PAYLAŞ

ERWAN KERIVEL
(Alevilik üzerine araştırmaları bulunan Fransız yazar)

Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olması ve AKP hükümetinin Suriye ve Irak’ta azınlıklara karşı yürütülen etnik temizlikteki rolü Alevi toplumunun geleceğinden endişe etmesi için yeterli sebepleri sunuyor. Günümüzde Alevileri bekleyen en önemli sınav gerçek bir siyasal program oluşturmak ile demokratik ve sosyal taleplerini taşıyabilecek yöneticilere sahip olmaktır. Bunun yolu Türk İslam sentezi ve milliyetçi kemalizmle taviz vermeden bir ideolojik kopuştan geçiyor.

Kısa süre önce Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına seçilmesi ülkenin en önemli kültürel ve dinsel azınlığı olan Aleviler tarafından bir tehdit olarak görüldü ve kadercilikle gölgelenmiş büyük bir hayal kırıklığı ile karşılandı. 2002’de iktidara geldiğinden beri Sünni çoğunluğun Alevi toplumuna karşı provokasyonları, göz dağı vermeleri ve tehditleri gitgide arttı : Alevi köylerinde cami inşaatlarının artması, çocuklarına din dersinin mecburi tutulması girişimleri, kamu hizmetinde kara listeye alınmaları, oruç tutmamaları yüzünden linç edilmeleri, ölüm tehditleriyle birlikte evlerinin işaretlenmesi, Cem evlerine yönelik saldırılar, mezarlıklarda yapılan tahribatlar vs…

Alevilerin Gezi eylemlerine kitlesel olarak katılımı onları yeni cumhurbaşkanı için mücadele edilecek bir düşman haline getirdi. Ancak Aleviler net bir siyasal mesajın ve siyasi talepler programının etrafında birleşmekte zorlanıyorlar. Bu durum 15-20 milyon nüfusa sahip bu toplumun siyasi duruma etki etmelerini ve seçimlerde bir ağırlığa sahip olmalarının önüne geçiyor. Zorunlu asimilasyon tehlikesiyle karşı karşı olan Alevi toplumu önemli bir sınavla karşı karşıya : siyasi olarak var olma sınavı. Bu sınavın yolu geçmişten gerçek bir kopuş anlamına gelecek siyasi tercihlerden geçiyor.

Siyasi bir platform kurabilecek yöneticilere sahip olmak

Türkiye’deki ve Avrupa’daki göçmen Alevi toplumunun dernekleri çok sayıda ve bölünmüş durumdalar, bu da düşmanlarının işini kolaylaştırıyor. Hatta bazı derneklerin yöneticileri on yıllardır derin devletle ilişkideler. Kimileri de Aleviliğin Türk-İslam sentezinin bir parçası olduğunu iddia ederek ve Türkiye Kültür Bakanlığı’ndan müslüman bir azınlık olarak tanınmayı isteyerek Erdoğan’la ittifak içinde olmaya hazır olduklarını gösteriyorlar. Bu zayıf düşürme girişimleri on yıllardır İzzettin Doğan ve Cem Vakfı tarafından yürütülüyor. Bu akım Avrupa’da da varlık gösteriyor, Osmanlıların ve Cumhuriyetin ilk yıllarının kemalist ideologlarının yapmaya çalıştığı gibi bu topluma islami bir nesep uydurmaya çalışıyorlar. Bu doğrultuda ilk akıllarına gelen  o dönem çoğunlukla “Kızılbaş” olarak adlandırılan Alevilerin diğer dini azınlıklarla (özellikle de Hristiyanlarla) eşit haklar talep eden demokratik bir platformun etrafında birleşmesinin önüne geçmek için ellerinden gelen herşeyi yapmak oldu. Markus Dressler’in kısa süre önce yayınlanan « Writing Religion, the making of Turkish Alevi Islam » araştırması bu konuda çok değerli bir çalışmayı teşkil ediyor.

Alevi yöneticilerin başka bir bölümü ise yeni devletin “laik” vaatlerinde Sünni müslüman çoğunluğun içinde yavaş yavaş asimile olmanın önüne geçme ümidini bularak Cumhuriyetin ilk yıllarından beri kaderlerini Kemalizme bağlamaya karar verdiler. Koçgiri ve Dersim katliamları ile karanlık faşist ülkücüler tarafından Alevilere karşı düzenlenen Maraş, Malatya ve Çorum pogromlarında ordunun rolüne rağmen CHP’ye verilen oylar, Cem evlerine asılan Atatürk resimleri ve kendilerinden nefret eden Cumhuriyetin kurumlarına duyulan kör güven uzun süre boyunca değişmez bir kural olarak kaldı.

70’li ve 80’li yıllarda askeri darbelerle birlikte Alevilerin büyük kısmı yasadışı aşırı sol gruplara dahil oldu, bu durum onları Türk devletiyle açıkça karşı karşıya getirdi ve kaçınılmaz olarak Avrupa’ya kitlesel siyasi sürgüne yol açtı. Böylece toplum gelecekteki siyasi yönetici kadrolarından mahrum kaldı. Bu kişilerin bir kısmı Avrupa’daki ilk Alevi derneklerinin kurucusu oldu, bu şekilde Alevi kültürünü göç edilen ülkelerde yaşatmaya çalıştlar. Ancak bu grupların ülkede kalan toplumun üzerindeki etkisi çok sınırlı oldu.

Yöneticileri tarafından hiçbir özel program hayata geçirilmediği sürece Alevilerin seçimlerde oy kullanmamak ya da daha geniş çıkarları temsil eden bir adaya yönelmek dışında bir seçenekleri kalmıyor. Son seçimlerde azınlıkların ve Kürtlerin adayı olan Demirtaş Alevi toplumundan anlamlı ölçüde oy alabildi. Alevilerin geleneksel olarak oy verdiği CHP -70-80’li yılların Alevi karşıtı pogromlarının sorumlusu- MHP’li faşistlerle ortak bir aday çıkardı, üstelik bu aday dini referanslara sahipti. Bu sebeple Alevi derneklerinin bir kısmı İhsanoğlu’na destek vermeyi reddettiler.

Bağımsız olarak var olmak için birleşmek

Bugün Alevi toplumu için en önemli sınav bağımsız olarak var olabilmek için birleşmek olarak ortaya çıkıyor. Bunu başarabilmek için özelliklerinin -yani inanç, felsefe ve ibadet anlamında İslam’ın dışında yer alan, baskıcı Pan-Türk milliyetçiliğini reddeden çünkü “72 millete bir nazarda bakan”, çok etnili (Türk, Kürt ve Arap) kültürel ve dini bir topluluk- net bir tanımı şart.

Bu büyük ideolojik kopuş yüzyıldır süre giden Türk-İslam sentezi ve Türk milliyetçiliğine asilimilasyondan koparak asli ve hakiki Aleviliğin köklerine dönüş anlamına gelecektir. Burada soru toplumun hangi yöneticilerinin bu zaruri mücadeleyi taşıyabilecek kapasitede olacaklarıdır. Bu soru henüz cevabı verilmemiş olarak durmaktadır.

Kürt ve Arap (Nusayri) Alevilerinde onları ezen Türk milliyetçiliğinin baskısından kurtulmak için gerçek bir irade mevcuttur. Türkiye’de ve Avrupa’da tarihçiler, araştırmacılar, aydınlar ve gazeteciler bu yönde çalışmaları cesaretle yayınlamaktadır. Alevi dergileri başka azınlıkların trajik kaderlerine ve kendi toplumlarının kurbanı olduğu asimilasyona düzenli bir şekilde yer vermektedir. Alevi toplumu ihtiyacı olan yöneticileri şüphesiz bu entelijensiyadan çıkaracaktır. (28 Eylül 2014)

(www.repairfuture.net)

Yorumunuzu yazınız