PAYLAŞ

CELAL FIRAT

Bir grup Alevi temsilcisi Pirler, aydın ve sanatçılarla birlikte ‘ kırklar aşkına’ hak ve hakikat için Kobani sınırında kurulu çadırları ziyarete gidyoruz.
Öğleye doğru sınıra yaklaşıyoruz. Burası Birecik ilçesinin Ziyaret köyü. Havada derin bir kasvet var, Arada bir çıkan rüzgarın, tozu ve toprağı getirip dudaklarımıza yapıştırmasına uygun bir kasvet. Alevi inancının, zulme karşı Pir Sulan duruşunu bildikleri için bizi yadırgamıyor insanlar, ancak coşku ve sevgiyle karşılıyorlar.

Öyle ya; bu toprakların kadim ne kadar halkı varsa bin bir neden ve gerekçeyle bin bir türlü biçimde katledildi, kıyıldı.
O nedenle biz aleviler bu soykırımı çok içimizde hissediyoruz. O nedenle nerede bir haksızlık varsa, kıyım varsa zulüm varsa orda olmalıydık, olacağız da.

Başından itibaren biz Aleviler, Suriye’de ve özellikle Rojava’da süren çatışmaları ve Rojava halkının militan direnişini yakından takip ediyorduk zaten. Çünkü önderlerimizden Pir Sultan Abdal’ın dediği gibi nerede olursa olsun her zaman zalimin karşısında, mazlumun yanında olmacağız.
Çünkü Hz. Ali, “haksızlığa karşı sesinizi çıkarmazsanız hakkınızla beraber şerefinizi de kaybedersiniz” demiştir.

Orada savaş varken buna sessiz kalmak bu öğretiyle yetişmiş Alevilere yakışmazdı zaten.

Böyle bir çağrı yapmak da pirler ve dedelerin görevi olmalıydı. Dedelerin/pirlerin görevi sadece cem ve ibadet değil, taliplerine mücadele etmeyi de öğretmek ve öncülük etmek olduğu bilinciyle gerçekleştirdik bu eylemi.

Bir kaç önderimizle çağrıyı yaptığımızda gelmek isteyen Alevi canların çok olması ve bizimle olmak istemeleri bizi onurlandırdı.

Federasyonlar düzeyinde de, Alevi Kültür Dernekleri Federasyonu, Alevi Bektaşi Federasyonu ve Pir Sultan Abdal Dernekleri de bu çağrıyı samimi bir şekilde sahiplendiler ve “Kırklar aşkına Pirler ve dedeler Kobanê sınırına yürüyor” diyerek, çeşitli illerden temsili olarak kırk kişilik pir, dede; bize katılan, aydın, yazar ve sanatçılarla birlikte yola çıktık.

İnsanlar kederli, tedirgin ancak kararlıydılar.

Kederli ve tedirgindiler çünkü; Düşman zalimdi, hiç bir erdem, hiç bir insanilik yoktu yöntemlerinde.

Ancak biz biliyorduk bu yöntemleri , tarihin derinliklerinde çokca vardı.

IŞİD çetelerinin çocukların kafaları kesmeleri, kadınları cariye olarak satmaları ve insanları Şengal dağlarında susuz bırakarak ölmelerini sağlamaları çok vahşice olsa da pek yeni sayılmazdı.

Hz. Hüseyinin yaşadıklarından biliyoruz bu zalimlikleri.

Yavuz döneminde yaşadıklarımızdan biliyoruz.

O kadar yakın ki Êzidi kürtlerinin , Şii Türkmenlerinin yaşadıkları o kadar benziyor ki bizim yaşadıklarımıza!

Bu benzerliğin nedenleri düşüyor aklıma İstanbul- Birecik arasındaki o uzun yolculukta, gece yarısı başımı arabanın camına dayayarak bunları düşünüyorum.

“Bu benzerliğin nedeni; yaşayanlardan öte yaşatanların aynı ruhu taşımalarından kaynaklanıyor” diye geçiriyorum içimden. Yezit artık IŞİD libasıyla karşımızda, Yezid’den aldıkları ilhamla katlediyorlar masum insanları.

Bu kaygılarla gidiyoruz sınıra. Ancak haklı ve doğru olmanın verdiği bir kararlılık vardı insanlarda.

Müthiş bir militanlık, müthiş bir destan yazıyordu bir avuç halk ve hak savaşçıları. Ve biliyoruzki , tarih bu lekeli zamanları değil, güzel zamanları getirecektir yakında!

Çok yakında!

Bu inançla Xızır yar ve yardımcımız ola.

Yorumunuzu yazınız