PAYLAŞ

ERDOĞAN YALGIN

Askeri darbeler ve muhtıralar; Osmanlı’dan, Türkiye Cumhuriyeti’ne devredilmiş bir devlet geleneğidir. Uygar toplumların devlet geleneklerinde demokrasi ve hukukun üstünlüğü süreklilik arzederken, Türkiye gibi askeri vesayet altında kurulmuş ve yönetilmiş ülkelerde ise darbeler ve muhtıralar vazgeçilmez bir gelenek haline getirilmiştir. Bu uygarlık dışı gelenek, kutsal topraklarımızda farklı etnik ve inançlarda birarada yaşayan kadim topluluklar arasındaki kültürel yarılmaları körüklemiştir.

Askeri vesayetler; aynı yaşam alanlarında konumlanan toplulukları biribirilerine düşürmüş ve taraf, bertaraf konumuna itmiştir. Toplulukların barış içinde birarada, içiçe yaşamalarının önüne bir set çekmiştir. Darbe yapanların yanında yer alanlar, onların şakşakçılığına soyunanlar dışındaki tüm katmanlar üzerinde en acımasız darplar uygulanmıştır. Denebilirki; bu katmanlar arasında, en başta Alevi toplumu gelmektedir. Cumhuriyet tarihinde gerçekleşen bütün Askeri darbelerin ve muhtıraların özellikle Alevilerin toplumsal yaşamında büyük travmalara yolaçtığı bilinmektedir. 27 Mayıs 1960, 12 Eylül 1980 askeri darbeleri öncesi ve sonrasında Alevilerin hangi katliam ve ne türden şiddet sarmalında ötelendikleri, o yılları yaşayanların hafızalarında ve tarih sayfalarında sıcaklığını hala korumaktadır. Siyasi tartışma süreçlerinde darbe, muhtıra, cunta ve benzeri askeri tanımlar geçtiğinde, Aleviler hemen tedirgin olurlar. Çünkü bu askeri süreçleri, Aleviler çok iyi bilirler!

TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu kuruldu. Bu meclis komisyonuna darbe dönemlerine ilişkin birçok bilgi ve belge geldi. Bunlar arasında bir belge vardı ki; Alevilerle alakalıydı. 12 Eylül dönemine ilişkin, tüyler ürperten itiraflar içeren bu belge, bir mektuptu. 12 Eylül döneminin Emniyet Genel Müdürü Refet Küçüktiryaki’nin imzasını taşıyordu. İlgili mektupta Küçüktiryaki’nin görüşleri, Aleviler açısında oldukça önem arzediyor. Mektupta yer alan ifadeler, insanın kanını donduracak cinsten! Emniyet Genel Müdürü Refet Küçüktiryaki şunları dile getiriyor; “Yavuz Sultan Selim’den sonra en büyük Alevi Kızılbaş düşmanıyım! Malatya il merkezindeki 40 bin Alevi’ye kan kusturdum! Türkiye’de ilk defa resmi olarak Alevi soykırımını devlet adına başlatan benim!“ (12.11.2012, bütün görsel ve yazılı medya). Aslında resmi bir ağızda çıkan bu ifadeler, özellikle darbeler döneminde Alevilerin ne kadar acımasızca katledildiklerini, işkencelerde geçirildiklerini, hapis ve sürgünler yaşadıklarını ortaya koyması bakımından önemsenmelidir.

Tüm ayrıntılarıyla yeterince henüz bilinemeyen 15 Temmuz günü Türkiye’de yaşanan ‘Fethullahçı askeri darbe’ girişiminin sonuç faturası iki arada-bir derede Alevilere çıkarılmak üzere kurgulanmışa benziyordu! Zira geçmiş darbelerde olduğu gibi, Aleviler için sanki özel bir yol haritası izlenmişti. Özellikle 12 Eylül darbesine ön gelen günlerde ve sonrasında bazı karanlık eller tarafından “İslami Gençlik, Türk Tugayları“ ve benzeri isimler altında dağıtılan bildirilerde, Aleviler hedef gösterilmişti.

Alevi yerleşim alanları (1978‘de Maraş ve 1980’de Çorum örneğinde olduğu gibi) abluka altına alınmış ve sivil Alevi katliamları gerçekleştirilmişti. Son darbe girişimiyle birlikte Gazi mahallesinde ve Malatya’da Alevi yerleşim alanlarına karşı, başlatılan provokatörlü sokak tacizleri, saldırı provaları taaruzu Maraş ve Çorum’da yaşanılanların tipik bir izdüşümü niteliğindeydi. Her neyse ki, sağduyu galip geldi, şimdilik büyük bir kaosun eşiğinden dönüldü. Fakat bu durumun kısa gelecekte hangi yöne doğru evrileceği, halen bir muamma konusu!

PAYLAŞ

Yorumunuzu yazınız