PAYLAŞ

ŞAHİN KAYA

“Hak” *(tanrı) başlangıçtır. Herşeyin “başlangıcı, özü ve varoluş noktasıdır”.
“Evren” Haktan varolmuşların tümüdür. Galeksiler, yıldızlar, gezegenler, uzay, boşluk ve bu boşluktaki bütün canlılar bu nedenle Hakkın farklı görünüşlerinden başka birsey değildir. Bir kaya parçasında da O vardır, bir ulu çınarda da O vardır. Heryerde olan bu Hak terimi İslamiyetin Allah kavramıyla bir değildir.
Aşağıya aktaracağım İbn-i Arabiye ait olan eserdeki Hak terimi ile İslamiyetteki Allah kavramı arasındaki farkların ve çelişkilerin ayrımını okuyucuya bırakıyorum.

Gerçek varlık O
Gerçek yokluk da O
Yaratan da yaratılan da O’dur
Her varlığın kendisidir.
Yüce hak ve çirkin batıl O’dur
Deha düşüncenin kendisi ve aptal hurafenin aynısıdır.
Zihinde parlayan düşünce ve kaybolan kuruntu ile şaşkın hayal O’dur
Mümin O, kâfir O’dur
Katıksız muvahhid O
Putperest müşrik O’dur
Hareketsiz cansız O
Keskin duyarlı canlı O’dur
Arşın altında secde eden melek O
Cehennemde yanan şeytan O’dur.
Gözyaşları dökerek tesbih eden rahip O
Günahlarıyla genel evini ayağa kaldıran zani O’dur
Allah sevgisi ve korkusu ile yaşayan rahibe O
Etini budunu satarak geçinen
Ve çıplak vücut için yaşayan fahişe O’dur
Aydınlığıyla alemi kuşatan ışık O
İnleri korku ve dehşetle dolduran koyu karanlık O’dur
(Fusûsu’l-Hikem: 80)
İbni Arabi’nin yazdığı bu anlatımda Tanrının bütün özelliklerinin insanda da var olduğu görüşüne ulaşıyoruz. İbn-i Arabi’nin bu anlatımı Alevilerce de kabullenir. Ozan Daimi “Kâinatın aynasıyım” adlı deyişinde İbni Arabi ile aynı şeyleri söyler;

Kainatin aynasıyım
Mademki ki ben bir insanım
Hakkın varlık deryasıyım
Mademki ki ben bir insanım

İnsan hakta hak insanda
Ne ararsan bak insanda
Hiç eksiklik yok insanda
Mademki ki ben bir insanım
Daimi
İnsanın Hakta, Hakkın ise insanda olma durumunu yani Hallacı Mansur ile özdeşleşmiş olan “Enel Hak” tanımlaması Vahdeti Vücut (varlığınbirliği) felsefesidir. Yukarıdaki deyişte ve İbn-i Arabinin yazısında işlenen konu Vahdeti Vücuttur.

Mansur; “Ben Hakkım, Hak bendedir”
Hasan Sabbah; “İnsan Hakkın bir parçasıdır”
Ünlü bir sufi olan Ferîdüddîn-i Attâr; “İnsan Hak ile özdeştir”
Hâcı Bektâş-ı Velî ise; “Ne ararsan kendinde ara” demiştir.
Bütün bu tanımlar salt bir tasavvufi görüş veya sufist bir duruş değil, günümüz biliminin öne sürdüğü tek gerçektir. Binlerce yıllık “vahdeti vücut” gerçeği bir kaç yıllık “kuantum fiziği” biliminin ta kendisidir. Kuantum fizigi “Vahdeti Vucudun” bilimsel olarak kanıtlanmış halidir.

Kuantum fiziğine göre Evrenin en küçük zerresinde bile bütüne ait olan bilgilerin tümü mevcuttur. Küçük büyükte, büyük kücükte mevcuttur. Tüm evren tek bir bütündür. Evrendeki her şey ne kadar farklı görunse de bir bütünün farklı yerlerdeki farklı yansımalarıdır. Herşeyde O bütünün özellikleri vardır. Kuantum fiziğine göre algılanan bütün maddeler boşlukta etkileşen kuantum parçacıklarının dalgalanmalarından oluşuyor. Kuantum parçacıkları boşluğun içinde bir görünüp bir kayboluyor. Bu konu hakkında “Mevlâna” şunları söylemekteydi;

“Cümle âlem, her an yok olur gider. Sonra tekrar, varlık âlemine dönüp bekâ şeklinde görünür. Alemin varlığı, daima gidip gelmededir. Tek nefes bile bu soyunup giyinmeden hâli değildir”
Aleviliği salt bir islam yorumu görenler, islamiyetin özü sayanlar “tanrı-evren-insan” birliğinin “kâmil insan” olma aşamasında insanın tekrar tanrısal mertebeye ulaşmasını, koptuğu parçaya kendisini bilerek yeniden kavuşup tanrısallaşmasını islamiyetin neresine koyabilirler?

Sadece 100 yil evveline kadar 2 milyar yıl ömür verilen dunyanın yaşını,
eski Yahudi din bilginleri iö 3760, Hıristiyanlar ise iö 4004 yılında başlatabiliyorken Alevilik dunyanın varoluş serüveninin guneş ile başladığını söylemekteydi.

Gencî adında bir Alevî ozanı yüzlerce yıl önce bakın bu yukarıda anlattıklarımı nasil aktarmış;

Çar anasır bâbından nikâb büründüm
Bir noktadan hasıl oldum arındım
Can gözüyle görenlere göründüm
Ne seyranım ben seyrandan içeri

Gencî hakikatım şah-ı nurdayım
Ne yerdeyim ne gökteyim nerdeyim
Mekân tutmaz ispat olmaz sırdayım
Lamekânım lamekândan içeri
Gencî
“Çar anasır bâbından nikâb büründüm”: 4 element ile oluştum (ateş, hava, su, toptak)
Bir noktadan hasıl oldum arındım.

Hasıl olmak; meydana gelmek, varlık kazanmak, gerçekleşmek. Baska bir deyişle nitelik kazanmak demektir. Burada “Genci” Bir noktadan hasıl oldum derken bir noktadan meydana geldiğini, bir noktadan varlık kazandığını, bir noktadan nitelik kazandığını söylemekte. Bu nokta herşeyin başladığı yerdir. Sadece insanların değil dunyanın, bütün canlıların ve içinde yaşadığımız evrenin baslangıç noktasıdır bu nokta.

CERN’de calışan profesör Gökhan Ünel evrenin kronolojik sıralamaya göre oluşumunu bu noktayı baz alarak şöyle anlatıyor;

– 0 saniye: Büyük Patlama, enerji yoğunluğu sonsuz, çünkü evren nokta kadar.
– 0, (25 tane sıfır) 1 saniye, yani saniyenin trilyonda birinin trilyonda biri: BHÇ’nin ulaşabileceği en yüksek yoğunluk, nokta halindeki evren yaklaşık 300 milyon km’ye genişlemiş.
– 0,00001 saniye: Proton ve nötronlar oluşuyor.
– 3 dakika = 180 saniye: Hidrojen ve helyum gibi hafif çekirdekler oluşuyor.
– 380 000 yıl: Elektronlarla birleşen hafif çekirdekler hidrojen ve helyum atomlarını oluşturuyor.
– 200 milyon yıl: Yıldızlar ve gökadalar oluşuyor.
– 9.2 milyar yıl: Güneş sistemi oluşuyor.
– 10 milyar yıl: Dünya’da hayat başlıyor.
– 13.7 milyar yıl: Bugün…

Her ne kadar bugünün bilim dunyası bu konu hakkında hemfikir değilse de en azından evrenin surekli genişlediği konusunda hemfikirler. Evren sürekli genişleyen bir yapıya sahip ise bu demek oluyor ki bir baslangıç noktası vardı. Bir baslangıç noktası olmasaydı sürekli genişlemesi de imkânsız olurdu.

Lâ mekân elinden bir nişan iken
Meni zuhur etti ol kan içinde
Üç yüz altmış altı şehirden gelip
Özüm katre oldu umman içinde
Lâ mekân mekânsız anlamına geliyor. Mekânsız olan. Hic bir yere sığmayan, eni ve boyu olmayan, mekâna sığmayan. Peki dünyanın varoluşunu düşünecek olursak nedir eni ve boyu olmayıp mekâna sığmayan? Tabi ki evren, uzay.

Evren sürekli büyüyen, genişleyen fakat hicbir yere sığmayan bir yapıdadır. Bu yapıya Alevî literatüründe “lâ mekân” deniyor. Deyis şu dörtluk ile devam etmekte;

Bir zaman ummanda cansız yatırdı
Cana ceset verip vücut yetirdi
Gıda verip kalp içinde oturttu
Rızkımı yarattı ol kan içinde
Noksanî
Ummanda cansız yatmak ne demek?
4.5 milyar yil once dunya guneş sistemindeki toz bulutundan oluştu.
200 milyon yıl boyunca yanan bir ateş topuydu. Yavaş yavaş içten dışa dogru soğumaya başlamasıyla ilk karalar oluşmaya başladı. Başlayan Göktaşi yağmurları yaşamın yapı taşları olan su ve amino asitleri dunyanın yüzeyine taşıdı. Dünyaya göktaşı (meteor) yağmurlarıyla taşındı. Dünyaya şiddetle çarpan her göktaşı içinde bulunan suyu çarpışmanın etkisiyle dışa vurdu.

Her ne kadar dünyaya çarpan göktaşları okyanusları oluşturmuş olsalar da gerekli yaşam kosulları olmadığından bu suların içinde henüz canlı organizmalar oluşmamıştı.

Burada yukarıdaki dörtlüğü yeniden okuyun. “Bir zaman ummanda cansız yatırdı”.
Noksani’nin ummanda yani okyanusta cansız yatırdı derken anlatmak istediği budur.

3 milyar yil önce ortaya çıkmış ilk ilkel yaşam biçimleri olan “stromatolit“ denen mercansı yapıların kalıntıları bulundu. Bu kalıntılara bugün Kuzey Meksika çölunde halen rastlanıyor. Okyanuslar göktaşlarının Dunyaya yağmalarının ardından oluştuktan sonra bugünkü yaşam formların oluşabilmesi için halen bir eksik vardı…OKSİJEN.

Bu oksijensiz geçen zaman dilimidir Noksanî’nin “bir zaman ummanda cansız yatırdı” dediği yer.

Oksijenin oluşabilmesi suların altındaki “stromatolitlerin” oluşmalarıyla başlayabildi. Stromatolitler ise “siyanobakteri” denen milyarlarca mikroptan oluşmuştu. Bu bakteriler benzersiz bir ozellikleri sayesinde dünya tarihini değiştirecekti. Çünkü bu bakteriler güneşi ve suyu alarak oksijen üretiyordu.

Kim bu tenim yoğuken ben can idim
Katre değil ezeli ummân idim
Kaygusuz abdal

Ger aslım sorarsan ben bir niyazım
Sabır ilmi derler yerden gelirim
Ve katre idim şimdi han oldum
Arştaki kandilden nurdan gelirim
Nesimi

Katre idim Ummanlara karıştım
Kaç bulandım kaç duruldum kimbilir
Devre edip alemleri dolaştım
Bir sanata kaç sarıldım kimbilir
Gufranî
Kendisi henüz bedenlenmemiş iken, daha doğmamış iken, değil ete kemiğe belirli bir bilince dahi sahip değil iken var oldugunu söylemekte. Keza bu varoluş tamamiyle manevi bir devriye yolculuğudur. Kaygusuz Abdal henuz insan donuna girmemiştir; Bir katreden (damla sudan) ummânın (okyanusun) parçası olmuştur.

Karalar, sular, oksijen, ateş ve atmosfer oluştuktan sonra canlıların yaşayabileceği ilk koşullar tamamlanmış oldu. Artık ateş, toprak su ve hava vardı…

Çâr anasır bâbından nikâb büründüm
Bir noktadan hasıl oldum arındım
Can gözüyle görenlere göründüm
Ne seyranım ben seyrandan içeri
Gencî

Anasırdan bir libasa büründüm
Nar ü Hak ü Bâd ü Ab’dan göründüm
Şiirî
Çâr Anasır: 4 kuvvet, 4 element (öğe).
Libas: Elbise
Nar: Ateş
Hak: Toprak
Bâd: Rüzgar, hava
Ab: Su

Aleviler bunları nereden biliyorlardı?
Bütün evrenin bir noktadan oluştuğunu,
Evrendeki bütün varlıkların birbirleri ya da kendi eksenleri etrafında dönduklerini,
Dunyayı oluşturacak koşulları, yaşamın güneşten geldiğini,
İlk canlıların okyanustan cıktığını,
Evrenin en küçük zerresinde bütüne ait olan bilgilerin tümünün bulunduğunu,
Tüm canlıların evrimleştiklerini,
İnsan bedeninin dört elementten oluştuğunu,
Uzayın eni ve boyu (lamekân) olmadığını…
Alevî pirleri, ozanları bunca derin bilgileri günümüzden yüzlerce yıl evvel nereden oğrenmişlerdi?

PAYLAŞ

Yorumunuzu yazınız