PAYLAŞ

HIDIR TEMEL

Sayın Hakim,

[savunmama başlamadan önce iki noktayı dile getirmek istiyorum: Birincisi, mesleğim gereği konuşmalara alışık olmama rağmen, şu an çok heyecanlıyım! Bu heyecanım, mahkeme önünde olmaktan değil, bu tarihi görevin bana düşmesinden ötürü oluşan bir durumdur;

İkinci nokta ise, davamızı ve şehrimizi çok yakından ilgilendiren “KEÇECİ BABA TEKKESİ”ne yapılan uygulamadır. Keçeci Baba Tekkesi mahkeme kararıyla, Tokat mahkemeleri kararıyla, köy muhtarlığına devredildi. Şu an köyde cami ve imam var. İnsanlar karşı çıktıkları halde bu uygulama gerçekleştirildi. Bu uygulama Türkiye’nin yüzkarasıdır! Bu olayı burada şiddetle protesto ediyorum!][*]

Şu an görülmekte olan bu DAVA, belki hepimizin tahmin edebileceği boyutların bile ötesinde bir tarihi süreci içine alan ve geleceğe de etki bırakacak, tarih yazımının bugünden konusu olmuş bir DAVA; basitleştirmek için öyle adlandırılan bir mülkiyet davası değil ve olmayacak da. Bu davanın algılanması, ne bu konuyu bilen Sünni vatandaşlarımızca, ne Alevi vatandaşlarımızca ve ne de HUBYÂR taliplerince bir mülkiyet davası olmadığıdır; tarihte de böyle olmamıştır! Bu dava büyük davamızın, inanç davamızın bir parçasıdır. Bu nedenle  ayrı değerlendirilemez!Bu tarih, aynı zamanda içinde yaşadığımız bölgenin de bir tarihidir.

Alevi inanç yapılanması Dede Merkezli bir inanç yapılanmasıdır. Dede olmadan inanç olmaz, sistem yürümez. Osmanlı da bunu bildiği için bazı dönemlerde Dedeleri katletmiş, sürmüş, onların talipleriyle olan bağlarını koparmaya çalışmıştır. PİR SULTAN ABDAL’ın asılma sebebi de budur, çünkü Pir Sultan Abdal bu bölgenin Halifesidir. Halifelik, Mürşitliğin üzerinde bir makamdır. Alevilerin bu inanç yapısının sürdürülmesini sağlayacak Dedeler ve Dervişler de Tekkelerde, dergâhlarda yetişir. Davaya konu olan yer de böyle bir merkez, dede ocağıdır.

Hubyâr Tekkesi de kurulduğu günden bu güne devamlı bu tür davalarla karşı karşıya kalmıştır. Her zaman tacizlere ve saldırılara maruz kalmış, Hubyâr’ın kendi zamanından başlamak üzere neredeyse 500 yıldan beri mukavemetlerin arkası kesilmemiştir. Bu dava da, daha önceki davaların bir devamıdır. Son dönem aile olarak da bu davaların yabancısı değiliz! Daha önce ŞEYH MEHMET TEMEL (1973 yılında), ve onun da dedesi, ki benim de adını aldığım ŞEYH HIDIR da (Aralık1874 yılında) şikayet edilmiştir.

Şimdi diyebilirsiniz ki, davayı açan sizsiniz! Davayı biz açmadık; bize, mülkiyetimize ve inancımıza müdahale edilerek dava açmak zorunda bırakıldık. Bize karşı yapılan şikayetler, hazırlanan kumpastan sonra, bu davayı da biz açmak zorunda kaldık; bizi yerimizden yurdumuzdan edecek Tokat Valiliği’nin Zapt-u Rap Kararı’ndan (Belge: 01) ve Kültür Bakanlığı’nın Koruma Kararı’ndan (Belge: 02)sonra bize kalan tek şey bu davayı açmaktı! Cumhurbaşkanlığı’na, Başbakanlığa, İçişleri Bakanlığı’na, Adalet Bakanlığı’na, Genelkurmay Başkanlığı’na, Tokat Valiliği’ne, Almus Kaymakamlığı’na eş zamanlı şikayette bulunulmuş (Belge: 03), DEDE MUSTAFA TEMEL “şeyhlik ve dedelik yaptığı, Hubyâr Tekkesi’ni işgal ettiği ve burada rant elde ettiği”(Belge: 04)gerekçesiyle yukarıda belirtilen makamlara ve ulusal basın yoluyla tüm Türkiye’ye şikayet edilmiştir. Şikayetler ve o günün gazeteleri mahkemenin mâlumudur, ayrıca burada fotokopileri vardır. Bize karşı açılan tüm soruşturmalar ve davalar karşısında kendimizi, mülkümüzü, inancınızı savunmayıp da ne yapacaktık? “Oh ne güzel oldu, bu yükten de kurtulduk” mu diyecektik? Bu kadar organize, en ince ayrıntılarına kadar hesaplanmış, Tokat Valiliği’nin  de içinde olduğu, sunulan makamları hemen teyakkuza geçirecek diplomatik ifade ve iftiralarla dolu bu komplonun nereden ve kimlerden geldiğini kestirememek, HubyârKöylüleri’nden bazılarının eseri ve düşüncesi olduğunu düşünmek sadece safdillilik olur herhalde!

Bir Tekkenin yükünü, sorumluluğunu yaşamayanların bilmesi mümkün değildir. Annenizin, Ebenizin (Nine)sabahın dördünde kalkıp çorba pişirmeye başladığı, gecenizin gündüzünüzün olmadığı, tüm kadınların sadece çalışmak için var olduğu, özel hayat diye bir kavramın olmadığı, kendi evinizde yatacak yer bulamadığınız bir dünyayı onu yaşamayan bir kimsenin, kapı komşunuz olsa bile tasavvur etme ihtimali yoktur. Kısacası bu iş dışardan görüldüğü gibi değildir; eğer manevi haz almıyorsanız, bu işi gerçekleştirme şansınız ve ihtimaliniz de yoktur. Yani bu iş bir meslek değil, bir geçim kaynağı değil, bir “hâl” hâlidir. Dolayısıyla, öyle iddia edildiği gibi, seçimle yapılabilecek, kim gelirse onun yapabileceği bir makamdan bahsetmiyoruz. Ayrıca böyle bir durumda “Alevi Tarihi” boyunca görülmemiş ve duyulmamıştır. Bu tamamıyla liyâkat isteyen, sabır isteyen, geniş gönüllülük isteyen, adanmışlık isteyen bir mertebedir. Böyle olmasaydı, Aleviler şimdi Tekkelerini, Dedelerini bırakmış, seçimle iş başı yapılan kurumların peşinde olurlardı. Bin yıldır kesintisiz süren bu saygının, HUBYÂR AŞKI’nın kendiliğinden oluştuğunu, tesadüfen iş başına getirilen insanların sayesinde devam ettirildiğini, yüzbinlerce insanın ezir ve kahır çekerek burayı ziyaret (Alevi terminolojisinde adı Devâhtır) etmelerinin sebebinin böyle oluştuğunu düşünmek ve iddia etmek, eğer başka bir amaç taşımıyorsa, ‘patolojik’ bir durumdur ve acil tedavi gerektirir.

Sayın Hakim,

Yukarda bu tarihin aynı zamanda bölgenin de bir tarihi olduğunu söyledim; evet, bu tarih aynı zaman da bir Tokat tarihi, Alevilerin de tarihidir. İzin verirseniz, sadece vakıf başkanı sıfatımla değil, aynı zamanda bu konuda çalışan bir araştırmacı olarak  kısaca, davayla da doğrudan ilgili bazı konuları açıklamak istiyorum:

Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nde “Vakfiye, 4-65” nolu kayıtla bulunan, 9 Cemâziyelâhir 852 tarihli (Miladî 1448) vakfiyede şunlar yazılı: “İzzetlü, kerâmetlü, kılıç ve bayrak sahibi, kralların kralı, Emir Beğ adı ile meşhur, rahmetlü El Seyyid Dokuzlu oğlu Cüneyd Bey; Allah rızası için ve hazreti Muhammed’in şefa’ati uğruna bir vakıf kurmuştur”. Vakfiyede Yıldızeli, Zile, Artova, Merzifon’daki birçok köyün vakfedildiği ve bu vakfın gelirlerinin aile içinde ve genel olarak nasıl kullanılacağı ayrıntılı yer almaktadır(Belge: 05). Bu vakfiyenin bizi ilgilendiren yanı şudur: Vakfı kuran Şeyh Cüneyd’in oğlu ŞEYHULLAH da TOZANLI’da bir vakıf kurmuştur ve bu vakfın mülkleri arasında HUBYÂR’ın da yaşadığı DEĞERYER KÖYÜ de yer almaktadır. Sivas’ta Tekke ve Türbesi bulunan ALİ BABA ve HUBYÂR bu soyla ilintilidir. Hubyâr evlatları daha sonra bu konuda 1704 tarihinde mahkemeye başvurmuşlar ve davalar 1756 yılına kadar devam etmiştir. Şeyhullah Vakfı’nın 1/4 hissesi ALİ BABA’nındır. ALİ BABA da HUBYÂR gibi daha sonra bir vakıf kurmuştur. Alevi inancı içersinde ALİ BABA ile HUBYÂR müsâhip, yani yol kardeşleridir. Şeyhullah’ın dedesi SEYYİD DOKUZLU, nâm-ı diğer Seyyid EMİR BEĞ, bugün EMİRSEYİT adını taşıyan KAZOVA’daki köye adını veren şahıstır. Emirseyit Köyü 150-170 yıl önce sünnileştirilmiştir ve Emirseyit Köylüleri bunu bilmektedir. Ayrıca Hubyâr Yaylası’nın yamacında yer aldığı TEKELİ DAĞI’nın doruk tepesine bölge halkı “DOKUZLAR” derler. Kazova’da bulunan ve bugün Pazar İlçesi topraklarında olan ERKİLET’te HUBYÂRIN BAĞI olarak bilinen bir mevki, Sivas ALİ BABA TEKKESİ sınırları içersinde HUBYÂR BOSTANI diye anılan bir bahçe bulunmaktadır. HUBYÂR’ın Kazova’da yaşanan BABA ZÜNNUN isyanının en önemli isimlerinden olduğu Amasya Şeriye Sicillerinde kayıtlıdır ve Halis Asarkaya’nın (halk arasında Cinlioğlu olarak bilinir) 1941 yılında yayınlanan “Osmanlılar Zamanında Tokat” isimli kitabının 39. sayfasında yer almaktadır. Adı geçen eser Tokat İl Kütüphanesi’nde 5732 demirbaş, 956.12 tasnif numaralamasıyla kayıtlı bulunmaktadır (Belge: 06).

Konumuzun dışında diye daha ileri gitmek istemiyorum! İstenirse 11. Yüzyıla kadar bu tarihi uzatabilir, HORASAN’dan gelinişi, o yıllarda yaşamış HUBYÂR’ın burayla olan bağlarını da anlatabilirim. Bizi hiç tanımayan ve varlığımızdan dahi haberi olmayan Hindistan da profesörlük yapan bir bilim insanının Horasan EHL-I HAKLAR’ı üzerine olan eserini sadece örnek olsun diye göstermek istiyorum. Şu anda davasını gördüğünüz HUBYÂR tam 1000 yıldır tarihe iz bırakmış bir Horasan Piri’dir. Böyle bir davanın Hakimi olmanın takdirini size bırakmak gerekir!

Bugün yukarıda anılan vakfiyede adları bulunan köylerin neredeyse tamamının adları ve inançları değiştirilmiştir. Bir zamanlar Alevilerin sayıca daha fazla olduğu Kazova, Tozanlı bölgeleri bugün tam tersi bir durum arzetmektedir. Hiçbir insanın kendi istemiyle Alevi veya Sünni inancını tercih etmesine elbetteki müdahale etmek, karışmak, haddimiz değildir. İsteyen istediği inancını seçer ve yaşar. Yer yüzünün bütün inançlarına fark gözetmeksizin aynı derece saygılı olduğumuzu belirtmek isterim. Burada konu Sünni, Alevi ya da başka bir inançtan olmak değil, konu insan olmak, inanç özgürlüğünün insanın dokunulamaz haklarından biri olduğunu bilmek ve onun gereklerini yerine getirmektir. İnanç değişimi, insanlara acı çektirilerek ve zorla gerçekleştiriliyorsa, insanlardan kendi geleneklerini yok saymaları isteniyorsa ve bunun için devlet gücü kullanılıyorsa, buna karşı çıkmak da bir insanlık görevidir. Bu, hangi inanç ya da din olduğundan bağımsız olarak ele aldığımız bir düsturdur. Ancak, tarihe, belgelere baktığımızda durum çok farklılık arzetmektedir. Bahsi geçen bölgede inançların nasıl değiştirildiğini öğrenmek için elimizde bulunan bu belgelere bir göz atmak yetecektir. Neredeyse elde bulunan belgelerin tamamı taciz ve müdahale ile ilgilidir. Yörede bulunan en ünlü Alevi Ocakları zorla sünnileştirilmişlerdir: Yıldızeli Bidohtun’da meftun ve anneden atamız olan Eraslan Ocağı ile, aynı zamanda müsahibimiz de olan Sivas’ta Ali Baba Ocağı şu an Sünnilerin elindedir. İnsanlar kendi atalarının, dedelerinin mezarlarına gidemez, orada inançlarını gerçekleştiremez oldular.

Aynen HUBYÂR’da olduğu gibi, yaklaşık 12-13 yıl öncesi başlatılan KEÇECİ BABA TEKKESİ ile ilgili dava sonucu tekkenin mülkiyeti köy muhtarlığına verildi; peki ne mi oldu? Bu sene daha önce yaptıkları Camiye imam atayarak asimilasyon amaçlı süreç tamamlanmış oldu. Şimdi Alevi KEÇECİ BABA’nın da bir Sünni imamı var!

Bu Dava o kadar tarihle ilintili bir davadır ki, daha önce Ekim 2002 yılında yayınlanan “bir asırda Tokat, nesilden nesile bir Miras…” (Belge: 07) adlı kitapta yer alan bir resim daha sonraki baskısında kitaptan çıkarılmıştır. Çünkü o resimde Şeyh Mehmed Temel de bulunmaktadır. Anlaşılan, bir Kızılbaş Şeyhi’nin  resimde dahi yer alması birilerini rahatsız etmiş olmalı.

Bu Dava buzdağına benzer; Davanın su üstünde görünen kısmı sözde muhtarlıkla olan mülkiyet davasıdır. Ne hikmetse avukat ücretlerini ödeyenler ve davayı izlemeye gelenlerin muhtarlıkla hiçbir ilişkileri olmadıkları gibi, köyde de yaşamamaktalar. Davanın su altındaki görünmeyen ana kısmı ise, köy içinde asırlardır varola gelen çelişkilerin güncelleştirilerek bu kargaşa içinde HUBYÂR TEKKESİ’nin “ele geçirilmesi”dir. Başarılı olamadıkları da söylenemez; en azından itibarsızlaştırma konusunda, geçmişte atalarının da yaptığı gibi, tarihi misyonlarını yerine getirmeyi başardılar! Bu amaçla alelacele Kültür Bakanlığı’nca Sivas’a geçici kurul atanmış ve HUBYÂR TEKKESİ’ne gelip görmeden, incelemeden, nerede dahi olduğu bilinmeden masa başında “sınırları sonradan belirlenmek üzere” ibaresiyle koruma kararı çıkarıltılmıştır (Belge: 08). Daha sonra da, çıkardıkları karar yasaya uygun olmadığı için, ikinci bir kararla yasaya uygun hale getirilmiştir. Yani “yaz-boz kılıfına uydur” taktiği. Bu da saklamadan aleni bir şekilde ve bizler tehdit edilerek yapılmıştır.  Söylediklerimin hepsi belgeleriyle dava dosyasında mevcuttur. Bulunmayan varsa hemen iletebiliriz. Şaibesi bir yana, böyle bir karar ilk olsa gerektir. Ayrıca, bu koruma kararının altında imzası bulunan Sivas Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu Müdürü Musa Törnük daha sonra maddi çıkar sağlamaktan mahkum olmuştur.

Türkiye’de koruma kararının diğer adı, “azınlıkların mallarına ve Alevi inanç merkezlerine el koyma kararı”dır. Bunun onlarca örneğini verebilirim, ama herkesçe de bilindiği için, sadece Hacı Bektaş Dergâhı’nı, Abdal Musa Dergâhı’nı anmanın yeterli olduğunu düşünüyorum. İsterseniz hala hayatta olan ve şehrimizin saygın insanlarından sayın İhsan Doğramacı Hocamızı buraya çağırıp, Tokat’ta bugün hangi azınlık mülkleri üzerinde kimlerin oturduğunu da sırayla saydırabilirsiniz! Unutulmamalıdır ki, “ağlayanın malı gülene fayda vermez” atasözünün dışında, bugün bu davalar 100-150 yıl sonra sorun olarak önümüze geliyor ve çözülünceye kadar da sorun olarak önümüzde kalacak. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları apaçık ortada. Yazık, ülkemiz, 73 yaşındaki babasının ayağına ayakkabı alamayacak kadar az bir ücretle karın tokluğuna çalışan yüzbinlerce vatandaşımızın alın terini mahkeme masraflarına, tazminatlara ödemek zorunda kalıyor! Kars’ta Müftülüğe devredilen tarihi Papaz Evi’ni ve Samatya Surp Ermeni Kilisesi Davası’nı örnek vermek yetecektir (Belge: 09-10). Elimizdeki tüm belgelerde dedemizin orayı kendi baltasıyla açıp işleyerek, ziraat yaparak kazandığı yazmaktadır. Yani atalarımız hiç kimsenin malı üzerinde oturmadılar, biz de oturmuyoruz! Biz ellerinden alınanlar sınıfına dahiliz!

Sayın Hakim,

tarihin bugünki diliminde, eğer atalarımızın, dedelerimizin inançlarından dönmedikleri, HAKK-MUHAMMED-ALİ’ye ve onların Ehl-i BEYT’ine verdikleri ikrârı bozmadıkları, bugüne kadar Sünnileşmedikleri için bir bedel ödemek gerekiyorsa, biz bu bedeli canla başla ödemeye seve seve ve çoktan hazırız.

Geleneklerimizi, tarihimizi, yerimizi yurdumuzu tanımayan, daha önce bu yerlere hiç adım atmamış insanları bilir kişi yaparak, kadastronun bu davanın başlangıcından sonra alelacele ve kasıtlı yanlış yapıldığı yerde metreyle ölçüm yaparak sınır belirlenmeye çalışılıyor! Cemevinin ne olduğunu kavram olarak dahi bilmeyen insanlara, Alevi inancının nasıl gerçekleştirildiğini bilmeyen insanlara “güzel sanatlar tarihi” adına “cemevi” üzerine bilirkişi raporları yazdırılıyor!  Çıkan sonuca bilir kişi raporu deniyor ve bize 500 yıldır aynı acı tekrar tekrar yaşatılıyor! Son otuz yıldır köye ayak basmamış insanları, davanın tarafı diye karşımıza dikiyorlar! Jandarmaya telefon açıp sorabilirsiniz, şu an HUBYÂR TEKKESİ’nde bizim evimizin dışında hiçbir ev açık değildir ve kimse yaşamamaktadır. Yalnız Mayıs ortalarından Ekime kadar yaşlı,emekli insanlar gelip yaşamaktadır. Şimdi burasıda elimizden alınmak isteniyor. Eskiden bu tür yerlere yerleşene Uç Beyliği takdim edilirdi, şimdi ellerinden alınıyor!

Okuma yazma bilmeyen, metre nedir bilmeyen insanlar binlerce yıldır topraklarını paylaşagelmiş, ilkel biçimiyle de olsa bu işi başarmışlar. Her ne hikmet ise, Türkiye’de kadastro, her türlü alet ve edevatla ve binlerce çalışanıyla 100 yıldır bu işi beceremiyor! Bunun mutlaka tarihi yazılmalı! Mahkemelerdeki en çok dava kadastro davaları. Kadastro yapıldıktan sonra bizim bölgede de mahkemeler başladı. İnsanlar öz kardeşleriyle mahkemelik oluyorlar. Aleviliğin en temel taşlarından birisi bu mahkeme konusuydu, şimdi Aleviliğin kendisini mahkeme önlerinde tartışır olduk! Hakimlere kolay gelsin, azalacağına çoğalarak devam ediyor! Bu, tesadüfü bir durum olmasa gerek! Başka ülkeler bu işi 300 yıl önce çözmüş. Burada elimde bir belge var: bazı yerlerin eski sahiplerinin kimler olduğu yazılı. Türkiye’de kadastro ve yer isimlerinin değiştirilmesinin neye hizmet ettiği çok açık ortada olan bir durumdur. Mızrak çuvala sığmıyor!(Belge: 11).

Bilirkişi raporlarından, mahkeme tutanaklarından ve mahkemeye verilen son layihadan anlaşıldığı üzre, Şeyhlik, Dedelik ve Türbedarlık, Türbe ve Tekke kavramları tamamen birbirlerine karıştırılmış ve yersiz kullanılmıştır. Burada kasıt yoksa bilgisizlik söz konusudur. İzninizle, konuyla ilgilenen bir eğitmen olarak bu kavramları kabaca izah etme gereği duyuyorum:

Alevi inancında DEDE soyundan gelen bir insan -ki yalnız babadan geçer- dede soyludur ve isterse dedelik yapmaya hakkı vardır. Ancak bu hakkı liyâkatla bezendirmek durumundadır. Bu konuda liyâkatı yoksa, dede soylu olması tek başına yetmez, zaten bu türden olanlara insanlarda çok önem vermez. Dedelerin görevi taliblerinin irşadıyla, yani inanç konusunda onları aydınlatması ve inançlarını gerçekleştirmede öncülük etmesiyle sınırlıdır. Köyümüzde HUBYÂR soyundan gelen her insan isterse dedelik yapabilir ve çoğunluğu da yapmaktadır. Dedelik erkek evlatlarla sınırlı bir uygulamadır.

Türbedarlık ise, dede soylu olmayı bile gerektirmez. Ahlaken uygun olan her insan türbedarlık yapabilir. Türkiye’de türbelerin ezici çoğunluğu bu tür türbedarlar tarafından korunur, bakılır. Türbedar olmak için o inançtan olmayada gerek yoktur. Kudüs’teki Kutsal Kabir Kilisesi’nin türbedarlığını da Müslüman bir aile yapmaktadır. Türbedar kadınlardan da olabilir. Maraş Pazarcıkta ünlü Elif Ana ile Sultan I. Murad’ın Priştina’daki türbesine bakan Saniye Türbedar’ı bu konuda örnek olarak verebilirim(Belge: 12). Yani bir tür bakıcılıktır. Türbedar, türbeyle ilgilenen, bakan kişidir. Türbenin içinde yatan şahıs mutlaka bir din adamı olmak zorunda değildir, sayılan sevilen insanların da türbeleri alabildiğine mevcuttur. Türbedar istediği an görevini bırakabilir, değiştirilebilir veya babadan evlada devam edebilir. Mezarda yatan ünlü kişinin mezarının bakıcısı anlamındadır.

Oysa Şeyhlik, her ikisinden de çok farklı, çok daha kapsamlı yetki ve sorumlulukları kapsar. Şeyh olmak için illa bir türbeye de ihtiyaç yoktur. Şeyh, kendi yönettiği grubun inanç boyutunu da yönlendiren, ona şekil verebilen, değişiklikler ve yenilikler yapabilen, dergâhta derviş yetiştirebilmek için muhabbet meydanı açan, sadece zahiri değil, ‘ilm-i ledün’ denilen batini ilimler konusunda da bilgi sahibi, sezgisel yetenekleri olan biridir. İnanç hiyerarşisinde Dedeliğin ve Dervişliğin üstünde bir makamdır. Tasavvuf geleneğinde bilginin “yaşayan soy” (silsile) üzerinden verilmesi çok önemlidir. Bu yüzden bir derviş için onun mürşidinin, şeyhinin soyu çok önemlidir. Bu soy silsile üzerinden maddi veya manevi olarak Hz. Muhammed’e kadar çıkar. İstismar tehlikesini ortadan kaldırmak için de silsile konusu çok önemlidir. Bir derviş şeyhinin evladı sayılır. Bu yüzden sonraları soy seceresi Hz. Ali’ye çıkanlar çoğaldı.

Şeyh Arapça bir kelimedir. Farsçası ise Mürşid demektir. Anadolu  Alevilerinde Mürşid daha yaygındır. Ancak Tekke ile birlikte olunca Şeyh kullanılır. Şeyh aynı zamanda cemaatinin dışarıya karşı temsilcisidir. Şeyhler genel olarak bir Tekkede (Farsça Dergâh; Arapça Zaviye) yaşarlar. Hiçbir tekke Şeyhsiz olmaz! Şeyh yoksa Tekke de yoktur, çünkü Tekke ‘Türbe’ demek değildir. Şeyh kendisine bağlanan insanları tarikat kuralları içinde eğiten insandır. Öğretmensiz okul olamayacağı gibi, şeyhsiz tekke de olamaz? Kendisini ziyarete gelen talipleriyle sohbetler eder, cem tutarlar. Şeyhler Tekkelerini genellikle kendileri kurarlar ve kendi mallarıdır. Ancak daha önce kurulmuş ve herhangi sebebten boş kalmış Tekkelere şeyh ataması yapıldığı da görülür. İkinci Mahmud zamanında boşaltılan Bektaşi Dergâhları’na Nakşi Şeyhlerinin atandığı bilinmektedir. 16. yüzyıl başlarında da Hacı Bektaş Dergâhı’nın başına Dimetiko’dan getirilen Balım Sultan Şeyh atanmıştır.

Ben şeyh oluyorum demekle, ya da şeyh seçtim demekle de bu işler olmaz! Kaldı ki, böyle bir durum olsa dahi bu yetki köylüye verilmez! Kadim kurumların yazılmamış kuralları ve gelenekleri vardır. Bu hep böyle olmuştur. Gelenekler bir belgede yazılı değilseler bile geçerlidir. Kaldı ki bu konuda binlerce, onbinlerce eser ve örnek vardır! İran’da devlet zorbalığından korunmak isteyenler Tekkelere, ünlü din adamlarının türbelerine sığınırlar. Devletin zor gücü oraya girmez, tamamen otonom yapılardır. Daha sonra Osmanlıya sığınan Seyyid Cemalettin’in yaşadıkları bu konuyu yeterince açıklayacak iyi bir örnektir.  Avrupa’da da bu görevi kiliseler yerine getirir, inanç ve mülkiyet bağlamında tamamen otonomdurlar.1915 yılında da HubyârTekkesi’ne Ermeni vatandaşlarımız sığınmışlardır. Hubyâr Türbesi’ni 1917 yılında yeniden yapan da onlardır.

Şeyhlerin asıl batıni görevleri derviş yetiştirmektir. Bu yüzyılın başında bu fonksiyonunu yitirmiş olsada bu Tekkede ünü sınırlarını aşan Dervişler yetişmiştir: Küçük Derviş (Sivas- Gövese (Çaltılı) Köyü’nde), onun dedelerinden Kara Hacı Şeyh (Zile Çayır Köyü’nde), Tatlı Derviş (Turhal-Samuçay’da), Kütük Baba (Hubyâr’da), Büyük Destan (Niksar-Haydarbeyi’nde), torunu Küçük Destan (merkez Karakaya Köyü’nde) bunlardan şu an aklıma gelenlerdir. Alevi inançlı insanlar arasında bu kişiler bilinirler. Bunların ermiş olduğuna inanılır ve mezarları kutsal ziyaret yerleridir, kendilerine adaklar adanır.

Tekkenin batini bir boyutu da olduğundan, şeyh öldüğünde burası mirasçılar arasında paylaşılmaz, işlevinin devam edebilmesi için kendisinden sonra gelen şeyhe, ki geleneksel olarak bu şeyhin büyük oğlu olur, devredilir ve mirasçılar arasında paylaşım dışı tutulurlar. Şeyhin yerine geçen bu yerin yeni şeyhi ve yeni sahibi olur.Tekkenin son Şeyhi dedem Şeyh Mehmet Temel, babası Şeyh Mustafa’nın vasiyetnamesi, bu vasiyetnamenin de mahkemece onanması sonucu çok küçük yaşta, 6 yaşında şeyh olmuş, talibleri onu büyütmüş ve yetişmesini beklemişlerdir (Belge: 13). Eğer bu kadar da olur mu diye düşünüyorsanız, Şeyh Cüneyd’in torunu, Şeyh Haydar’ın oğlu Şah İsmail’in de 5 yaşında Tac-ı Haydarî giydiğini ve 13 yaşında devlet yönetmeye başladığını düşünmenizi öneririm! Tekkeler geleneğe uygun olarak çok mütavazi, iddiasız ve basit yapılardır. Muhabbet ortamı kurulacak meydan odalarından (Bektaşilerde meydan, Kızılbaşlarda Cem), içinde oturulan yan odalardan ve dervişler için gereken çilehanelerden oluşurlar. Çilehane dervişlerin geldikleri son aşamada kendilerini kendilerine kanıtlamak için girdikleri ve 40 gün yalnız su içerek yaşamlarını sürdürdükleri küçük bir bölümdür. Belgelerde bahsi geçen çilehane burasıdır. Şart olmamakla birlikte geleneksel olarak şeyhler Tekkenin yanına gömülür.

Şimdi kadastro gereği her yerin sahibi olması gerekiyor. Türkiye’de Hırıstiyan İbadetevi Kiliseler şahısların malı olabiliyor, Sünni İbadetevi Camiler şahısların özel malı olabiliyor, ancak iş Alevilerin İbadethanesi Dergâha, Cemevlerine gelince olmuyor. Peki ben burada sormak istiyorum, bu nasıl bir ayrımcılık oluyor? Türkiye’de şahıslara kayıtlı cami sayısı Diyanet Başkanlığı verilerine göre 11 Aralık 2008 tarihi itibariyle 3652 dir (Belge: 14). Bugün herhalde daha da artmıştır. Bugün Çorum Alaca’da, ki daha önceki adı Hüseyin Abâd’dır, Anadolu’nun en büyük Tekkelerinden Hüseyin Gâzi Tekkesi Sünni bir vatandaşımızın mülkiyetinde olup, geleneğe uygun kullanılmadığı için harabeye dönüşmüş, kurban evinin bir duvarı bitişiğinde inşa edilen ahır duvarı olarak kullanılmıştır. Tekkenin müştemilatı olan türbenin kapısı açık olmakla birlikte, geriye kalan Tekkenin tümü harabe olmuş, ancak heybetini ve tarihi değerini hala korumaktadır. Burada resimlerini sunuyorum (Belge: 15). Her ne sebepten ise, mülk sahiplerinin rızalığına rağmen, Hüseyin Gazi Külliyesi’nin koruma altına alınması için yapılan başvurular sonuçsuz kalmaktadır.

HUBYÂR bu Tekkeyi 1544 yılında kurmuştur. Bu tekke kurulduğundan bu yana da kendisine Şeyh denilmekte, elde bulunan tüm belgelerde Şeyh olarak anılmaktadır. Zaten doğal olarak Tekke varsa Şeyhlik de vardır, bu iki olguyu ayırmak mümkün değildir. 1582 yılında kendisi Hakka yürümüştür. Dikkat edecek olursanız, Tekke arazisinde türbenin oluşmadığı bir dönemden bahsediyoruz. Hubyâr Hakka yürüyünce yerine oğlu Mustafa, o 1606 yılında Hakka yürüyünce yerine oğlu Derdiyâr, o 1618 tarihinde hakka yürüyünce yerine oğlu Ali sırasıyla şeyh olmuşlardır. Şeyh Ali 1678 senesine kadar çok uzun şeyhlik yapmış, kendisinden sonra da belgelere göre yerine Himmed Abdal, 1700 yıllarının başında Himmed oğlu Seyyid Mahmud Beğ şeyh olmuştur. Seyyid Mahmud Beğ de çok uzun şeyhlik yapmış 1756 yılından sonra da yerine oğlu Seyyid Abdi şeyh olmuştur.Bu doğrultuda Seyyid Abdi adına verilen son belge 1780 tarihini taşımaktadır. Buraya kadar saydığım tüm bilgilerin orjinal belgelerini, hangisi gerekiyorsa, hemen takdim edebileceğimi belirtmek isterim.

Bu tarihten sonra ortalık biraz hareketli; Osmanlı’nın taht kavgaları, ayaklanmalar, sonunda Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması, buna bağlı olarak Alevi-Bektaşi Tekke ve Dergâhlarının kapatılışı, tanınmış Bektaşi Babaları’nın sürgün edilişi ya da onların kaçışı. Bu sürgünlerden Hubyâr Tekkesi de nasibini almış,  1826 tarihinde Tekke kapatılmış, içindekiler sürülmüştür (Belge: 16). Böyle bir dönemde Alevilerin ortaya çıkması mümkün olmadığı gibi, daha çok görünmemeyi, saklanmayı tercih etmişlerdir. Tekkenin içindekiler Kızılarmut denilen mezraya, köyün büyük kısmı ise Orta Yayla adıyla bilinen, köyün üst tarafında tepenin arkasındaki çukura yerleşmiş, gelebilecek tehlikeden kendisini böyle korumuştur. Köyün üst tarafında tepenin üzerinden köye bakılabilecek yerin adı “Bakacağın Kıran” adını taşımaktadır. Köylüler oradan görünmeden Tekkeye bakarlar, gelen gideni gözetirler, kimse kalmadığından emin olunca Tekkeye gelip bırakılan yiyecekleri alırlarmış. İşte bu yüzden bu kıranın adı “Bakacağın Kıran” olmuştur ve tüm yaşlılarımız bu olayları dedelerinden dinleyerek öğrenmişlerdir.1851 yılına ait bir belgede de, Tekke sahiplerinin daha önce zorla sürgün edildiği, yavaş yavaş geri gelmeye başladıkları söylenmektedir (Belge: 17).

Hıdır oğlu Ahmed’in (nam-ı diğer Temel) doğum tarihi 1790’dır (1830 tarihli nüfus kaydında yaşı 40 tır). Ahmed’in oğlu 1840 doğumlu Temelin HIDIR ise, tüm bu olaylara sebeb veren, Tekkeyi yeniden işlevselleştiren, Şeyhlik için fermân alan ve köyü sünnileşmekten son anda kurtaran HIDIR ŞEYH’tir. Sen misin kurtaran? Hıdır Şeyh’ten önce bilgili bir Dede olan ve yukarda bahsi geçen KARA HACI köyün sünnileşme eğilimine dayanamadığı için köyü terk ederek Zile’nin Çayır Köyü’ne yerleşir ve burada Hakka yürür. Bununla ilgili büyüklerimizin hepsinin ezbere bildiği anlatımlar mevcuttur.

Bu yüzden Hubyar Ocağı ikiye ayrılmıstır. 1830 ve 1840 tarihli Nüfus kayıtlarında çocuklarda çokça Ömer ismine rastlanılmaktadır. Alevi geleneğinde olduğu gibi bu köyde de bu isim hiç kullanılmadığı için, -bugün de yoktur-, takiyye olarak çocukların resmi ve gerçek olmak üzere iki isimlerinin olduğunu düşünüyorum. Tekke merkezini tekrar canlandıran ve taliblerle ilişkileri yeniden sağlayan Hıdır Şeyh bu yüzden taliblerince çok sevilir ve onun keramet sahibi olduğuna inanılır, talipleri arasında adı üzerine yemin edilir. HIDIR ŞEYH 1905 yılında Hakka yürür ve daha önceden Şeyhlik görevini oğlu Mustafa’ya devreder. ŞEYH MUSTAFA 1921 yılında hakka yürür ve daha önceden tüm varlığını sabi oğlu ŞEYH MEHMED’e vasiyet eder. Bu vasiyetname Hafik Kaymakamlığınca 1922 yılında tastik edilmiştir. ŞEYH MEHMED 1985 yılında Hakka yürüdü.  Kendisinden Mustafa ve Himmed, Mustafa’dan da bizler geldik ve bizden öncekiler gibi gidiyoruz! Bu belgelerin hiçbirinde, bu belgelerde adı geçenlerden daha çok emeği olan kadınların ismi malesef hiç geçmemektedir ve öğrenemediğim ve burada veremediğim için çok üzgünüm. Nacizane, kendi notlarıma başta babaannem olmak üzere her kadını almayı kendime görev kıldım.

Görüldüğü gibi Şeyhlik ayrıcalıklı bir konum yaratmakta; üzülerek ifade etmeliyim ki, Şeyh’in bu üstün ve ayrıcalıklı konumu akrabalar arasında her daim bir çekememezliğe, neden ben değilim de o? sorusunun hareretli tartışılmasına da yol açmıştır. Şeyh’in bu ayrıcalıklı ve ihtişamlı konumunun dışa dönük boyutu tartışılırken, kimse sorumluluk boyutunda yer almamaktadır. Neden ben değilim diye soranlar acaba liyâkatlarını da hiç gözden geçiriyorlar mı? Cemaatin tarihinde bu yüzden kavgaların olduğu, bu yüzden köyün birbirine akraba olan altı gruba bölündüğü 400 yıldır yaşanan bir gerçektir.

Gönül isterdi ki, bu Ortaçağ zihniyeti artık geride kalsın, tarihimizden ders çıkaralım ve bu tür hataları bir daha tekrarlamayalım, en azından bizler insan onurunun gereğini yapalım, insanlarımızı soy, boy, aşiret, din, dil,renk, cinsiyet farkıyla değil, insan olma yolundaki gayretlerine göre değerlendirelim. Matesüf, gelin görün ki, tarihi tekerrür ettirmekte bahis görmeyenler, her türlü sahtekarlığa başvurmayı beceri sayan provakatörler, siyasi zeminin ona uygun hale geldiği dönemlerde ağırlık kazanabiliyor.

Sayın Hakim,

herkes kendisine yakışanı yapar! Şeyh Mehmet Temel’i bu şehirde değil, neredeyse tüm Türkiye’de tanırlardı. Şu satırların yazarı Sünni bir vatandaşımızdır: “Hubyâr Köyü denince akla Şeyh Mehmet gelir. Kendisini tanıma fırsatım olmadı. Hem Aleviler, hem de Sünniler arasında büyük bir saygınlık kazandığını bilmekteyim…İnsanlar arasında ayrım yapmayan bir kişiliğe sahipti. Tozanlı bölgesinde yöre halkının huzur içinde yaşamasını sağlayan insanlarımızdandır. Eski sağlık bakanlarından Dr. cevdet Aykan’ın ifade ettiği üzere, bölgede Çorum ve sivas olaylarının meydana gelmemesinin tek sebebi Şeyh Mehmet Temel’dir. Problemleri gönül rızası ile çözmekteydi.”(Belge: 18). Kendisi 9 Şubat 1985 tarihinde hakka yürüdü. Mezarını dedelerinin yanında, keşifte gördünüz.

Hubyâr’da şeyhlik olmadığı, bekçi olduğu iddia ediliyor. Şeyhin ve Tekkenin işlevlerini ve görevlerini bilmezseniz, “adam sen de ne olacak, muhtarlığın olsun” da diyebilirsiniz!Oysa ki köyün adı dahi halk dilinde Şeyhin Köyü’dür ve resmi adı da 1962 yılında Uzunbelen olarak değiştirilene kadar TEKKE KÖYÜ’dür. Yöremizde 50 yaşının üstü kimin yanında Şeyh Mehmet derseniz başların size döndüğünü göreceksiniz. Tüm bu gerçeklere rağmen, tüm bu belgelere rağmenbunlar açıkça inkâr edilebiliyor. İçinde doğduğu ve içinde öldüğü evinde insan nasıl bekçi olur? Bir şeyhin bekçilik yaptığı nerede görülmüştür? Bunu iddia eden yaşlı kişilerin dedemin yanına nasıl gelip, köşesinde nasıl oturduklarını, ’’şeyh efendi, şeyh efendi’’ diye nasıl riyakârca davrandıklarını çok iyi hatırlıyorum. Tüm belgeler ortada ve tüm dünyada da Şeyhin ve Tekkenin ne anlama geldikleri tüm dillerde biliniyor.

Bu makamları, bu sistemi biz kurmadık, kadimden geliyor; ailemizi kendimiz seçerek de doğmadık. Ta İbrahim Peygamber’den gelen tevhid geleneğinin bir sonucu olarak gelişen ve İbn-i Arabî de Vahdet-i Vücûd olarak ideal noktasına ulaşan bir öğretinin, bu topraklarda bin yıldır hem Alevi hem Sünni tasavvuf geleneğine yerleşik bir boyutudur söz konusu olan. Bin yıl sonrasından tarihe geri bakarak eleştirmek hakkına sahip değiliz. Tarih ders çıkarmak için vardır, geçmişi eleştirmek için değil.

Gördüğünüz gibi isimler ve tarihler vererek anlattım her şeyi. Tüm bunları belgelerle kanıtlamaya da hazırım. Sormak istediğinizi sorabilirsiniz. Devletten sonra Hubyâr’la ilgili en geniş, belki de onda bulunandan daha geniş arşivin de sahibiyim. Eğer şeyhlik yoksa ve babadan oğula geçmiyorsa neden yüzlerce belgenin orjinalı benim elimde? 600 yıllık belgeler bana nasıl ulaştı? Neden bu ailenin dışında hiçbir kimse belge sunamıyor?

Bizim hukuka, evrensel değerlere inancımız tamdır. Gücümüzü buradan alıyoruz, haklı olmaktan kaynaklı bir güç!

Biran için şöyle düşünelim: Türkiye’de hukuk evrensel değerleri üzerinden yürütülse, son 150 yıllık tarihini hiç kesintisiz bildiğimiz, babamızın, dedemizin, onların babalarının ve dedelerinin yaptığı ve kesintisiz oturduğumuz yerden bizi çıkartmak için, oranın bizim olmadığına dair begelerin olması gerekmektedir. Yani belge sunması gerekenler biz değil, oranın bizim olmadığını iddia edenler olmalıdır. Ortada fiili bir durum vardır ve biz orada kesintisiz 1851 yılından bu yana oturmaktayız. Bundan daha real, daha iyi hangi kanıtı arıyorsunuz?Şu an şikayetçi ve şahit durumunda olanlardan ikisi daha önce de muhtarlık yapmış 10 yıl süreyle iş başında kalmışlardır. Neden kendi zamanlarında tersi beyanlarda bulunmuşken, o yerin bizim zilliyetliğimizde olduğunu tasdik etmişken, şimdi birden bire işgalci olduğumuzu ileri sürer oldular? Bir yer üzerinde nasıl 150 yıllık işgalci olabiliyorsunuz? Bugün dünyanın süper güçleri dahi başka bir ülke üzerinde bu süre ile işgalci olamazken, topu tüfeği olmayan yaşlı HIDIR ŞEYH nasıl işgalci olabiliyor?

Bu konuyla ilgili en ufak bir delil olmadığı gibi, konuyla ilgili olabilecek resmi kurumların hiçbirinde bu yönde bilgi dahi olmadığı yapılan tahkikatlar sonucu ortaya çıkmıştır. Yapılan şey, koruma kurulu kararlarıyla, bilirkişi raporlarıyla, yalancı şahitlerle, kaç paraya yazdırıldığını bilmediğimiz gazete haberleriyle, iftira ve şikayetlerle yeni belge yaratma, sebeb yaratma çabası ve çalışmasıdır! Tabii hesapta olmayan şey, bizim elimizde var olan bu kadar belge bulunabileceğinin tahmin edilemeyişidir.

Aslında karşı tarafın yanıtlaması gereken sorulardan birkaçı da, eğer biz bu soydan gelmiyorsak ve işgalci isek, 600 yıllık belgelerin orijinalleri nasıl oluyor da bizim ebelerimizin sandıklarından çıkıyor? Nasıl oluyor da sayıları yüzbinleri bulan talip kitlesi yalnız bu aileyi tanıyor ve seviyor, sayıyor onların adları üzerine yemin ediyor? HUBYÂR OCAĞI’nın talipleri arasında HUBYÂR’ın kendisi dışında üç kişi üzerine daha yemin edilir. Bunlardan biri HIDIR ŞEYH, biri ŞEYH MEHMET TEMEL, bir diğeri de HUBYÂR OCAĞI’nın bir kolu olan grubun başındaki ve 1864 yılında Hakka yürüyen Zile Acısu Köyü’nde meftun VELİ BABA’dır. HIDIR ŞEYH ve ŞEYH MEHMET dava konusu olan kişilerdir. Bir kişi üzerine yeminin o grup içinde ne anlama geldiğini dinbilimcilere ve etnologlara sorabilirsiniz. Siz saygının bir günde, on günde kazanılacak basit bir şey olduğunu mu düşünüyorsunuz? Ya da sahte mezar yapmakla saygınlık yaratılacağına mı inanıyorsunuz? Bugün köyde Dedelik yapan tüm insanlar sahip oldukları bu Dedelik konumunu HIDIR ŞEYH ve ŞEYH MEHMED’e borçludurlar. Bu iki kişi olmasaydı, Hubyâr Köyü’nde bugün Alevilik olmayacaktı! Bunu hem tüm talipler, hem de civar Sünni inaçlı vatandaşlarımız bilmektedir. Yani Hubyâr’da Aleviliğin bitirilmesi için önce bu ailenin oradan çıkarılması, yok edilmesi gerektiğini herkes bilmektedir. Yapılmak istenen de özünde bundan başka bir şey değildir.

Sayın Hakim,

Bu davanın seyrinin baştan beri yanlış bir kurgu üzerinden yürütüldüğünü düşünüyorum. Tekke bu davada Türbenin karşılığı olarak ele alınmış ve oradaki evler ise eklenti olarak değerlendirilmiştir. Oysa ki, merkezi konumda olan yer Tekkedir ve türbe tekkenin bir ekidir ve türbeler Tekke kurulduktan çok sonra yapılmıştır. Türbelerden birinde yatan Hubyâr, 1582 de Hakka yürümüş, oysa Tekke 1544 yılında yine kendisi tarafından kurulmuştur. Bu belgelerin hepsi mevcuttur. İkinci türbede yatan Hasan Abdal ve Hüseyin Abdal Hubyâr’ın torunlarındandır ve Tekkenin de şeyhlerindendir. Dolayısıyla bu örneklerde de görüldüğü üzere türbeler sonradan oluşur. Bu tüm İslâm Dünyası’nda böyledir. Hacı Bektaş Tekkesi, Abdal Musa Tekkesi, Şah Kulu, aklınıza ne kadar tekke gelirse gelsin hepsinde durum böyledir. Türbeler ancak 20-30 metrekarelik yerlerdir ve buralarda ibadet etmek mümkün değildir.

Şu an Tekke sınırları içersinde yer alan Türbe en son 1955 yılında var olan temelleri üzerine Şeyh Mehmet tarafından yeniden düzenlenerek bugünkü haline getirilmiştir. Önceki temelleri de, babası Şeyh Mustafa tarafından yaptırılmıştır. Kitabesinde “1336 Şeyh Mustafa Efendi” yazmaktadır ve bunu siz yerinde gördünüz. Bu türbe, Şeyh Mustafa Efendi’nin kıyımdan kurtulmak için Tekkeye sığınan Ermenilere sahip çıkıp saklamasından ötürü, Ermeni ustaları tarafından bir teşekkür olarak yapılmıştır. Bu durum Mustafa Temel’in ceza yargılanması sırasında verdiği ifadesinde de aynen geçmektedir.

Türbe 1936 ve tahmini 1830 yıllarında olmak üzere iki kez yıktırılmıştır. 1925 yılında mühürlenen türbeye pencerelerinden girmeye başladıkları için türbe yıktırılmıştır. Bu yıkılış efsanelerine burada girmek istemiyorum!

Durum bu kadar açık ve netken, elimizdeki tapulara rağmen, yüzlerce yıllık zilliyetliğimize rağmen, devletin tüm kurumlarının burayla ilişkisi olmadıklarına dair belgelere rağmen, devlete ve köye mal edilebilecek hiçbir kayıt yokken, şimdiye kadar her türlü belgenin bizim tarafımızdan sunulmasına rağmen, hem geçmiş hem yaşayan tarih tüm söylediklerimizi onamasına rağmen, babamızın, dedemizin mezarına sahip çıkamayacak mıyız? Bizi engellemek isteyenler bu aklı ve yetkiyi nereden alıyorlar acaba?

Daha önce de değindiğim gibi, mesele yer meselesi değildir. Yer meselesi olsa bu iş çoktan halledilmiş olurdu. Burada yapılmak istenen şey, Alevilerin inanç ve ibadetlerine müdahale etmektir. Otantik kalmış ve canlı bir yerin “gelenekselliğinin” bozulmak istenmesidir. Böyle olmasa, 2 yıl önce yıkılan bahçede kurulu yemek yenilecek çardağın tamirini neden engelliyorlar? Bahçeye 10 tane tahtanın çakılması kimi neden rahatsız eder ki, bunun için kurul toplanıp yasak kararı çıkarılıyor? Bu durumu siz keşifte bizzat gözlerinizle gördünüz!

Şimdi köy muhtarlığına verelim diyorlar:

sorarım, bu tekke kurulduğunda muhtarlık var mıdır? Peki yoksa o zaman ki sahibi kimdi? Muhtarlık kanunu çıkalı ve uygulanmaya başlanması, muhtarlığın bildirimle değil seçimle yapılmaya başlamasının tarihi geçmişi nedir? Burada 500 yıllık bir tarihi ve o tarihin sahiplerini ve mirasçılarını konu alan bir durum yok mu? Düz mantıkla bakarak, “efendim muhtar seçiliyor” diyerek bu iş çözülebilir mi? Seçimle yapılan her şey iyi sonuç verseydi Türkiye bu hale gelir miydi? Hem muhtarın ne yapacağını nasıl garanti edeceğiz? Keçeci Baba Tekkesi’nin başına gelenler, orada muhtarın ne yaptığı ortada değil midir? Kaldı ki, burası korumaya alınmış bir yerdir ve bu nedenle köy tüzel kişiliğinin olamaz! Kararın ikinci günü tapu dairesinde vakıflar üzerine devri gerçekleşecektir.

Elimizde bulunan belgelerin tamamı isimlere, şahıslara düzenlenmiş belgeler! Sadece bu bile mülkiyet ilişkisini açıklamaya yeter de artar bile! İstediğiniz tarihçiye sorabilirsiniz, belgeler şahıslar üzerine ise bu o şahısların yetkisini de ifade eder! Tek bir belge ile sonuçlanmış onlarca dava varken, biz yüzlerce belgeyle davayı sonuçlandıramıyoruz!

Şimdi siz devlet olarak tam 100 yıl hiç ilgilenmeyeceksiniz, gelip gitmeyeceksiniz, bir hizmet dahi götürmeyeceksiniz, sonra da gelip burası benim diyeceksiniz.

Keçeci Köyü muhtarı da Keçeci Tekkesi’ni müftülüğün hizmetine sunmuştur. Türkiye’de idare’nin karşısına dikilecek, istenilen şeye hayır diyebilecek kaç muhtar var? En küçük devlet memurunu gördüklerinde her tarafları titriyor! “Bize köyünüzden oy çıktımı ki siz bizden hizmet bekliyorsunuz” sözü muhtarları hizaya getirmeye yetiyor. Türkiye’de hizmetin bir vatandaşlık meselesi olduğunu değil, siyaset meselesi olduğunu açıkça deşifre ediyor.

Sayın Hakim,

Dava konusu yerin keşfinin yapıldığında ben de orada idim. Tekke alanı ölçülürken, Türbe alanlarının ayrı ölçülmesini istediniz ve öyle de yapıldı. Buradan yola çıkarak Türbeyi Tekkeden ayırarak bir sonuç çıkarılmak istendiğini düşünüyorum. Bu çözüm değil:

Birincisi her iki türbenin toplam alanı Tekke toprakları içersinde sadece 40 metrekaredir. Türbeler Tekkenin müştemilatını oluştururlar ve ayrılmaması gerekir;

İkincisi orada yatanlar bizim dedelerimizdir, bu nedenle başkalarına asla verilmemelidir;

Üçüncüsü her iki türbe de korumaya alınmıştır. Koruma kanunu gereği, koruma alanına sınır teşkil eden yerler anında kamulaştırılabilmektedir. Yani sınırda olan mülklerin kime ait olduğunun kıymet-i harbiyesi yoktur; kaldı ki, 40 metre kareyle yetinmeyecek olanlar, en geç iki ay içinde kamulaştırmayı gerçekleştireceklerdir.

Almanca’da bir deyim vardır: “kilise köyde kaldı”. Bu deyim, ortaçağ geleneklerinin sanayileşmiş kent yaşamında gerçekleştirilemeyeceğine vurgu yapmak için kullanılır. Bu işi ne bizim, ne de başka bir ailenin taşıma koşulları 21.yüzyılda artık kalmamıştır. Mustafa Temel bu geleneğin yaşayan son temsilcisidir. Yapılması gereken şey, burayı vakıflaştırarak kendi öznel durumunu ve saygınlığını korumak, Alevi inancının, HUBYÂR saygısının kendi öznel yapısıyla ve iradesiyle yaşamasını sağlamaktır. Bu amaçla, Hubyâr Köyü Sosyal Dayanışma ve Kültür Derneği’nin 25Aralık 2005 tarihinde aldığı karar gereği çalışmalar başlatılmış(Belge: 19), Temmuz 2006 da Hubyâr Eğitim Vakfı da resmen kurulmuştur. Başkanlığını yaptığımdan ötürü aile vakfı olarak lanse etmeye çalıştıkları bu vakıf, son derece saygın 50 insanın vakıf sermayesini ortaklaşa oluşturduğu katılımı ve köy derneğinin genel kurul kararıyla kurulmuştur. Kurulduğu günden bu yana burslar vererek, köyde yol, su, düzenleme çalışmaları yaparak, kültürel ve eğitsel konularda katkılar sunarak varlığını sürdürmektedir. Hubyar’la ilgili durumlarda da Köy derneğiyle birlikte ortak karar alınmakta, her yıl onbinlerce insanın katıldığı ve Tokat’ın en büyük etkinliklerinden olan Hubyâr Anma Törenleri ortaklaşa yapılmaktadır

Vakfımızı düzmece, aile vakfı olarak ve durumu kurtarmak için kurulduğunu iddia edenlerin kurduğu vakfın tüm varlığını ise iki kişi yatırmış, dolayısıyla iki kişi dışındakiler başkalarının paralarıyla üyedirler (Belge: 20).

Sayın Hakim,

Hukukun tümünün tartışma konusu olduğu, yargının hergün basının konusu olduğu ve giderek güdükleştirilmeye uğraşıldığı bir dönemde hala yargı ya güvenmek istiyoruz. Çünkü evrensel hukuk dışında bir çıkış yolumuz yoktur!

Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı (SETA) Türkiye’de yargı kararlarının adaleti sağlamaktan ziyade, devletin ideolojisinin talepleri doğrultusunda şekillendiğini saptamıştır. ‘Devlet mi Adalet mi?’ sorusunun karşılığı maalesef ezici bir çoğunlukla ‘devlet’ çıkmıştır.

Kendisini ispat etmek zorunda olan biz değil, hukuktur. Özünde mesele şudur: Türkiye’de hukuk var mıdır, yok mudur? Varsa Alevilere ve onların inançlarına karşı nasıl uygulanmaktadır?

Tüm olanlara rağmen hukukun kazanmasını arzuluyoruz! Elinizdeki belgelerde raporların nasıl değiştirildiğini, yanlış çevirilere nasıl göz yumulduğunu, bizleri engellemek için nelere, kimlere, hangi yol ve yöntemlere başvurulduğunu kanıtlarıyla görüyorsunuz, biliyorsunuz!

Bunca belge, bilgi ve nacizane açıklamadan sonra takdir yüce mahkemenizindir…

Saygılarımla. 12.12.2014.

HUBYAR EĞİTİM VAKFI BAŞKANI

HIDIR TEMEL

[*] Köşeli parantez içersindeki bölüm sadece sözlü olarak yapılmıştır, yazıda mevcut değildir.

Yorumunuzu yazınız