PAYLAŞ

Henüz çok küçükken evimizin en gizemli parçası olarak görürdüm onu. Annemin sandığını… Benim için bilinmeyen bir dünyaya uzanmak gibi bir şeydi oymalı ceviz sandık. Annemin sandığı açacağı günleri heyecanla beklerdim. O sandığın başına gittiği zaman hemen koşar diz çökerdim yanı başında. Dalıp gidebileceğim, bambaşka, merakla örülü bir dünya vardı o sandığın içinde.

Mistik bir havası olan, gizlerle örülü, saklı bir sandıktı o. Biraz açılıp içinden bir şeyler çıkarıldığında hep değerli bir şeyler olurdu. Çocuk gözlerimle kafamı uzatır, üstü örtülerle kapalı olan sandığın derinlerinde nelerin olduğunu görmek için çırpınıp dururdum. Çocukça bir meraktı işte. Belki de o zamanlar çok sevdiğim şekeri ya da herhangi değerli bir şey bulurum beklentisiydi, bilemiyorum.

Ve bir gün o beklediğim an geldi. Annem kilitlemeyi unutmuş ve açık bırakmıştı sandığı. Biraz korkuyla karışık duygularla o sandığa doğru yöneldim. Ne de olsa yıllarca merak ettiğim bir gizemin içine dalacaktım. Usulca açtım kapağı. Üstteki örtüleri kaldırdım. Sandıkta üst üste dizilmiş kumaşlar, etrafı nakışlanmış eşarplar, eski belgeler ve bir tutam fotoğraf vardı. Aniden gözlerim fotoğraflara takıldı ve tedirgin de olsam elime aldım. Bir sürü fotoğraf vardı. İlk iki fotoğrafa baktıktan sonra geride kalanlara bakmadan sandığın içine fırlattım ve hızla kapağını kapatarak uzaklaştım oradan…

İlk İki fotoğraf… İlkinde yerde kanlar içinde parçalanmış çocuklu, kadınlı, erkekli çıplak cesetler vardı. Bir odaya yığılmış gibi duruyorlardı. Cesetlerin başında tam da feryat ederken sonuna kadar açılmış ağızları bir daha hiç kapanmayacakmış gibi acıdan bağıran iki ablamın çekilmiş fotoğrafları duruyordu. Her ikisinin de dizlerini döverken ve ağlarken çekilmiş fotoğraflardı bunlar…
İkincisinde ise bir kamyon ve kamyona bindirilen bir grup insan can havliyle kamyona biniyordu. Yaşanan katliamın yüzlerine yapışmış ifadesi öylece duruyordu karşımda…

Maraş katliamını belgeleyen bu iki fotoğraf çocuk ruhumun derinine işledi ve bir daha belleğimden silinmedi. Her Maraş katliamı denildiğinde cesetler üzerinde bağıran iki kadın ve Kara Maraş’tan canını kurtarmaya çalışan çoluklu çocuklu, kadınlı o kamyon canlanıverir aklımda, daha dünmüş gibi…
Bir de katliam daha devam ederken Maraş’tan köye bir battaniye içinde taşınan, sürekli ağıt yakan yaşlı nenem gelir aklıma… Katliamda tanık olduğu vahşet anları öylece donuvermişti gözlerinin derininde… Yaktığı ağıtta “keşke gençleri, bebeleri değil de benim canımı alsalardı” dediğini çok sonraları öğrendim. Ve nenem bu acıyla hayata gözlerini kapadı. Izdırabı; korku, kaygı, burukluk, acı bir kederin işlediği gözlerini hayata yumunca bitmişti.
Ve katliam sonrası… Sıkıyönetim, ordu ve tanklar… Kışın ortası, dondurucu ayaz ve bütün köylülerimizin toparlandığı köy meydanı. Peşi sıra zorla çırılçıplak soyulan köylülerimiz. Birbirinin sırtına bindirilerek çıplak ayaklarla karda yürütülen, aşağılanan insanlarımız. Her kapı eşiğine saklanmış, olanları korkulu, dehşet içinde izleyen çocuklar… Yıllarca devam eden işkenceler ve devlet terörü…
36 yıl geçti aradan. Annemin sandığı, iki fotoğraf, nenemin halen de beynimde uğuldayan ağıdı ve dipçiklenen, işkence gören çıplak insanlar… Çocukluğumun Maraş’ı buydu…
Ve hayat bu faşizan sistem tarafından annemin sandığının dibindeki gerçekler olarak sunuldu bize. Annem sandığa gerçekleri koymuştu… Kimbilir belki de bir daha yaşanmasın diye en dibe saklamıştı… Kimbilir belki de kendi katliamının tanıklığını gömmek istemişti… Belki de unutmamak için, kendi dünyasının bir parçası olan sandığa gizlemişti onları… Kimbilir.
Kumaşların, havluların arasına gizlenmiş gerçekler sonraları yüzlerce defa tekrarlandı bu topraklarda….

Katliam sonrası neler yaşadığımıza gelince…

Maraş şehir merkezindeki demografik yapı değişti. İnsanlarımıza şehri terk etmeleri dayatıldı. Çoğu gitti. 60 yıl önce (1920’de) Ermenileri kovan zihniyet, 1978’de de Kürtleri zorla tehcir etmişti. Sağ kurtulan Kürt Aleviler arkalarında evlerini, işyerlerini, işlerini-güçlerini bırakıp gittiler. Birçoğu aylar sonra gizlice şehre girip cuzi bir para karşılığında ev ve işyerlerini satıp döndü. Birçoğu da o günden sonra Maraş’a gitmedi, kendisine “Maraşlı” denmesinden nefret etti veya utandı.

Maraş katliamı ve 12 Eylül tüm Maraş ve ilçelerini derinden etkiledi. Pazarcık, Afşin ve Elbistan’daki Kürt Alevilerin büyük çoğunluğu yerlerini, yurtlarını terk etti. Kimi Mersin ve İstanbul gibi kentlere, kimi de Avrupa ülkelerine gitti. Tahminlere göre 1978’den 1995’e kadar göç edenlerin oranı %80 civarındadır.

Kendi yurtlarında kalanlar ise ana dillerini unutsun diye devlet sistemli programlar uyguladı. İlkokullarda Kürtçe yasağı sert bir şekilde uygulandı. İnsanlar kendi kültürlerinden utansınlar diye Kürtlük, Alevilik sürekli horlandı, aşağılandı. Öğretmenler çocukların dünyasını yasaklarla baskı altına alıp, düşünce dünyalarını yalanlarla örmeye çalıştı. Askerler ise her zaman hazır ve nazırdı!

Uygulanan bu yoğun asimilasyon ve inkar politikası neticesini verdi. Köylerde 80’li yıllara kadar Türkçeyi bilmeyenler 90’lı yıllarda en iyi Türkçeyi konuşur oldu. Kendi öz kültürel değerlerimizi yaşamak, gericilik kabul ettirildi. Yani Maraş katliamında sadece bir şehirdeki varlığımızı kaybetmedik. Aynı zamanda dilde, etnik kimlikte de bir kırım yaşadık. İnancımız da tıpkı etnik kimliğimiz gibi yasaklıydı. Cemlerimiz, sazımız, sözümüz, semahımız, kendi doğallığı içindeki sosyalitemiz iyice ötelendi, hırpalandı ve oda yasaklılar listesinde en görünmez kılınan hakikatlerimizden biri oldu. Bugün halen onun sancılarını yaşıyoruz.

Maraş’ta Kürt Alevilerinin yaşadığı alanlarda uygulanan sistematik kültürel soykırım gerçekliğinin bir parçası da ekolojik kırım oldu. Geçmişte Kasım ayından Nisan ayı başına kadar toprak görmeyen yerlerde artık kar bile yağmıyor. Elbistan-Afşin termik santrali bölgeyi o kadar zehirledi ki bugün yağmur yerine bu alana kül yağıyor. Santralin çevresindeki gürül gürül akan pınarlar kurudu. Bölgenin ekolojik dengesi bozuldu. Otlar yeşermemeye başladı birçok yerde….

Bu ekolojik kırım yeni uygulamalarla da sürüyor. Pazarcık’ta son yıllarda yapılan iki büyük çimento fabrikası var. Dünyanın en büyük 3.ve 9. Çimento fabrikalarının Elbistan ve Pazarcık’ta bulunması tesadüf olmasa gerek. 9 milyon ton çimento üretiyorlar. Hammaddesi olan kil toprak, marn ve kireç taşını Pazarcık dağlarından çıkarıyorlar, zehrini ise Afşin-Elbistan’da olduğu gibi bize bırakıyorlar.

Peki, Maraşlılar olarak bizler katliamla ve sonuçlarıyla yüzleştik mi? Maalesef hayır. Maraş katliamı ve peşi sıra gelişen kültürel soykırım politikaları halen devam etmekte. Sorgulama, yüzleşme ve adalet adına derinlikli bir mücadele de sağlayabilmiş değiliz. Hakkaniyet zaafa uğramış durumda. Bundandır ki Maraş katliamının baş sorumlularından olan Ökkeş Kenger(Şendiller) milletvekili seçilebilmekte. Haluk Kırcı, Abdullah Çatlı ve daha niceleri bu hunharca kırımın hesabını vermeden dolaşabilmekte. Her şeyden öte devletin kendisi bunun hesabını vermiş değil…Maraş halen yaralarını sarmış değil…katliam yaşamış toplumların katliamı unutma eğilimi, kaçış psikolojisi bir sığınak olsa da yaşayanlar için unutmak imkansız…Maraş tıpkı Dersim, Sivas, Çorum, Gazi, Roboski, Şengal de yaşananlar gibi hesabının sorulmasını bekliyor…

Yorumunuzu yazınız