PAYLAŞ

13.YÜZYILDA KADRİ BİLİNMEDİK ANADOLU DEVRİMİ VE KARŞIDEVRİME DİRENEN FİLOZOF: ŞEYH BEDREDDİN
/Ömer Tuncer

Aşıkpaşazade, Osmanlı’nın kuruluşunda Diyâr-Rûm’da (Anadolu) birbirini bütünleyen dört örgütlenmeden söz ediyor. Adlarını artık herkes biliyor: Ahîyan-ı Rûm (Anadolu Ahîleri), Bacıyan-ı Rûm (Anadolu Bacıları), Gâziyan-ı Rûm (Anadolu Gâzileri) ve Abdalan-ı Rûm (Anadolu Abdalları)… Tümü, Anadolu Sûfileridir. Hepsine birlikte belki “Sûfîyan-ı Rûm” demeliydi. Biz, bilinen bir adla, “Diyar-ı Rûm Erenleri” olarak anacağız.

13. yy’ın ikinci yarısında Anadolu’yu elinde tutan Sûfîlerin, varsa başka ‘san’larını terk ederek, adlarının önüne ya da sonuna bulundukları grubun adını aldıklarını görüyoruz: Ankara’da camileri bugüne gelen Ahî Şerafeddin (1295) ve Ahî Elvan(1350)’ın “Ahiyan”dan, “Fatma Bacı”nın “Bacıyan”dan, Osmanlı’nın ilk askerleri Alp Erenler’in “Gâziyan”dan olduğunu biliyoruz. Hele Abdal Musa, Kaygusuz Abdal, Pîr Sultan Abdal, Kazak Abdal gibi abdalları Anadolu’nun her yanında bulabiliyoruz.

Dikkat edilirse bunlardan hiç biri aristokratların “bey”i, “ağa”sı, “sultan”ı gibi “verilmiş” sanlar değildir. Hepsi dünyada yaptıkları, yaradıkları işlerle ya da durumları ile ilgilidir. Yani bir insan, Diyar-ı Rûm Ereni ise “canlardan bir can”dır, hepsi bu… Yani “insan” olan insanın “sıradan” olması, bütün verilmiş “san”larından arınması, yalnızca “insan” kalması gerekir. Bu yüzden Osman Bey ve Orhan Bey’in Osmanlı’nın kuruluşunda Diyar-ı Rûm Erenleri ile birlikte davranabilmeleri için aristokrat “Bey” sanlarını terk etmeleri Gâziyan-ı Rûm üyesi olarak “gâzilerden bir gâzi” olmaları gerekmiştir. Adlarını bu yüzden Osman Gâzi ve Orhan Gâzi olarak değiştirirler (“Ertuğrul Gâzi” adı bize 14. yy sonlarından, Yıldırım Bayezid zamanından ulaşır. Osman ve Orhan Gâzi’lere benzetilerek “gâzi” denilmiş olmalıdır).

13.yy’da Diyar-ı Rûm Erenleri, güçlerini birleştirip siyasal bir oluşum haline gelmiş, 1265’te Ankara’da, 1299’da da Söğüt’te (Osmanlı) dayanışmayla birer devlet kurmuşlardır (bkz: “13.yy’da Anadolu ve Evrensel Kültüre Kattıkları”, Ömer Tuncer, Bilim ve Ütopya Sayı:98 s:62). Bu devletler, insanoğlunun ilk yerleşim örnekleri olan ve kendiliğinden oluşan ilkel komünlerden sonra, dünyada ilk kez “Tanrı’dan vekalet alınmadan” kurulmuştur. Diyar-ı Rûm Erenleri kendi “sıradan”, “insan” özellikleriyle, kendilerine “yüceler”de yer aramaya gerek duymadan yöneticilerini kendi aralarından seçtiler.

II Mehmet, ünlü Kanunname’sinde, ataları olan Gâzilerin sofrasına her gelenin oturduğunu, sohbetine her isteyenin katılabildiğini (ve bu geleneği bu yasayla ref’ettiğini – kaldırdığını) söylemektedir.

Bedreddin’in ataları…

Şeyh Bedreddin’in böyle bir kültür ortamında, 1359 ile 1364 arasında, yani Orhan Gâzi döneminin sonu ile Murad Hudavendigâr’ın ilk yıllarında doğmuş olduğu biliniyor[2].

Prof. Omay’ın araştırmasından Bedreddin’in dedesi Abdülaziz’in Selçuklu Sultan ailesinden gelen bir aristokrat olduğunu, dahası kardeşi 3.Alâeddin Keykubat’ın vezirliğini yaptığını, üstelik Osmanlı Devletinin tanındığını gösteren işaretleri Osman Gâzi’ye götüren Selçuklu veziri olduğunu anlıyoruz. Sultanın ayrılması ile onun da vezirlikten ayrıldığını ve Anadolu Erenleri’nin kurmakta olduğu Osmanlı’ya katıldığını öğreniyoruz. Sonra da oğlu Gâzi İsrail ile birlikte, Orhan Gâzi’nin oğlu Süleyman Paşa[3]’nın komutasında Trakya fetihlerine katılıyor.

Şeyh Edebali[4]’den başlayarak, Osmanlı Devletinin, Diyar-ı Rûm Erenleri çizgisinde ve geleneksel Aristokrat yapıya bağlı olmadan kurulmaya ve yönetilmeye çalışıldığı gözleniyor.

Yeni bir Toprak Düzeni doğuyor…

Bunu, başlangıçta Osmanlıların oluşturduğu “üretim” düzeninden anlarız: Mirî topraklar (devlet toprakları) üzerinde herkesin geçimini sağlayan ve “Dirlik Düzeni” adı verilen değişik bir yapıdır. Oysa Selçuklu aristokrasisinin “İkta Düzeni” “bey”lere kocaman toprakların, üzerindeki insanlarla birlikte verildiği tipik bir Aristokrat toprak düzenidir.

Aristokrat toplumlarda toprak tanrı mülküdür. Devlet, bu mülkün yönetilme düzenidir. Devlete bu yüzden “mülk” denir. Hükümdar, toprağı, kendi seçtiği aristokratlarıyla birlikte, tanrı adına yönetir. Tanrı buğday, para, altın istemeyeceğine göre de tanrı adına zenginleşir, semirirler. Toprağı süren, eken, biçen boğaz tokluğuna çalışır. Yapı bir tür kulluk, kölelik yapısıdır. Anadolu’da Kemalist Burjuva Devrim’iyle ortadan kalkma sürecine giren “Ağalık” düzeninin kökleri Selçuklu “İkta Düzeni”ne değin uzanmaktadır.

Oysa Osmanlı, dünyada ilk kez, toprağın kullanımını bütünüyle işleyene bırakan “Dirlik Düzeni”niyle birlikte doğar..

Dr. Hikmet Kıvılcımlı’ya göre:

Dirlik düzeninin Maddesi:

Toprak meselesini çalışan halk yararına çözmekle özetlenir. Dirlik düzeni toprak düzeninde sınıfları lâfta değil, fiilen kaldırmıştır. Çünkü miri toprağın mülkiyetine kimse sahip değildir. Toprak üretiminde iki bölük insan vardır:

1. – ÇİFTÇİ: Bir ÇİFT öküzle sürülebilecek kadar toprağı işleyen hür ekincidir. İşlediği toprağın mülkiyetine: Müslümansa, bütün müslümanlardan her biri kadar sahiptir. Ama, işlediği yer kendisinin MALI, MÜLKÜ değildir. İşlediği tarla sadece TASARRUFundadır. Dirlik düzeni o bakımdan, sosyal bir görev karşılığı olmaksızın, tarımın gelişimi zararına irat yiyenleri kaldırmış, yeni bir kalkınma çağı açmış olur. Osmanlı dirlik düzeni ilk ülkücü ilbler derebeyileşmedikçe, müreffeh çiftçi yetiştiren insancıl bir sistem olmuştur. O sayede, dini ayrı hıristiyan halk, Osmanlıyı kurtarıcı gibi karşılamıştır. Çiftçi müslümansa yalnız ÖŞÜR öder: Aslında “onda bir” demek olan aynî vergidir ve tektir. Çiftçi hıristiyansa, öşürden başka bir de baş vergisi denilen çil akçayla ödediği Haraç verir.

2. – DİRLİKÇİ: Toprak düzeninin devlet adına güdücüsüdür. “Sahibül arz” (toprağın sahibi) diye de anılır. Gerçekte toprağın değil mülkiyetine, tasarrufuna dahi el süremez. Tasarruf: (Topraktan işleyip yararlanma): Köylünün, Mülkiyet: Bütün müslümanların hakkıdır.[5]

Aristokrat geleneğe göre toprak tanrınındır. Oysa Anadolu tasavvufunda tanrı “ben”i ile insan “ben”i aynıdır (bkz: “Aristokrat Ortaçağ’ın ‘Mutlak Hakikat’ kavramı ve Anadolu Tasavvufu’nun başkaldırısı”, Ömer Tuncer, Bilim ve Ütopya, Mart 2003, Sayı:105, s:49).

Toplumsal “akış”ın bu aşamasında, mülkiyet, gelenekte olduğu gibi devlette kalmakla birlikte toplumun güncel gereksemesi, devlet örgütünü hangi dinden olduğuna bakmadan o örgütün üyelerine bırakmaktadır. Osmanlı dirlik düzeni, doğal olarak, Selçuklu ümmet düzeni[6]nden de izler taşımakla birlikte, temel olarak kendi gibi olmayan inanç sahipleriyle (baskın olarak Bizans’lı Hıristiyanlar ve Haçlı şövalyeler) birlikte oluşturulmaktadır. Bu yanıyla da ileride “laiklik”i oluşturacak olan yapının gizilgücünü (potansiyelini) ve ön işaretlerini taşımakta, gereksemenin belirdiğini göstermektedir.

İlk dirlikçi: Aza kanaat eden, gözü toprakta olmayan millet fedaisi bir halk memuru “şövalye” İlbtir. İratcı toprak beyi sayılamaz:
Toprak mülkiyeti yoktur;
Toprak üzerinde tekelciliğe kalkışamaz;
Toprağın tasarrufuna el atamaz;
Toprak beyi gibi hazır yiyici de değildir.
Sosyal görevlidir. Sosyal görevi: Barış zamanında toprak üretiminin “ehil” ellerde en verimli yoldan yürümesi, tarım işlerinin asayişi, köyde sosyal adaletin sağlanması gibi konuları tutar.

Savaş zamanı: Çiftçiler tarım işleriyle rahatça uğraşırken dirlikçi, ilk çağında atını, silâhını kapıp sınır boyunda ölüme gider. Ve o zaman, bu gidişler hiç de kırkyılda bir olmaz.

Dirlikçinin bütün hizmetlerine karşılık ne ideal memur olduğu geçiminden bellidir. Bugünkü memurdan yalnız aşırı ülkücü ve canını sık sık ateşe atar olması ile ayrılmaz; aldığı maaşta, bütün imparatorluk ölçüsünde eşittir. Ve yanında yetiştireceği her cebelü kaç akça yıllık alırsa, dirlikçi de ondan bir akçe fazla almaz.

Sistem bu idi.

Öyle kaldı mı?[7]

Önünü “çıkar” kesmeseydi!..

Selçuklu’dan kalma soylu(!)lar, soyluların egemenliği yitirmesiyle çıkarını yitirmekte olanlar, her zaman olduğu gibi “iyi niyet(!)”lerine karşın yeni çözümler aramanın güçlüğünü yüklenmektense eski çözümlere sapıveren kolaycılar…

Anadolu Ahîlerinin,

“Buraya sarhoşlar, zina işleyenler, münafıklar, gammazlar, dedikoducular, müfteriler, gururlular, kibirliler, merhametsizler, kıskançlar, kin tutanlar, sözünden dönenler, yalancılar, kadınlara şehvetle bakanlar, emanete hıyanet edenler, ayıbı yüze vuranlar, hırsızlar, varyemezler, insan öldürenler giremez!..”[8]
yazılı “levha”ları bile para etmedi… Kuzu kılığına büründüler, her biri bir yandan çekiştirmeye başladı.

Osmanlı’da Aristokrat Karşıdevrim…

Gâzi adını artık almayan 1. Murat’a henüz “sultan” denmese de, “Hudavendigâr” (sahip, efendi) sanını alması ile başlayan Aristokrat karşıdevrim, sonraları saman altından hızını artırmaya başlar. Ahîyan, kendi kurduğu devleti Osmanlı’ya sahip çıkmak için, dünyanın ilk “kepenk kapatma” eylemini Yıldırım Bayezit zamanında yapsa da para etmez… Murat Hudavendigâr zamanında başlayan Aristokrat karşıdevrim, Sultan II Mehmed’le doruğuna ulaşacak, Yavuz Selim’le sağlamlaşacak, Kanunî Sultan Süleyman’da tamamlanacaktır.

Ve Bedreddin…

“Şeyh Bedreddin hareketi”, Anadolunun, bu karşıdevrime direnişidir.

Yaşlılığında “Gâzi”lere katılan ve Orhan Gâzi’nin oğlu Süleyman Paşa’nın komutasında Trakya fetihlerine giden Gâzi Abdülaziz şehid olur, oğlu Gâzi İsrail, Dimetoka’nın fethi sırasında, Bizans’lı kale beyinin kızı ile evlenir, yakın kasabalardan birinde, Simavna’da kadı olarak kalır. Bedreddin, babasının kadılık yaptığı Simavna’da, Gâzi İsrail ile Dimetoka’lı Bizans beyinin kızı Melek Hatun’dan doğar. Yetişmesi sırasında, olası ki babasının “gâzi”liğinden gelen sûfî geleneği ile anasından aldığı Hıristiyan kültürüne, önce Edirne, Bursa ve Konya medreselerinde; sonra da Kudüs, Kahire ve Şeyhûniyye medreselerinde gördüğü eğitimin eklenmesiyle, yetişkinliğinde herkesin saygı gösterdiği bilgin kişiliğine ulaşır:[9]

Gençliğini sürerken, eğitimi sırasında, Osmanlı’da, önce I. Murat’ın adında artık “gâzi” sözünü kullanmadığını, Diyar-ı Rûm Erenleri’nin “adam öldürmeme” ilkesine karşın, egemen olmak için kardeşlerini, dahası öz oğlunu öldürtebildiğini, yeni alınan toprakları Gâziyan-ı Rûm’un oluşturduğu “Dirlik Düzeni”ne katmak yerine Selçukludaki “İkta Düzeni” gibi beylere dağıtabilecek bir “tımar” düzeni oluşturduğunu, kendisine “hudavendigâr” dedirterek “efendi”lik makamına çekilip “canlardan bir can” olma özelliğini yitirdiğini görür.

Sonra, Yıldırım Bayezit zamanında, Anadolu Erenlerinin önemini iyice yitirdiğini, Selçuklulardaki gibi sünnî din ulemasının önem kazandığını, buna karşı çıkan Ahîlerin dünyanın ilk kepenk kapatma eylemini gerçekleştirdiklerini gördü. Bayezid’in Osmanlı’da ilk kez “Sultan” ve “Han” gibi “verilmiş” ünvanlar kullanmaya başladığını, halkıyla birlikte, onlar gibi yaşamak yerine saraylarda yaşamayı yeğlediğini gördü. Yönetenlerin kendilerini Selçuklularda olduğu gibi halktan koparmakta, halkın üzerine basarak yükselmekte olduklarını gördü. Diyar-ı Rûm Erenlerinin yeniden “kul”a dönüştürülmekte olduğunu gördü.

“Şeyh Bedreddin”, Anadolu’nun bu geri dönüşe direnmesidir.

Anadan Bizanslı beysoylu, atadan Selçuklu bir aristokrat olmasına, “kul” kültürü içinde yetişmesine karşın, babadan bir “gâzi”ydi ve Sûfî geleneğiyle yetişmişti. “efendi” ya da “kul” yerine “birey” olmayı, “tanrısal ben” ile birleşmeyi yeğlemişti. İlk düşüncelerini bu geleneğe oturttu:

Bilesin ki, Tanrı birdir ve ondan başka varlık yoktur.[10]
Madde, hayvan, insan, tanrının kendi “ben”indeki yarattığı kahramanlardır. Yalnızca Tanrı’nın isteğiyle var olurlar. Bu yüzden kendi başlarına bağımsızlıkları yoktur, “kul”luklarının mantığı budur.

Hakk, tapılacak varlıktır. Etkilendiği zaman kul olur.(…) Etkilenen mahluk birisi tarafından yaratılır, zorlanır, tutsaktır, kahredilmiştir. Demem o ki yaratan, zorlayan, tapındıran, kahreden yalnız Hakk’tır. Suretler onun oyuncaklarıdır.[11]
Tasavvuf, insanın “ben” olma gereksemesinden doğar. Buna hakkı olduğunu düşünmenin yoludur. Bu nedenle de Tasavvufta “ben” olmanın yolları aranır. Oysa Tanrı’dan başka “ben” yoktur. Var olan tek “ben” Tanrıdır. İnsanoğlunun “ben” olabilmesi için tek yol Tanrı olmasıdır: “Enel Hakk”…

Neden böyle bir gereksinim doğar?

Küçük üretici (esnaf), kervancı (tüccar), faizci, Aristokrat toplumlarda toprak düzeni dışındadır. Üretici ve tüccar faizciden, sermaye yapıp kâr elde etmek için kredi alır. Bu, hesap tutunca geri ödenebilir bir paradır. Üstelik tefeci, kendi parasını garantiye almak için hesabın tutup tutmayacağını denetlemek durumundadır. Bu yapı, önce kendi içine kapalı bir ekonomik düzen oluşturur, yüzyıllar içinde güçlenir.

Sonra ekonomik güçlük içine düşen aristokratların zorlamasıyla açılır ve beylere, krallara bile kredi açmaya başlar. Ama bu, Aristokrat çarklara göre dönen bir yapı değildir. Kısa zamanda faizle aldıkları parayı geri ödeyemez olurlar. Çatışma da bu noktada çıkar.

Sermayeye bağlı yeni sosyal yapı da gelişmiş, güçlenmiştir. Bu dünya, onların dünyasıdır. Tanrıya bağlı bir yapı değildir. Aristokratların “kul” anlayışına karşı “ben” (varlığın merkezine tanrıyı koyan anlayıştan evrenin merkezine “ben”i koyma) anlayışı bu ekonomik yapıdan oluşur.

Bedreddin’in Filozofluğu

Şeyh Bedreddin 14. yüzyılın ikinci yarısında ve 15. yüzyıl başında yaşamış olmakla birlikte 13. yy Anadolu Erenlerinin açtığı yoldan, onların düşüncelerini daha ileri götürmüş bir filozof sayılmalıdır. Aristokrat bir kökenden gelmiş olmasına karşın, dünyaya kendi sosyal sınıfının bulunduğu noktadan bakmamıştır. Bir yandan evrenin varlığına ve yapısına ilişkin tanrıbilim içerikli düşünceler oluştururken öte yandan ve belki daha da önemlisi, toplumsal yapıyı anlamaya ve düzenlemeye yönelik yepyeni düşünceler oluşturmuştur. Ancak bu düşüncelerini biz yazık ki yazmış olduğunu öğrendiğimiz pek çok kitaptan doğrudan bilme olanağına sahip değiliz. Bunun yerine çoğunluğu olumsuz yargılarla aktaranlardan anlamaya çalışıyoruz. Gariptir, torununun yazmış olduğu Menakib’de adı anılan pek çok kitabından yalnızca Osmanlı devletinin tehlikeli bularak yüzyıllarca yasaklamaya çalıştığı, adı, “Tanrı’nın Esinledikleri” anlamına gelen, “Varidat”ın metni elimizdedir.

Özgün düşüncelerinden örnekler:

Vahdet-i Vücut” değil, “Vahdet-i Mevcut” düşüncesi doğrudur. Bu, Tanrıyla birleşme değil, bütün evren zaten tanrıdan başka bir şey olmadığıdır..
Bütün aşamalar cisimler evreninde toplanmıştır. Cisim ortadan kalkarsa ne ruhtan ne ruh gibi olanlardan eser kalır.
Mizancı Murad Bey’e göre Börklüce Mustafa aracılığıyla yaydığı görüşler:

Tanrı Dünyayı yaratmış ve insanlara bahşetmiştir.
Servet ve tarım ürünleri herkesin ortak malıdır.
İnsanlar eşittir. Kiminin servet sahibi olması, kiminin ekmeğe bile muhtaç kalması tanrısal amaca aykırıdır.
Nikahlı kadınlardan başka dünyada herşey ortak olmalıdır.
Birinin çevresi ve inançları ötekininkine benzemiyor diye onun üzerinde güç kullanılması, kutsal buyruklara ve amaçlara aykırıdır. Çünkü düşünce ve vicdan doğaya uyumla oluşur.

Bunlar insanı gücün etkisinden korumalıdır. Müslüman, Hıristiyan, Musevi ya da Mecusi hepsi Tanrının kuludur, birdir, kardeştir. Aralarında dostluk ve bağlılık olması gerekir. Bu birliktelik ve dostluk nedeniyle doğru olan (hak), ilkel olana
(batıl) üstün gelir. Yönetme ise zulüm ve baskıdır (saray, saltanat, savaş, asker hepsi zulümdür. Tekkeler, dervişler, ulema bunlar da zulüm ve baskıdır).

Yönetenin saldırılarını anlayışla karşılamak, Tanrının amaçlarına uygun olmayan buyruklarına uymak doğru değildir.
Yöneticiler, halifeler döneminde olduğu gibi yönetilenler tarafından seçilmelidir.
Herkes eksiksiz özgürlüğün gerektirdiği gibi düşüncelerini ve yaşama biçimini açıklayabilmelidir. Başkalarının yaşama biçimi ve inançlarına saygılı davranılmalıdır.
Şeyh Bedreddin ve sonrasında kendisi ve yolunu izleyenlere ilişkin fetvalardan çıkarılabilecek düşüncelerden örnekler:

1)Sofyalı Bali Efendi’ye göre (Kanuni dönemi)

a. “(…)her ne zaman ki bir yere gelip, toplanıp sohbet ettiklerinde, meclislerinde şarap ve dost, arkadaş, yaşlı, genç, kadın ve erkek(…)” bulunurdu:

b. “Cennette şarap dedikleri şarap bu güzel ve kalbe ferahlık veren şaraptır. Ve Kevser dedikleri işte bu dünyadır ki, Hak sofrasıdır. Tüm Tanrısal nimetler buradadır.”

c. “Ahiret işleri, rüsum uleması’nın (taklitçi bilginlerin) anladıkları gibi değildir. Bunun, ata sözleri olduğundan habersizdirler.”

d. “Sanmayın ki gökyüzü (evren) yok olacaktır ve mülkün sahibi mülkünden dışarda olacaktır. O, insandadır. Her kim insanı bildi. Hakk’ı bildi.”

2) Şeyh Bedreddin hakkında Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin görüşü:

Soru:

Simavnalu taifesinden bir bölük insan şarap içip izinle birbirlerinin eşlerine tasarruf etseler, bunlara ne yapmak gerekir?
Bedreddin hareketi, devrim sayılmalı mıdır?

Şeyh Bedreddin hareketi tek başına bir “devrim” sayılamaz. Devrimler sosyal sınıfların iktidarı birbirinin elinden alma sürecidir ama bu iktidar, yalnızca siyasal iktidar anlamında değildir. Devrim, yeni iktidara gelen sosyal sınıfın kültürünü bütünüyle oluşturması ve insanların yaşamalarını bu yeni kültürün oluşturduğu ölçütlerle oluşturmaları demektir ve uzun yüzyıllarda oluşur. Devrimin bir ülkedeki askeri başarısı, yalnızca bir darbedir. Bu nedenle de hiçbir devrimci bir devrimi tek başına yapmaz. Aristokrasiye karşı yapılmış olan Anadolu Devrimi, 13.yy başlarından bu yana sürmekte, savaşımı verilmekte ve olgunlaşmaktadır. Siyasi iktidarı ele geçirmek için 20.yüzyılı ve Mustafa Kemal’i beklemesi gerekmiştir.

Bu devrimin içinde, başlarında yer alan Şeyh Bedreddin hareketi, Ankara ve Osmanlı Devletleriyle Aristokrasiye karşı kendi devlet örgütünü kurmuş olan Anadolu Devrimi’ne, 1.Murat zamanında başlayan Aristokrat karşıdevrime karşı Anadolu’nun, kendi devrimini savunmasıdır. Bedreddin Her iki sosyal yapıya da tanık olmuş, gençliğinde, geçmişten gelen Aristokrat kültür değerlerini, hem de yeni oluşmakta olan halk hareketinin değerlerini bütünüyle kavrama şansına ulaşmıştır. Tam bu yıllarda karşıdevrim hareketinin başlaması ile her aşamasına tanık olmuştur.

Dünyada Aristokrasiye karşı ilk kez yapılmış olan bir devrimin sonrasında kurulan toplumsal yapının elbette aksamaları olacaktı. Bu aksamalar, karşıdevrimin gerekçelerini oluşturuyordu. Şeyh Bedreddin, Aristokrasiye geri dönüşü desteklemek yerine düşünsel ve yapısal aksamaların çözümünü araştırıyor, düşünüyor, bulmaya çalışıyordu.

Çözüm önerilerini oluştururken içinde yaşamakta olduğu dinden, sosyal yapıdan, kendi döneminde yaşanan başka sosyal yapılardan etkileniyor, esinleniyor, kullanıyor; kimi zaman onlardan oluşturulmuş yeni sentezlerle, kimi zaman yanlışlarına karşı yapılmış karşı çıkışlarla yeni yapılar oluşturuyordu.

Bu tavır, 13.yy’da yaşamış ve Anadolu Devrimini başlatmış olan Hace Bektaş gibi, Şeyh Nasiru’d Din gibi, Yunus Emre gibi tasavvuf düşünürlerinden ayrı bir özellik taşıyordu. Renaissance sonrası Avrupa’da yeniden ortaya çıkacak “bilim insanı tavrı”ydı. Çözmeye çalıştığı sorunu anlıyor, kavrıyor, üzerine düşünüyor ve sonuca varıyordu. Özellikle toplumsal uygulamalar için yeni önerilerde bulunuyordu İkiyüz yıl kadar sonra Renaissance ütopyaları yazarları Thomas Morus ve Campanella da, yapıtlarını bu anlayışla verecektir.

Bedreddin onlardan farklı olarak, kuramcı olarak kalmamış, eylemci olmak zorunda da kalmıştır. Devrimin geri dönüşünü önlemek için toplumsal harekette önder olarak yer alır ve bu yüzden sürgün edilir, bu yüzden öldürülür. 13.yy’da Şeyh Nasiru’d Din Mahmud da Ahî Evren olarak toplumsal hareketin başında bulunmuştur ancak ilk kez toplumsal model oluşturarak harekete bu modele göre yön veren Şeyh Bedreddin’dir.

Yüzyıllar sonra Karl Marx’ın felsefeye eylemi katma konusunda savunduğu aynı tutumdur. 19.yy’da Avrupa’da Marxist hareketin önderliğini bizzat kendisi yapmıştır.

Mizancı Murad Bey’e göre Börklüce Mustafa aracılığıyla yaydığı görüşlerde oluşturmuş olduğu modelin Renaissance ütopyalarında ikiyüz yıl sonra önerilecek olan toplum modellerinden aşağı olmadığı gözlenebilir.

Bedreddin sonrasında Anadolu Devrimi…

Çelebi Mehmed’in iktidarı ele geçirmesiyle Anadolu Devrimi’nin karşıdevrim süreci devam eder. İstanbul’u ele geçiren II.Mehmed’in Selçuklu Aristokrat kültürüne Bizans aristokrat geleneklerini katması ile bu süreç güçlenerek sürer. Fatih Kanunnamesi ile de yasaya girmiş olur. II Mehmet kendini kulların üzerinde iyice yücelere, iyice ulaşılamazlıklara çeker, Divan toplantılarına bile katılmaz olur. Gerektiğinde bu toplantıları bir paravan arkasından dinleme geleneğini oluşturur.

Böylece 13.yy’da tanrıyı bile “ben”leştirerek insanlar arasına indiren tasavvuf düşüncesine karşı Aristokrat karşıdevrim devlet yönetiminde de yeniden egemen olur.

Yavuz Selim önce Çaldıran’da Anadolu tasavvufunu destekleyen Şah İsmail’i ortadan kaldırır, Şah İsmail yandaşlığıyla suçladığı Anadolulu Türkmenleri kılıçtan geçirir. Pîr Sultan Abdal, bu arada idam edilir. Sonra da Mısır seferinden Kutsal Emanetleri ve dolayısıyla da Halifeliği Osmanlı’ya getirir, bütün müslümanların efendisi sıfatıyla Aristokrat yapıyı iyice perçinler.

Anadolu Erenleri geleneği, bu dönemden sonra, bir kanadıyla Çaldıran’ın kılıç artığı Aleviler olarak köylerde baskılar altında bir yozlaştırma ve sünnîleştirme süreci içinde yaşatılacak, bir kanadıyla zaman zaman kazan kaldırsalar da, Yeniçeriliğin içinde Bektaşiler olarak Aristokrasiye hizmet edecek, toplumsal yanı en güçlü olan Ahîyan-ı Rûm ise tümden sünnîleştirilerek Osmanlı Saltanatının denetiminde Esnaf Loncalarına dönüştürülecektir.

Böylece çok sonraları “Burjuva” adı verilecek olan sosyal sınıfın Dünya’daki ilk hareketlenmesi son bulur. Ancak bu yeni kültür, gereksemelere tutunarak toplumun içinde yayılmasını ve gelişmesini sürdürür, Avrupa Renaissance’ının oluşmasına katılır, Dünya’yı Burjuva Devrimlerine hazırlar.

Selçuklu ve Bizans Aristokrat sentezinden oluşan Aristokrasi ise Osmanlı Devletini önce duraklama, sonra da çöküş sürecine sokacak, yenileştirme çabaları sonuç vermeden 20.yüzyıla getirecek ve Kemalist Devrimle sonlanacaktır. Kemalist Devrim, 13.yy Anadolu Devrimi’nin devamıdır. Yozlaşmış Osmanlı Aristokrasisini devirmiş, Anadolu Erenlerinin dünya görüşünü yaklaşık 600 yıl sonra yeniden iktidara taşımıştır. Bu nedenle Mustafa Kemal’i “Gâzi” olarak anmakla Anadolu insanı, belki de bilmeden en uygun adı vermiştir. Gerçekten Mustafa Kemal, Osman Gâzi ve Orhan Gâzi’nin önderliğinden sonra Diyar-ı Rûm’da “Gâziyan-ı Rûm” anlayışına yakışacak ilk “Gâzi” önder olmuştur.

[1] Bilim ve Ütopya Mayıs 2003 Sayı:107
[2] “Şeyh Bedreddin’in soyu ve gençliği”, Prof.Dr. Eren Omay, Bilim ve Ütopya, Mart 2003 Sayı:105, s:12-13
[3] Süleyman Paşa’nın adındaki “paşa” ünvanı ilginçtir, Anadolu tasavvufunun kökeninde bulunan babailiğin önderi Baba İlyas’ın oğlu Muhlis Paşa, onun da oğlu “Garibname”siyle ünlü Aşık Paşa’dır. Artık anlamı unutulmuş bir tasavvuf ünvanı gibi görünüyor. En büyük oğullara verilen “Beşe” ünvanından geliştiği savı araştırılmayı gerektiriyor.
[4] Osman Gazi’nin kayınpederi.Kardeşinin ahî olduğu kesindir. Osmanlı’nın kuruluşundaki çabaları onun da ahî olduğunu çok güçlü bir izlenim olarak verse de, bu konuda gösterilen kaynaklar yeterli değildir, doğrulamaya gereksemesi vardır.
[5] “TARİH DEVRİM SOSYALİZM” 4, Hikmet Kıvılcımlı. “BL VIII: TOPRAK VE BARBARLIK” http://www.comlink.de/demir/kivilcim/eserler/tds4.htm
[6] Selçuklu Aristokrasisinin kurumsal din önderi Mevlana’nın “kim olursan ol gene gel” biçimindeki söylemi, altta, kendi inancından olmayanlara yönelik bir aşağılamayı da birlikte getirmekte ve onları kendi inanç dizgesine yönlendirmeyi amaçlamaktadır. Bu anlamıyla kendi gibi olmayanları kendisine benzetmek için hazırlanmış bir tuzaktır.
[7] “TARİH DEVRİM SOSYALİZM” 4, Hikmet Kıvılcımlı. “BL VIII: TOPRAK VE BARBARLIK” http://www.comlink.de/demir/kivilcim/eserler/tds4.htm
[8] Çağatay, “Ahilik Nedir, s:19
[9] “Şeyh Bedreddin’in soyu ve gençliği”, Prof.Dr. Eren Omay, Bilim ve Ütopya, Mart 2003 Sayı:105, s:10-15 başlıklı yazıdan derlenmiştir.
[10] “Variat” Şeyh Bedreddin. Haz:Vecihi Timuroğlu, Türkiye Yazıları Yay, Birinci Basım, Aralık 1979, s:91
[11] Aynı Yapıt s:91

Yorumunuzu yazınız