozanlar, dedeler, babalar…
Anadolu’da haksızlığa tahammül edemeyen, sevgiden, dostluktan, barıştan yana bir yurt kurmak isteyen bu toprakların gerçek sahipleri… Ağaçlar, dağlar, ırmaklar, topraklar kadar gerçek sahipleri… Paslı zincirlerin bileklerini çürütemedi, şah yollarından darağaçlarının alıkoymadığı, garip gurbet ellerinde aş için, iş için çile dolduran insanlar.
Onlar Türk halkının ruhunu, duygu dünyasını, yaşamını en bilen insanlardan… Çünkü kendileri de bu insanlar arasından çıkmışlar. Evet ozanlar, dedeler, babalar, aşıklar… bilge insanlardan bahsediyorum.
Hele insan hem dede, hem ozan olursa… yaşamın tüm dertlerini yüklemek zorunda kalırsa… Alamanya yollarına, gurbet yollarına düşerse, sürekli ezilen ama onurlu yaşamıyla hep ezilenlerin, sömürülenlerin yanında olursa… yüreği hep vatanında, insanının yanında, dağında taşında olursa…. nasıl o eller saza gitmez, nasıl muhabbete gitmez, yürüyen cemler nasıl gözyaşları içinde olmaz.
Evet. Ozan Seyfili’den, Hüseyin Yorulmaz’dan bahsetmiş olduk biraz da, yukarıdaki satırları yazarken.
Erzincan’dan Arabistan çöllerine, Almanya’ya geçim için uzanan gurbet yolları… Daha sonra ise Türkiye’nin incisi Antalya’da karar kılınan yaşamın yükünü artık atmak için biraz da dinlenme yılları… O artık kendi elleriyle yaptığı gecekonduda eşiyle birlikte yaşıyor, ağaçlarla, çiçeklerle örülü bahçesinde, kendi eliyle yetiştiği tavuklarıyla, sazıyla, sözüyle, kitaplarıyla kendi kurduğu dünyasında yaşıyor, yaşamını sürdürüyor.
Tüm yaşamını anlatmıştı bana 2000’in haziranında, kendisini Muharrem Yazıcıoğlu’yla ziyaretimiz esnasında. Sazlı, türkülü, deyişli bir muhabbetin ortasında, Türkiye’nin yaşadığı en sıcak günlerden birisinde, en güzel ezgilerini bizimle paylaşmıştı.
Daha sonra Nasıl Yönetmişler, isimli kasetini bana vermişti. Defalarca dinlediğim bu güzel kaset, beni çok etkiledi.
Nihayetinde birçok kez telefonda görüştük.
Geçtiğimiz aylarda İstanbul’a geldiğinde de Cem Radyo’da Dosttan Dosta programında da konuğum olmuştu. Yine türkülerle, deyişlerle, dertlerle örülü bir sohbette buluştuk.
Aslında bir ozanı tanımanın en iyi yolu şiirini okuyup, sazını, sözünü dinlemek, muhabbet etmekten geçer. Hele hele bir de dedeyse ozan, kendi düşünce dünyasını, kişiliğini en güzel sohbetlerde gösterir.
Ozan Seyfili, Aleviliğin temel değerlerini yaşatan bir değerimiz. Kul hakkına önem veren, kalp kırmanın en büyük günah olduğunu savunun, insana muhabbet eden, dostluğa önem veren, yaralı gönüllere bir merhem gibi sazı ve sözüyle koşup yetişen, Hızır Nebi gibi yaralar saran, gönül sarayları inşa eden, Hakk Muhammed Ali yolunun sürmesi için çırpınan, cemler yürüten, komşuluğa, arkadaşlığa çok büyük önem veren bir dedemiz, ozanımız.
Hatır gönül sayan, tarihi değerlerini, manevi değerlerini reddetmeye başlayan günümüz dünyasında, varlığımızın temeli olan tüm insanı erdemleri yaşatma yolunda savaş veren Ozan Seyfili, yine üretmeye, yine yaratmaya devam ediyor.
Antalya’da insanları bir araya getirmeye çalışıyor. Cemleri devam ettirmeye, Aleviliğin Bektaşiliğin inançsal ve kültürel boyutunun devam ettirilmesi için mücadele veriyor. Ozanlarla, yazarlarla, derneklerle, dedelerle iç içe, gönül gönüle her geçen gün yok olmaya başlayan güzelliklerimizin sürmesi için verdiği bu onurlu, erdemli çabalarından dolayı kendisini kutluyoruz, sevgi ve saygıyla selamlıyor.
Bu vesileyle bir kez daha selam diyoruz, kendisine ve Antalya’daki ozanlara, dedelere, yazarlara, babalara…

Gene Gel

Ölüm ardıma düşüp yorulma
Var git ölüm bir zamanda gene gel
Akibet alırsın tatlı canımı
Var git ölüm bir zamanda gene gel

Yüce dağlar sana ulaşamadım
Yalan dünya sana çıkışamadım
Eşimle dostumla buluşamadım
Var git ölüm bir zamanda gene gel

Bir zamanlar gezip yiyip içerken
Yeyip yeyip yaylalardan göçerken
Yine mi geldin senden kaçarken
Var git ölüm bir zamanda gene gel

Ben bir garibim derdim pek beter
Kurumuş dallarda kuşlar mı öter
Anamı babamı dün aldın yeter
Var git ölüm bir zamanda gene gel

Sizce “Halk Ozanlığı” neyi ifade ediyor? Bana göre halk ozanlığı bağlı bulunduğu toplumun yaşam ve kültür biçimini ifade eder.

İlk şiir tecrübeleriniz nasıldı? Ne zaman şiir yazmaya başladınız? 1967’de köycek Tercan’da bankaya kredi almaya gittik o dönemde çok ilginç bankada kimin neyi var neyi yok soruyorlardı. Köylüler de büyük umutlarla bankaya gitti fakat umduğunu alamayınca köye dönünce Vartiğin Arkası’nda Çoban Çeşmesi’nde mola verdik, kurulan hayallerin yıkıntısı altında herkes bir yere çökmüştü. Rahmetli Kılauslu Sabri o şaka ve şen şakrak hali ile bana katılıp hadi aşık şu bizim halimize bir şey söyle, demişti. Bu olaydan etkilenerek o zaman toplumsal şiirimi yazmışım, onun farkına 67’de vardım. Aşık Seyfili’den küçük bir kitapçıkta yurt dışında yayınlandı.

Bade içme gibi bir durumunuz oldu mu? Bazı aşıkların kitaplarında bade içtim , diye okurdum. Ne diyem ben ne rüyada, ne de gerçekten bade filan içmedim. Gece yatağa yatarken Hızır Baba bana da bir bade ver, diyorum. Ne veren var, ne de içen. Kalkıyorum babamın sazına tangur tungur vuruyordum ama sazdan daha güzel dizeler söylüyordum. Bazen kendi kendime, olan oğlum sen bade içmişsin de farkında değilsin, diyerek kendi kendimle dalga geçerdim. Hadi Boz Atlı Hızır’ı görmedin hatırlamıyorsun, hani elinde kana kana içtiğin kızı da mı hatırlamıyorsun?, der kendimi helak ederdim. Nihayet Aşık Beyhani ile tanıştım. Onun şiir yazmanın bir duygu olduğunu bana söylemesi beni bade ve yar sevdasında kurtardı, bu sefer de güzel şiir yazmaya yöneltti. Beyhani derdi ki, güzel şiir türkü olur.

Ozanlıkta bağlamanın yeri nedir? Sazsız ozanlık olabilir mi? Bağlama ozanlıkta bir aksesuardır. Sazsız ozan elinde serveti alınmış fakire benzer. O nedenledir ki diyorum şiir yazmak nasıl marifetse saz çalmakta marifettir. Zaten ben ozanlığı bir yetenek bir kabiliyet görüyorum. İnsanın kendini bir şeye adapte etmesidir. Bu adapte duyguları ifade etmeye yardımcı olur sanat olarak ortaya ürününü verir. Diğer yanda ozan söz yazarı, beste yapan müzik adamı ve şairdir. Gerçek bir ozan yazar, şair, besteci, yorumcu, sanatçıdır bu nedenle de çok duyguludur kırılgandır, öfkelidir. Karlı dağlar gibi de başı diktir. Ozanlık geleneğinden bu mertlik kaleleri feth edilememiş. Ozanların korunması için vakıfları yoktur onların vakıfları halktır.

Şiir yazarken özendiğiniz, örnek aldığınız, ozanlar kimlerdi? Şiir yazarken herhangi bir ozanı kişi olarak örnek almadım. Yalnız ozan olmanın bir yerlere bedel ödemek olduğunu anladım. Nesimi’nin derisiyle Pir Sultan Abdal’ın kellesiyle ozanlığın ağır bedeli olduğunun bilincinden çizgimden ödün vermede bulunduğum yerlerde, toplumsal mesajlar verdim kendi halimce. Şunu da belirteyim ki ben ozanlığa bir hobi olarak baktım geçimimi kendi emek gücümle çalışarak kazanmaya uğraştım. Belki yanlış yapmışım ne olursa olsun ozanları ve ozanlığı çok çok seviyorum.

Dünyaya bakışınız, insan, tabiat hakkındaki fikirleriniz nelerdir? Doğa cömert, insanlar nankör, insan felaketi doğa afetlerinden daha hazin, daha acımasız. Bilim adamı sayın Işık Aran’ın çok güzel bir sözü var; deprem insanı öldürmez sağlıksız binalar öldürür. Doğa tahribatına karşı önlem alınır insan tahribatına karşı önlem almak zor. Kirli emel ve çıkarlar uğruna dünyada bir saniye savaş durmamıştır. Bölgeden bölgeye, yöreden yöreye veba hastalığı gibi atlamaktadır. Bu savaşların senaristleri neyi nerede harekete geçireceklerini çok iyi biliyorlar. Gerçek acı çekenlerden daha dertli görünerek sahte gözyaşları dökmesini biliyor. Savaşı çıkartıyor. Barış meleği pozuna bürünerek yine savaşla akan kanı durdurmak istiyor. Onun acısı dinmeden bir başka acı çekmek için dünya kamuoyuna yanıltarak dikkatleri başka yöne çekiyorlar. Yani kedi avıyla oynar gibi savaş ağaları da öyle oynuyorlar. Dünyayı silahlandırarak barışı sağlayamazsınız eğitim öğretim adil bölüşüm ve paylaşımla olur.

Yunus Emre, Seyyid Nesimi, Hatayi, Pir Sultan Abdal gibi ozanların şiirlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu büyük usta ozanların şiirlerini benim değerlendirmeye gücüm yetmez, onlar giderken bizlere pırıl pırıl varlık bıraktılar. Onların şiirleriyle ekmek parası kazanıp onlara hakaret eden nankörlerde var. Onlarla gurur duyan ve veli nimetimiz diyen insanlarda var, bu ozanlarımız kendi tarihinin bedelini çok ağır şartlarda ödediler. Ben diyorum ki her Aydın her ulama, her devrimci kendi tarihinin bedelini bilerek ödemiştir.

Türkiye’nin geri kalmışlığını nelere bağlıyorsunuz? Beceriksizlik, cehaletten ve yalakalıktan dolayı geri kalmışlardır. Cumhuriyet tarihinin 1945’lere kadar ki tavrını kalkınmada hamle, gelişmede yükselme, köy enstitüleri ve demokrasi yeni yeni yükseliyordu ki bu kurum ve kuruluşların temeline fesat dinamiti koydular, bağımsızlığı bırakıp mandacılar güdümüne girdiler. Devleti yönetenler dışa bağımlı montaj sanayisine güvendi kendi tarım sanayisini esir etti köylü ettiğiyle geçinemez oldu. Şöyle lüks yaşam içinde değil karnını doyuramadı, ektiği ekinle, tarım sıfır ağalık feodal tarım ve kalkınma zincirle bağlanmış hareketsiz devleti çeteler ve bir takım karanlık güçler ve şeriatçı akımlar kemirip duruyorlar. Bunlardan kurtulmak için devlet erkinde reform yapılması gerekir. Her canı isteyen siyasete atlamamalı bunlar önce kendilerini siyasi ve ekonomi dalında uzmanlaşmalılar. Biz ne yapıyoruz adam mühendis onu sağlık bakanı yapıyoruz; adam avukat onu alıp tarım bakanı yapıyoruz; adam ziraat mühendisi biz onu iç işler sorumlusu yapıyoruz. Ne halk olarak seçeceğimiz insanı biliyoruz ne de seçeni bir dahaki seçimden cezalandırmasını biliyoruz, bu işi parti genel başkanlarına bırakıyoruz. O da seçtirmeden önce istifa dilekçesini imzalatıp cebine koyuyor ondan sonra filan bölgede liste başısın yada parti kontenjanısın, diyor; işte vay haline bu vatanın.

Halk ozanlarının geleceği hakkındaki fikirleriniz nelerdir? Toplumun halk ozanlarına bakışı olumlu, devleti yönetenlerin halk ozanlarına verdikleri en büyük ödül ceza ve baskıdır. Halk ozanının kaseti yasaklanır, konserine müsaadesi verilmez, salon kiraları çoktur. Yöntenler ozanlara hep şaşı bakmışlardır. Çünkü ozan eleştirisini halkın diliyle yaptığı için hemen yerine ulaşıyor, birilerinin keyfi ve uykusu kaçıyor rahatsız oluyor. Bu eleştirileri ozanlar kendi için yapmıyorlar, halk için yapıyorlar. Toplumsal oldukları için de toplumda itibar, siyasilerde tenkit alıyorlar.

Halk ozanlarının sorunlarını giderilebilmesi için hangi kurumlar, neler yapabilir? Ozanlara ekonomik destek sağlanması için neler yapılabilir? Ozanların eserlerinin korunması, kasetlerinin, kitaplarının basılabilmesi için neler yapılabilir? Ozanlara gerek halk saflarında olan vakıf ve dernekler, gerekse yerel yönetimlerdeki belediye başkan veya encümen azaları sahip çıkmalıdırlar. En azından ozanlara sanatlarını sergileyebilmeleri için bedava salon vermeliler, diğer konularda da yardımcı olmalılar. Ozanlarda gruplar halinde yurdun dört bir yanında barış ve kardeşlik türküleri söylemeliler, dünya insanlarına barış mesajları vermeliler. 1980’den sonra halk ozanlarında suskunluk ve korku görüyorum. Bu memleket ne kadar yönetenlerinse bir o kadarda biz yurttaşlarındır. Yapılan her eleştiri memleketi batırmaz tersine yüceltir; demokrasiyi güçlendirir kalkınmaya yol açar, demokrasi her insan için yaşama hakkıdır. Bu nedenle demokrasi ekonomiye bağlı kalkınmaya bağlı olarak gelişir. Kalkınma düzeyi yüksek ülkelerde demokrasi kesilmiyor, kazaya uğramıyor. Ben bu yaşıma geleli üç darbe yaşadım. Fakat ne oldu? Aynı tas aynı tarak hesabı; darbelerle yönetim değiştirmek bir şey ifade etmiyor. Kafaların değişmesi gerekir. Herkesin kendi yurttaş hak ve hukukunu bilmesi gerekir ki, her isteyen istediği gibi at oynatmasın bu güzelim ülkede. Vatandaş oyunu iki şekilde kullanma hakkına sahip olmalı. Partiye mi, seçmek istediğin insanı mı, diye seçim yasası çıkarsa demokrasi içinde eşit propaganda yapılırsa işte o zaman ülke kalkınır, mecliste kavga biter, çetelerin yuvası dağılır.

Dedeler, babalarla ozanlar arasındaki ilişkilerin daha yoğun olabilmesi için neler yapılabilir?

Pir Dede Sultan

Gönül adamıdır merdi meydandır
Barış meleğidir pir dede sultan
Hakkı haktan emaneti sürdürür
Barış meleğidir pir dede sultan.

Pir gelince hanemizden cem olur
Ne küskün dolanır ne dargın kalır
Gülbenk verilir semah dönülür
Barış meleğidir pir dede sultan.

Erenler aşkına sürer yolunu
Rızasız lokmaya vurmaz elini
Şah Hüseyin için verir serini
Barış meleğidir pir dede sultan.

El ele el Hakk’a talip orucu
İncitmez keskindir yolun kılıcı
Pir Hacı Bektaş’a ikrar verici
Barış meleğidir pir dede sultan.

Cahiller fehm etmez gerçeği görmez
Bu bir aşkı rahtır yada sorulmaz
Rızasız destursuz girsen, girilmez
Barış meleğidir pir dede sultan.

Asırlardır böyle bu yol sürüldü
Ne yiğitler gitti ne can verildi
Semahlar dönüldü yara sarıldı
Barış meleğidir pir dede sultan.

Dağıldık uzaktan kaldı pirimiz
Dinlenilmez feryadımız zarımız
Seyfili der işte dost ısrarımız
Barış meleğidir pir dede sultan.

Sivas

Kana susamıştı yezidin dölü
Asmaya, kesmeye doymadı gitti.
Elinden kılıcı kanlı fermanı
Asmaya, kesmeye doymadı gitti.

O gün bu gün olmuş akıyor kanım
Ne olur örgütlen mazlum insanım
Sivas’ta yanıyor ciğerim canım
Yüzümüz cihandan gülmedi gitti.

Bu kaçıncı kan akıyor Sivas’tan
Görüyorsun kimler sorumlu baştan
Çok can verdik Çorum ile Maraş’tan
Kimse bundan ibret almadı gitti.

Ezilen bir halksın devlet korunmaz
Hak adalet lafta işe yaramaz
Safsata sözlere çocuklar kanmaz
Gözüm bir adalet görmedi gitti.

Halk ozanı Muhlis, Nesimi Çimen
Onlar yobazlara demedi aman
Bizim beklediğimiz Mehdi saibi zaman
O da inat etmiş gelmedi gitti.

Seyfili yüreğim kor kor yanıyor
Başımdan fırtına duman dönüyor
Her gün bir yanımdan yaram kanıyor
Tabip de bir türlü sarmadı gitti.

OZAN SEYFİLİ

(Yazı ve şiirler Ozan Seyfili, Gerçeğe Hü, Akdeniz Yayınevi, 2006, Antalya, isimli eserden alınmıştır.)

1943’te Erzincan/Tercan İlçesi Çadırkaya köyünde doğmuşum. Çocukluğum hem ağaların yanında geçti, yani toprağımız olmadığından başkaların yanında ortakçılık yaparak geçimimizi sağladık. Bu nedenler arkadaşlıklar edinmek benim için hem zor oldu, hem de büyük üzüntülere sevk ederdi beni. En çok Tercan’ın Gözeler köyünde kalışımız beni mutlu etmiştir. Çünkü en uzun orada kaldık. Çok da önemli anılarım var ve babamın mezarı da Gözeler köyündedir. Köyün eski adı (Dejde). Köy çok güzel bir yerde Fırat kenarındaydı; koyun, kuzu yayar, çelik çomak oynardık arkadaşlarla. Köyümüz Fırat kıyısına Fırat’ta köyümüze yakmıştı. Ne yazık ki, şimdi köyde taş taş üstünde kalmamıştır. Bana gurbetin yolu 1955’te o güzel köyde göründü. Ayrılmadan önce köyümüze gelen halk ozanlarından Davut Suları, Aşık Beyhani ve birçokları bize misafir olurlardı. Bu vesile ile gurbete çıktığım o yıllarda İstanbul’da Aşık Beyhani her yönü ile büyük fedakarlıklar yaparak dostluk özverisinde bulunmuştur. 1959’da Şemsi Yastıman, Veysel baba, Aşık Ali İzzet ile tanışmama vesile olan yine Aşık Beyhani olmuştur. Bir gün Yastıman’ın Beşiktaş Çırağan caddesindeki küçük saz dükkânında Veysel Baba, Beyhani ve birçok ozan şiir dinletisinde bana da bir şiir okumamı söylediler ve ben aşağıdaki şiiri okudum.
Bu şiirim üç kıta olup okuduktan sonra Veysel Baba bana bir mahlas gerektiğini ifade etti ve Şemsi Yastıman devreye girerek, ban köyde hangi lakapla çağrıldığımı sordu. Ben de anamın dayım Seyfi’ye benzediğim için beni Seyfo diye çağırdığını söyledim. Şemsi Yastıman o zaman SEYFİLİ olsun, dedi ve üç sefer espiri halinde “Kim Seyfili, kefili kim?” dediler Beyhani dönüşünü döverek üç kez “ben, ben, ben” dedi. Veysel baba gülerek “evladım kefilin de sağlam” dedi. Tabii ben memnun olmuştum, sıradan ellerini öperek teşekkürlerimi bildirdim.

Yolcuyum yolumda eyleme beni
Söyle söylenecek sözün var ise
Sizin için yüce dağları aştım
Gel bile gidelim arzun var ise

ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

YETİŞ CAR GÜNÜNDÜR

Yetiş car günündür boz atlı Hızır
Ateşler içinde korda kalmışam
Ayan olsun sana ahvalim halim
Halil İbrahimem narda kalmışam

Bir divane kulum ağlar sızlarım
Mümkünüm kesildi tutmaz dizlerim
Geleceksin diye yolun gözlerim
Yakup gibi ahuzarda kalmışam

Seyfiliyim tez gel sultanım şahım
Dinmiyor feryadım figanım ahım
Dost nedir kusurum, nedir günahım
Hallacı Mansurum darda kalmışam

BİR HAL VAR BENDE

Bu nasıl gidiştir, giden dönmüyor
Yolcuda bir hal var, yolda bir hal var
Garip bülbül boşa figan eylemez
Bahçede bir hal var, gülde bir hal var

Geçip gideceğim, yol vermez dağlar
Fırat hırçın coşmuş, dev gibi çağlar
Emek verdim, meyve vermedi bağlar
Fidanda bir hal var, dalda bir hal var

Seyfili çaresiz didindim durdum
Dünyanın kahrında bıktım yoruldum
Efkarlandım, aldım sazım oturdum
Perdede bir hal var, telde bir hal var

YAR BENİ

Hasretinden yana yana kül oldum
Ne ararsın ne sorarsın yar beni
Hani demiştin ki tez döneceğim
Ne ararsın ne sorarsın yar beni

Yüksek idi serin idi avlumuz
Böyle miydi ikrarımız, kavlimiz
Büyüdü boy verdi küçük selvimiz
Ne ararsın ne sorarsın yar beni

Seyfili’yem, haber saldım, aldın mı?
Aradığın umduğunu buldun mu?
Bir haber salmadın bilmem öldün
Ne ararsın ne sorarsım yar beni

BAŞIM ALIP GİDEM

Başım alıp gidem dağlara doğru
Artık kimse çekmez kahrımı benim
Kurtlar kuşlar susun, sakın demeyin
Kimseler bilmesin yerimi benim

Dayadım sırtımı verdim taşlara
Daldım gittim hayallere düşlere
Yalvardım yakardım bilmem kaç kere
Kimseler duymadı zarımı benim

Dertli Seyfiliyem, kaynayıp piştim
Denizlerde yüzdüm, ummanlar aştım
Ufacık göletten girdaba düştüm
Hayat hep zorladı sabrımı benim

NE BENİ SÖYLETİN

Yıllar yılı baskı zulüm altında
Ne beni söyletin, ne bana sorun
Şeyhülislam fetvasını zulmünü
Ne bana söyletin, ne bana sorun

Aleviyem, Kızılbaşam, Bektaşi
Gerçeği ne bilsin cahil kör kişi
Kin küfür iftira yobazın işi
Ne beni söyletin, ne bana sorun

Yobaza küfürdür, bana imandır
Zalimin elinde halim yamandır
Kırdığı gönüldür, döktüğü kandır
Ne beni söyletin, ne bana sorun

Kerbela’da Ehlibeyti kestiler
Şeyh Bedrettin, Pir Sultanı astılar
Nefretini, tüm kinini kustular
Ne beni söylerin, ne bana sorun

Seyfili’yim, budur bizim halimiz
Sevgi bizim ikrarımız yolumuz
Küfür bilmez lisanımız dilimiz
Ne beni söyletin ne bana sorun

İstanbul, 1993

GELDİK

Ezeli ervahdan, ulu divanda
Kevser şerbetini içerek geldik
İkrar kapısında ulu divanda
İnsanlığa kucak açarak geldik

Edep ile erkân yol öğrettiler
Muhabbet eyledik dil öğrettiler
Dört kapı açıldı, gir öğrettiler
Bin sınavlardan geçerek geldik

Hak Muhammed Ali bizim vecdimiz
Horasandan gelmiş ulu ceddimiz
Hoşgörüdür ikrarımız ahtımız
Hacı Bektaş ile göçerek geldik

Seyit Nuri Cemal soy ocağımız
Birlik gülbenkleri sevgi ağımız
Bir gerçektir tarihimiz çağımız
Semah döne döne uçarak geldik

El ele el Hakk’a sürdük bu yolu
Mansur darındaydık sundular dolu
Erenler ad koydu oldum Seyfili
Hak için bu yolu seçerek geldik

MADEN OCAKLARINDA

Gün boyu hayat geçer
Gencecik ömrümüzden
Bir dilim ekmek için
Maden ocaklarında
Fabrika dumanında

Kocaman bir dağ çöker
Tepemize yıkılır
Götürür çoğumuzu
Kalanı sakat koyar
Bir dilim ekmek için
Maden ocaklarında

Hiçbir önlem alınmaz
Tanrı’ya bırakılır
Yuvamız darmadağan
Çocuklar öksüz kalır
Bir dilim ekmek için
Maden ocaklarında

Derin derin ocaklar
Ana gibi kucaklar
Gözü yaşlı gelinler
Gelecek diye bekler
Bir dilim ekmek için
Maden ocaklarında

Kazmalar ses çıkarır
Özgürlük marşı gibi
Yanar karpit lambası
Bahar güneşi gibi
Bir dilim ekmek için
Maden ocaklarında

Seyfiliyim sazım ok
Söylenecek sözüm çok
Göçük gelir can alır
Tedbirlere lüzum yok
Vurguncu çıkar için
Maden ocaklarında

NE EMEKLİ

Bir işi yoktur elinde
Ne emekli ne aylıklı
Kaderine terk edilmiş
Ne emekli ne aylıklı

Çalışmış, sigorta yokmuş
İşveren böyle dayatmış
Yaşı gelmiş olmuş yetmiş
Ne emekli ne aylıklı

Hastane kapısında
Sağlık para tapusunda
Sesi çıkmaz korkusundan
Ne emekli ne aylıklı

Fabrikaya çuval çeker
Dili tatlı sözü şeker
Kim ne derse boyun büker
Ne emekli ne aylıklı

Seyfili söz sırasına
Bir bakan yok çaresine
Tütün basar yarasına
Ne emekli ne aylıklı

GEL BACIM

Eşin köle, oğlum ağa çobanı
Gel bacım, bu kavga senin de kavgan
Gözlerin kin dolu, bakışın hırçın
Gel bacım, bu kavga senin de kavgan

Deniz, Mahir, İbo senin kardeşin
Ölene matem yok, sağolsun başın
Sen de gir kavgaya, yaşat savaşın
Gel bacım, bu kavga senin de kavgan

Güneşle kızarsın kızıl ufuklar
Hedefe saplansın atılan oklar
Seyfili kardeşin o günü bekler
Gel bacım, bu kavga senin de kavgan

YOKSULLUK BENİ BENİ

Ayrı düştüm vatanımdan ilimden
Servetim yok sermayem yok elimden
Bilinmiyor yoksulların halinden
Almanya’ya mecbur ettin yoksulluk
Yoksulluk beni beni…

Gözüm kaldı vatanımın yolundan
Kimse bilmez gariplerin halinden
Çekmem bu gurbeti gelse elimden
Almanya’ya mecbur ettin yoksulluk
Yoksulluk beni beni…

Seyfili der, vatan bana çok uzak
Seyyah olup kısmet peşine gezek
Kimi kömür yakar bizde yok tezek
Almanya’ya mecbur ettin yoksulluk
Yoksulluk beni beni
Yavrulara hasret koydun yoksulluk
Yoksulluk beni beni

ÖLSEM GAM YEMEM

Bir çember içinde girsem savaşa
Vurulsam gam yemem, ölsem gam yemem
Ezilen halkımın ben davasında
Vurulsam gam yemem, ölsem gam yemem

Emekçiyim yoldaşımı ararım
Eşitliktir, özgürlüktür kararım
Bir maddeyim, her biri işe yararım
Vurulsam gam yeme, ölsem gam yemem

Seyfili’yim, yılmak bilmem zulümden
İdam sehpasında korkmam ölümden
Paslı zincir çürüse de kolumda
Vurulsam gam yesem, ölsem gam yemem

1973, Weyzlar, Almanya

GÖÇ

Asırlardır sürüp gider
İşçi köylü yoksul göçü
Ta Asya’dan Avrupa’ya
Sürüp gider yoksul göçü
Bu göç senin benim göçüm

Köyden kentten barınmadı
Emek verdik görünmedi
Bize imkân verilmedi
Sürüp gider emek göçü
Bu göç senin benim göçüm

Yılmak yıpranmak bilmiyor
Tatil bayramda gülmüyor
Emeğin hakkın almıyor
Sürüp gider yoksul göçü
Bu göç senin benim göçüm

Belli her şey hallerinden
Zalim gurbet ellerinden
Arabistan çöllerinden
Sürüp gider yoksul göçü
Bu göç senin benim göçüm

Göçmeniz hem göçebeyiz
İnsanlığa sorun, neyiz?
Seyfili der, bir köleyiz
Sürüp gider emek göçü
Bu göç senin benim göçüm

GÜNEYDOĞU

Şu Güneydoğunun garip başına
Gelenleri gördüm içim sızlıyor
Her kimle konuşsam, kimle dertleşsem
Yarasın saracak bezi gözlüyor

Yağmalanmış köyü, malı, davarı
Ona yüz çevirmiş vefasız yarı
Gidecek yol vermez dağların karı
Memoşu, Fatoşu yazı gözlüyor

Başını kaldırdı baktı o dağa
Çok emek vermişti bahçeye bağa
Ah dedi küreği çaldı toprağa
Bu yaz böyle gitti, güzü gözlüyor

Bunca baskı zulüm kime ne verdi
Yoksul mu giydirdi, aç mı doyurdu
Bir ekmek bir iştir garibin derdi
İnsanca gülecek yüzü gözlüyor

Seyfili der, gelin görün acıyı
Gözü yaşlı ana dertli bacıyı
Yıllardır çekiyor hala sancıyı
İnsanlar çaresiz bizi gözlüyor

NE KADAR ZOR

Acılar derinde gizli
Dost kaybetmek ne kadar zor
Sevgi susar nazlı nazlı
Dost kaybetmek ne kadar zor

Nemlenir buğulu gözler
Hatırlanır tüm anılar
Her şey mazide kalır
Dost kaybetmek ne kadar zor

Bir Beyhani gelip geçti
Gönlümüzde bir yer açtı
Bir kuş gibi konup uçtu
Dost kaybetmek ne kadar zor

Seyfili içtendir sızın
Yol gözledi durdu gözüm
Gönül ağlar hazin hazin
Dost kaybetmek ne kadar zor

18 Temmuz 1972, Wetzlar/Almanya

SARIKAMIŞ AĞITI

Sarıkamış Sarıkamış
Dağlarına karlar yağmış
Benim yavrum da ordaydı
Haber aldım şehit olmuş
Aman aman yavrum aman

Dumanlı Pasin Ovası
Yıkılmış Hasan Kalesi
Bir yanını top götürmüş
Bir yanı süngü yarası
Aman aman yavrum aman

Bu ne zulüm, bu ne asır
Yastığı taş döşek hasır
İki oğul asker ettim
Biri şehit biri esire
Aman aman yavrum aman

Not: Bu ağıtı Erzincan Tercan kasabasının Kağışna köyündeki yaşlılardan dinledim, çok etkilendim. Bazı kelimelerini kendi duygularımla düzenledim. Çok duygulu bir ağıttı. Tarih anlatıyordu, tarihi konuşuyordu bu ağıt. Bu ağıt olmasaydı Yüz yirmi bin askerimizin Enver Paşa emriyle, Ali Ekber dağlarında düşmana tek kurşun sıkmadan kar altında donarak öldüğünü nerden bilecektim.

Kore’de hiçbir çıkarı olmayan askerlerimizi, Tahsin Yazıcı’yı düşünüyorum.

Kore’nin dağları serin taşları
Üstümüzde uçar ecel kuşları
Nice şehit gitti din kardeşleri
Sen ağlama anam vatan sağ olsun
Gel Tahsin Yazıcı sen etme merak
Sanma ki Türkiye Kore’den ırak
Yüz bin askerini vatana bırak
Sen ağlama anam vatan sağ olsun

Tercan,1956

PAYLAŞ

Yorumunuzu yazınız