PAYLAŞ

Erdal Gezik’in İletişim Yayınları’ndan yeni çıkan “Geçmiş ve Tarih Arasında Alevi Hafızasını Tanımlamak” isimli kitabı Dêrsim ve yakın çevresindeki Alevi topluluğun geleneksel söylenceleri ve geçmişe dair hafızasının buluştuğu bir içeriğe sahip. Yazar, derleme çalışmaları ile bir araya getirdiği bu birikimi tarihsel notlarla besliyor ve bölgenin dinsel ve kültürel geçmişini yeniden düşünmemiz için önemli malzemeler veriyor. Gezik ile çalışması hakkında konuştuk.

Kitabın önsözünde kültür, din ve mantalite tarihini yazmayı hedeflediğinizi belirtiyorsunuz. Bu kadar yoğun bir kaynak eksikliğinin olduğu bir alanda, sonuç olarak bunu başardığınızı söyleyebilir misiniz?

Başardığımı söylemek fazlasıyla iddialı olur fakat ben en azından bu eksikliği aşabileceğimize yönelik bir örnek verdiğime inanmaktayım. Merkez tarihçiliğinin kenarına itilmiş toplulukların kendi yazım birikimlerini süreklileştirmesi kolay olmuyor. İster Amsterdam veya Berlin, isterse İstanbul veya Ankara’da herhangi bir üniversitede tarih eğitimi alın. Aldığınız eğitimde aşiretlerin tarihini, dağlı toplumların dünya ile ilişkilerini veya Alevilerin geçmişi nasıl algıladıklarını birkaç cümleyle bile göremezsiniz. Bunlar, biz gibi, o gruplardan gelen kişilere dokunan meseleler… Fakat bu konuları yazmak için de yine Amsterdam veya İstanbul’da tarih eğitimi almanız ve bu eğitimlerin içeriğiyle eleştirel bir diyalog geliştirmeniz şart. Bu çalışma, aynı zamanda böyle bir sürecin de ürünü. Devamı gelir ve farklı açılardan çalışmalar ve tartışmalar dahil olursa, belki o zaman bir başarıdan söz etmek mümkün olabilir.  

Çalışmanızın ana dayanağını Dêrsim ve çevresinde yaptığınız derlemeler oluşturuyor. Siz yaşlıların hafızasında biriktirdiklerinden çıkarak Aleviliğin hangi ortamda bölge insanının dünyasına girdiğinin izini sürüyorsunuz. Gerçekten o hafıza bunun için yeterli bir dayanak oluşturuyor mu?

Alevi tarihçiliğinin birbiriyle alakalı iki önemli sorusu var. Birincisi, Anadolu’daki topluluklar ‘Alici’ veya Şii düşünceyle ne zamandan itibaren tanıştılar? İkincisi ise, bu akımlarla tanıştıklarında sahip oldukları dinsel dünyaları neyi içeriyordu? Benim çabam daha çok ikinci soruyla ilgili. Basit bir varsayımdan çıkarak bunu yanıtlamaya çalışıyorum. Eğer Aleviler gibi gruplar birikimlerini sözel olarak aktarıyorlarsa geçmişin izlerini bu hafızada görmemiz mümkün olmalı. Bu yüzden dinsel dünyanın yalnızca belirli katmanları değil tümüyle ilgili derlemeler yaptım. Bulgular bize ilginç bir inanç yapısının izlerini gösteriyor ve birinci soru ile ilgili tespitleri de gözden geçirmek için malzemeler sunuyor. 

Başlık olarak seçtiğiniz konular ve yaklaşımınız bizim tarih kitaplarında alışageldiğimiz şeyler değil. Rüstemi Zal’dan Hz. Hüseyin’e ve Sultan Süleyman’dan cinler ve perilere, nazardan korunmak için apsu yapmaktan sıradan insanların rüyalarına kadar… Hepsini bir arada bir tarih çalışmasında görmek…

Bu kitabın baş aktörleri Melek Cebrail, Melek-i Tavus, ilk insan olarak Adem ve bir de yılan; ve daha sonra birçokları. Tablo ilk bakışta olağanüstü sembollerle donatılmış bir minyatür resmi andırıyor. Aslan, geyik ve yılanla çevrilmiş bir derviş. Normalinde bir arada olmayacak bu varlıklar, dervişin bulunmasıyla bir huzura ermiş görünüyor. Kitabın baş aktörleri ve yanı sıra karşılaştığımız tüm motifler, geçen dönem boyunca yaptığım derlemelerde her seferinde karşıma çıktı. Ben de o soruyusordum: Bu zıt ve birbiriyle alakasız görünen şeyleri bir arada tutan nedir? Soru bizi Melek Cebrail, Melek-i Tavus ve Adem ile başlayan insanın hikayesine kadar götürüyor. Yılanın varlığı ise çalışmaya ayrı bir gizem katıyor. Adeta Mezopotamya-İran-Anadolu dediğimiz bölgenin uzun geçmiş ve tarihini bize sürekli hatırlatan ilginç bir sembol. Evet katılıyorum, bizim alışageldiğimiz tarih kitaplarına benzemiyor bunların bir arada olması, fakat kültür tarihi yazmanın bir standardı yok. Fransa’nın herhangi bir köyünde 16. yüzyılda günlük hayatı yazmakla Ovacık’ta yaşayanın günlük hayatı birbirine benzemez. Dolayısıyla da bu bölgenin tarih yazımının içeriğinin de farklı olması gerekiyor. 

Kitabın girişinde Kemah Kalesi ile ilgili bir rivayet var. Bu rivayette geçen Şah İsmail, İmam Cafer gibi önemli isimler var fakat rivayetin analizi ilerledikçe bütün bu tarihsel isimler tek tek geri plana düşerken elde yalnız bir sembol olarak yılan kalıyor. Anladığım kadarıyla bu hiç de tesadüf değil…

Aslında burada semboller üzerinden önemli bir yaklaşım ve tartışma ile karşı karşıya olduğumuzu görmemiz gerekiyor. Resmi tarih ile gayriresmi tarih veya yazılı tarih ile toplumların hafızası arasında olan gerilimden bahsediyorum. Resmi yazım, hafızada birikmiş olanı fazla kayda almıyor. Bu tarih yazımı, özde Aleviler gibi grupları dikkate almıyor fakat onlar için bir tarih yazmak gerektiğinde bunu kendi verilerinden çıkarak yapmayı tercih ediyor. Bunu bazen fazla resmi alana çekerek, bazen de aşırı folklorikleştirerek yapıyor. Bugün Türkiye’de Alevilerle ilgili olduğunu iddia eden ama onların dinsel dünyalarına yabancı bolca tarih kitabı yazılıyor. Fakat bu toplulukların geçmişini yazmak, yalnız Osmanlı arşivinde bulacağınız 15’inci yüzyıldan kalma bir belgeye bağımlı olmamalı. Dolayısıyla bu gereksiz ve üretkenliği engelleyen gerilimi aşmak, önemli bir sorun olarak durmaktadır. Ne tarih çalışmalarını dışlamalı, ne de toplumların geçmişleri ile ilgili anlattıkları ve dışarıda duran için anlaşılmaz olanı gözardı etmeli. İşte yılan, bu bilinmeyen ve ilgimizi çeken o geçmişi temsil ediyor. Tıpkı Êzîdîliğin kurucusu Şeyh Adi’nin türbesinin girişindeki siyah yılan kabartması gibi. Şey Adi’nin ne zaman yaşadığı ve hayatının genel hatları hakkında sorular her geçen gün azalıyor; kapıda duran yılan hakkında ise tam tersine artıyor. Çünkü bu sembolü izah etmek için uçsuz bucaksız bir geçmiş var önümüzde duran. 

Anladığım kadarıyla aktardıklarınızla farklı bir tartışmaya da cevap vermek istiyorsunuz: Alevilik gibi grupların senkretik veya heteredoks kavramları altında dağınık ve tutarsız inanç birikimine sahip oldukları konusunda yaygın bir görüşe… Yanılıyor muyum?

Kitap ilerledikçe okur, birbirine uzak duran şeylerin nasıl bir bütünün parçaları olduğunu görmekte gecikmiyor. Bu beni de geçen zaman içerisinde meşgul eden bir mesele oldu. Bu birikim, rastgele mi yoksa tüm olanaksızlıklara rağmen bilinçli bir tercihin sonucu mu oluşmuş? Bu inanç, insanlığın yaratılışından beri ilahi doğruların değişmediğine inanıyor. Bu yüzden Adem’den bu yana o doğruların temsilciliğini yapmış veya onları ifade etmiş herkesi sahiplenebiliyor. Bu yaklaşım onları insanlığa ait uzun bir geçmişi, isimleri ve motifleri ile sahiplenmelerini de getiriyor. İşte çelişkili gibi görünen, bu uzun listedeki sembolleri yan yana görmek. Kanımca onların geçmişe yaklaşımları anlaşıldığında, bu sorun farklı bir hal alıyor. 

Çalışmanızın en önemli başlıklarından biri Nesimi Kılagöz’den aldığınız yaratılış efsanesi. Melek Cebrail ve Melek Tavus’un şaşırtıcı hikayelerini içeren bu efsanenin analizinde bunu Ortadoğu’da 9-13. yüzyıllar arası yapılmış tartışmalarla ilişkilendiriyorsunuz. Bu sonuçtan çıkarsak, haliyle şu soru geliyor akla: Nasıl oluyor da bu topluluk, kitaba başvurmadan böylesine eski bir hikayeyi hafızasında saklayabiliyor? 

Şunu peşinen söylemeliyim: Bu tür toplumların geçmişleri tarihin içerdiğinden daha büyük ve kapsayıcıdır. Yazı çok önemli bir araç fakat her zaman anlatmak istediğinizi ifade etmeyebilir. Analitik bir araç olarak yazıyı belki en fazla kullananlar antik Yunanlılardı. Buna rağmen onlar bile gerçeğin asla tam anlamıyla soğuk harflerle ifade edilemeyeceğine inanıyordu. Söz daha fazla sır saklayabilir. Bu yüzden güçten yoksun ve uzun süre baskı altında yaşamış bu tür toplumların hafızalarında taşıdıklarına kulak vermek gerekiyor. 

 

Sizin derlemleriniz daha çok Kürt Alevileri, özelde de Dêrsim’i esas alıyor. Benzer çalışmalar başka yörelerde yapılsaydı aynı sonuçlarla karşılaşır mıydık?

Bilmiyorum ve bunu ben de sizin kadar merak ediyorum. Gerçekten de Tokat, Çorum, Amasya veya Balıkesir’de Alevi nüfusunun var olduğu yerlerde bu derlemeler yapılırsa, benzer Sultan Süleyman hikayeleriyle karşılaşabilir miyiz? Ya da Rüstem-i Zal orada da hatırlanıyor mu? Melek Cebrail’in neden ilahi alemi terk ettiğini ve Melek-i Tavus’un yanlışını orada da duyabilir miyiz? Yoksa bu bölgelerdeki hafızanın önemli ölçüde Buyrukların sınırları içinde kaldığını mı tespit edeceğiz? Yalnız Alevilerde değil, Sünni tabakalar arasında da bu tür derlemeler gerçekleştirilirse belki çok daha farklı yorumlar geliştirebilir. Birileri bu araştırmaları yapabilirse, o zaman sizin sorunuzu da hakkıyla cevaplayabiliriz.

 

Son olarak şunu sormadan geçemeyeceğim: Madem bu birikim bu kadar önemli, şimdiye kadar bu hafıza Alevi çalışmalarında neden ciddiye alınmadı? 

Sorunuzla alakalı mı bilmiyorum ama zamanında Şuhraverdi isimli bir filozofa bu dünyada yalnız 37 yıl yaşama hakkı verilmiş. O da kısacık ömrüne bir ton kitap sığdırmış. Çalışmalarından biri, “Cebrail’in Kanat Sesi” ismini taşıyor. Cebrail’in hikayesinde insan aklının arayışlarını anlatmış. Cebrail ismiyle anılan bu dramı muhtemelen Şuhraverdi’nin adını hiç duymamış Xerib Amca anlamış fakat kendisinden sonra gelen kuşaklara anlatamamış. 

İşin bu yanı bir kenara, sorunuzun birden fazla sebebi olduğu açık. Fakat ben Alevilere dahil olan önemli bir etkeni belirteyim. 20. yüzyılda şekillenen Alevi aklı fazlasıyla modernist, fazlasıyla şehirli ve merkezin taklitini yapacak kadar kendisine yabancı. Bu röportajın ruhuna uygun olarak söyleyecek olursak, o yazılı tarihi kendi geçmişinden daha ayrıcalıklı tutan anlayışı yansıtır. Bu yüzden okuduğu her kitap, geleneksel bilgiden çok daha üstün bir yere sahip olabilir. Durum böyle olunca, Nesimi ve Xerib kardeşlerin hafızalarında taşıdıklarının çok fazla değeri ve ilgi çekme şansları kalmıyor. 

Önsöz’den: Yaşlılarımız tarihi nereden öğrendi?

(…) Aslında bütün olumsuz koşulların bilincine rağmen beni bu yönde teşvik eden şeyler, duyduklarım ve gözlemlerim oldu dersem yanlış olmayacak. Büyüdüğüm ortamda yaşlı kuşakların sohbetlerinin önemli bölümünü geçmişe dair meseleler oluşturmaktaydı. Geçmiş olarak anılan şeyler, yalnızca Cumhuriyet’in kuruluşunu ve bizim açımızdan Dersim 1938’de bir dönemi kapatan acı olayları içermiyordu. Adem, Havva ve Şit’le başlayan insanlık macerasının peygamber Muhammed’e kadar uzanan öyküsü, onun yeni dini ilan edişiyle aşireti içinde yaşadığı sorunlar ve her şeyden önce amcasının oğlu Ali ile olan ilişkileri hararetle anlatılır, Kerbela olaylarıyla hüzünlü bir doruğu yaşardı. Tarihsel veriler, efsaneler, mitoslar ve söylencelerin birbirine karıştığı bu sohbetleri anlamlandırmak bir çocuk için pek de kolay değildi. Yine de kenardan misafiri olduğum bu bitmez tükenmez sahnelerin bende bıraktığı sorular oldu: Birkaçı dışında hiçbirisinin elinde kitap görmediğim bu yaşlı adamlar geçmişe dair bilgilerini nereden almışlardı ve uzak topraklarda ve zaman diliminde yaşanmış bu olaylar neden onları halen bu kadar heyecanlandırıyordu? 

Kitap boyunca “geçmiş” ve “tarih” kavramlarının farklı yüklemlerle kullanıldığının altını çizmem gerekiyor. İlki, metinler, hafıza, ritüeller, mitler, efsaneler gibi geçmişe dair topluluğun sahiplendiği her şeyi, ayrım yapmadan kapsamaktadır. Tarih ise bir disiplin olarak, geçmişe dair belgeler dışında toplulukların hafızalarında biriktirdikleri şeylerin çoğunu, hele ki uzak döneme ait iseler, kaynak olarak kabul etmez. Bu ayrımı esas alırsak, açık ki, bu yaşlı insanları heyecanlandıran, içlerinden bazılarının belgelerden veya kitaplardan okudukları ve birbirleriyle paylaştıkları şeyler değildi. Geçmişlerine yönelik bu kadar duygu biriktirmiş olmalarını mümkün kılan; efsaneler, mitoslar, menkıbeler ve beyitlerden oluşan devasa bir hafızaları vardı. Bu çalışma, bu hafızayı yakından tanımaya yönelik bir girişim olarak şekil alırken şu soruyla da meşgul oldu: Bu birikim, yalnızca tesadüflerin oluşturduğu bir miras mıdır, yoksa bilinçli bir tercihin ve aklın sonucu olarak mı görülmelidir? (…)

Erdal Gezik kimdir?

Dêrsim Ovacık doğumlu Gezik, küçük yaşlarda Hollanda’ya göçtü. Burada tarih ve ekonomi okudu. İlk kitabı “Alevi Kürtler” 2000 yılında çıktı. Gezik, Alevilik, Kürdoloji ve namus cinayetleri hakkında birçok makale yazdı.

RONİ YILDIRIM/AMSTERDAM

özgürpolitika

Yorumunuzu yazınız