PAYLAŞ

“her dinin din adamı vardır. Alevinin de olmalıdır.
Ancak, Alevi din adamları kitaplıklardan,
labratuarlardan, toplumsal incelemelerden
geçerek yetişmelidir. Salt, babadan
kalan miraslarla bu iş yürümüyor.” (Nejat Birdoğan, Anadolu Alevilğinde yol Ayırımı, önsöz)

Aleviliğin temel kurumu ocaklardır . Ocakların ne zaman kurulduğu konusunda çok farklı görüşler ortaya atılmaktadır. Bunlardan birisi,  ocakların Hacı Bektaş zamanında ortaya çıktığı; bir diğeri, Hacı Bektaş döneminden önce de var olduğudur. üçüncü görüş ise, ocaklar Safeviler döneminde Şah İsmail tarafından oluşturulmuştur denilerek, Safevi Hükümdarı Şah İsmail ile Osmanlı Padişahı I.Selim (Yavuz) arasında gelişen siyasal çekişmelere bağlamaktadır.

Ancak bu üç bakış ‘ta sorunludur. Çünkü Ocak kültü ta milattan önce ortaya çıkmış Zerdüşt tapınakları olan ateşgahlardan bugünlere taşınmıştır. Yukardaki  anlayış Araştırmacıların ya bilgi eksikliğinden ya da bilinçli olarak  bizi tarihimizden koparmaya  götürür.

Bugüne kadar Alevilik üzerine yüzlerce kitap yazılmış olmasına karşın,  Aleviliğin temel örgütlenme aracı olan OCAK’ları ortak bir görüş çerçevesinde tanımlamak çok zor gözükmektedir. Bugün Ocakzade oldukları iddia eden ve bu iddialarını Osmanlı döneminde ve Selçuklu döneminde aldıkları soy secerelerine bağlayan dedelerin büyük bir bölümü Seyyid olduklarını belirterek, soylarını babadan sürerek Ehlibeyt’e dayandırmaktadır. Dedeler biyolojik olarak ne denli Ehlibeyt’e mensuptur, onu bilemeyiz. Ama bugün genel olarak bütün ocakzade dedelerin Ehlibeyt soyundan geldiğinin dedeler ve talip toplulukları tarafından en azından iddia edilmekte ve genel kabul görmekte olması, Alevilere uygulanan asimilasyonun boyutlarını göz önüne sermesi açısından öğreticidir.

Ancak bilinmelidir ki, Alevi ocaklarının örgütlenmesini anlamak,  doğru bir tarih yazmak ve temsil ettikleri mirası değerlendirebilmek için eldeki verilerle bugüne kadar ortaya çıkarılanın daha ötesinde  bağ kurmak gerekmektedir.  Bunun için de elbette en önemlisi bizzat sahada çalışmak, atalarımızın eski inanç ve yaşam biçimlerini incelemek, yaşayan inanç önderleri ve yolu bilen taliplerle söyleşi yapmak gerekir. Yoksa önümüzde duran bu büyük bilmeceyi çözmemiz her geçen gün daha da olanaksızlaşacaktır.

Bir diğer çözülmesi gereken sorun da “evlad-ı Resul” olma sorunudur. Alevi yol önderlerinin bu inancı yaşatmak için uyguladığı takiyye sonuçta gelip bizi vurmuş ve  çoğunluk Alevi inanç önderleri bunu bir gerçeklikmiş gibi kabul ederek, Türkü, Kürdü, Arnavutu, Bulgarı, Çepniyi, Boşnağı ve daha fazla etnisite mensubu Alevileri ırki olarak ta götürüp Ehli Beyte bağlamaya başlamışlardır. Oysa Alevilik evrensel bir inançtı ve dolayısıyla inanç önderlerinin de her inançta olduğu gibi, değişik etnisitelerden olması doğaldı.

Bugüne kadar Ocak konusunda yazanlara göre Alevi ocakları, kabaca mürşit ve pir ocakları olmak üzere iki gruba ayrılır: bunlara ek olarak bazı araştırmacılar Rayber ve Düşkün ocaklarını da sayarlar. Ocak ya pir ocağı, ya da mürşit ocağıdır. Mürşit,  Kendi sorumluluğunda olan piri, rehberi ve talipleri dinsel eğitim ve öğretim, yargılama ve karar verme yönünden denetler. Her pir ocağı bir mürşit ocağına bağlıdır. Her dede ocağının bir talip topluluğu vardır. Mürşit ocağının talibi, bir pir ocağı olabileceği gibi doğrudan mürşit ocağına bağlı talip de olabilir. Bu talip topluluğu kendisini tanımlarken hangi ocağın talibiyse, o şekilde “Falan ocağın talibiyim.” veya “Bizim pirimiz filanca ocağın mensuplarıdır.” gibi ifadelerle tanımlar. Bir ocağın piri, talibinin piridir. Ocak mürşit ocağı değil, bir pir ocağıysa, bu ocağın da bağlı olduğu bir piri vardır. Bu durumda o pir ocağının bağlı olduğu ocak, mürşit ocağıdır. Pir ocağı, bağlı olduğu mürşit ocağının talibidir. Yani hem pirdir, hem taliptir; kendi talibinin piridir, kendi pirinin talibidir. Kendi pir ise talibinin mürşididir. Mürşit dahi taliptir. O da yolun talibidir. Çünkü Alevilikte Yol Cümleden (Her Şeyden) Uludur. Hatır gönül saymak uğruna yol çiğnenmez.

Ancak yaptığımız araştırmalara göre, Ocak’ları bir hiyerarşik yapılanma içinde görmek, yani  bir ocağın, bir başka ocağa bağlı olması veya birinin diğerinden üstün olması durumu söz konusu değildir. Aynı ocak içinde Mürşit de, Pir de, Rayber de, Talip de bulunmaktadır. Yukardaki anlayışın yanıldığı nokta ocaklar tarafından el verilmiş pirlerin zaman içinde gittikleri yerlerde kendilerini ocak ilan etmelerinden kaynaklıdır. Oysa Kürt kızılbaşlığında temel  12 ocak bulunmakta ve bu ocakların görevlendirdiği pirler vasıtasıyla  inançsal ve toplumsal hizmetler verilmektedir. Bu ocaklar sadece Kürt alevilere değil, bölgedeki Türkmen, Çepni alevilerine de hizmet vermekte, bu halk kesimlerinden talipleri bulunmaktadır.

Yine ta Zerdüştlerin Ateşgahlarından bu yana yaşayan ocaklar,  15.  Yüzyıldan sonra  Dersim alanında yeniden  12 ocak olarak yapılandırılmıştır. Bu ocaklar vasıtasıyla uzun bir süre Alevi erkanı yaşatıldı.  Ancak zaman içinde ocaklar ve bağlı aşiretler arasında “sen-ben” kavgası ile bozulma başladı. Bölgenin devletleri ise  bu yapıyı daha da bozmak ve sulandırmak için bu iç çelişkileri körüklediler. İran merkezi Kum şehri ayrı, Osmanlı merkezi İstanbul şehri ayrı yollardan içe sızmalar gerçekleştirdiler. Bu vasıtasıyla bozulan ve giderek unutturulan bir tarihi süreç yaşandı. Adeta Kızılbaşların belleği silindi.  Doğaldır ki, tarihi olmayanların kimliği de, kişiliği de sorunludur her zaman.

Gerek Hacı Bektaş, gerekse adıyla anılan Hacı Bektaş tekkesi, tarihimizde önemli roller üstlenmiştir. Her Alevi’nin yüreğinde onlara karşı sevgi ve saygı ile gönül bağı olduğu bir gerçektir. Fakat bugün bazı çevrelerin ısrarla vurguladıkları gibi Hacı Bektaş  Anadolu’daki bütün ocakların bağlı olduğu tek merkez değildir.

Aynı çevreler tarafından bütün Alevi ocakları adeta birer tespih şeklinde birleştirilmekte, bu ocakların başına da sanki tespihin imamesi gibi Hacı Bektaş ocağı oturtulmaktadır. Bu görüş, Alevileri tek merkezden idare edebilmek için, Osmanlı’nın olmasını istediği; ama hiçbir zaman gerçekleştiremediği bir görüştür. 1826 yılında II. Mahmut zamanında Yeniçeri ocağının kaldırılmasıyla birlikte devleti yönetenler tarafından Anadolu’daki Aleviliğin ve ocakların köreltilmesi amacıyla tüm ocakların Hacı Bektaş tekkesine bağlanması için çaba harcandı. Kısmen  başarılı oldular. Ama bu uygulama talip toplulukları tarafından hiçbir zaman benimsenmedi. Bir ocağın talibi iken bağlı bulunduğu ocağı bırakıp, başka bir ocağa bağlanan, özellikle de Hacı Bektaş Ocağı’na bağlanan talip toplulukları halk arasında biraz da küçümser bir ifadeyle “Dönme” diye tanımlanmaktadır.

Bununla da yetinmeyen aynı çevreler, Bektaşiliği de götürüp Yeseviliğe bağlayarak, asimilasyon halkasını tamamlamaya çalışmaktadırlar. Bunların yanında bir de Dersim Alevi ocaklarını da secereler yoluyla soy silsilesi vasıtasıyla önce Ahmet Yeseviye oradan iz sürerek Hz. Muhammede kadar götürmektedirler. Tabi kendisine Seyyit diyen bazı Kürt kızılbaş aşiretleri atalarının geçmişte emevi zulmünden kaçan Ali ve Hüseyin yandaşı Araplar olduğunu da söylemektedirler.

12. yüzyılda Alamut Ocağı başta olmak üzere bölgenin tüm ocakları yakılıp yıkılmış ve beş asır sürecek karanlık bir dönem başlamıştır Kızılbaşlar için. Bu dönemden sonra 16. Yüzyıla kadar oldukça gizli bir biçimde Hamedan, Tebriz gibi bölgelerde Ocaklar yaşatılmaya çalışmıştır.

Bu dönemde Dersim’de yeniden dizayn edilen 12 Ocak’ta süreç içinde ortadan kaldırılmış ve erkan bu ocakların devamı olduğunu söyleyen ocakzadeler tarafından yürütülür olmuştur. Tabi bu dönemde bir de yukarda söylediğimiz soylarını Muhammede dayandıran Seyyitlik kurumlaşması da ortaya çıkmıştır.

Günümüzdeki pirlerin çok büyük bir çoğunluğu, Aleviliğin can güvenliği nedeniyle uyguladığı takiyyenin gerçek olduğuna kendileri de o kadar inanmışlar ki, Aleviliği İslamın özü olarak niteleyebiliyorlar. Bazıları daha da ileri gidiyor, Cemlerimizde Alevi topluma Arapça Kur’an okumaya çalışıyor. Artık çoğunluk kendisini pir değil dede olarak adlandırıyor. Bu dedeler  ne kadar çok Müslüman olduğunu kanıtlamak için soyunu 12 İmamlardan birine dayandırıyor. Onlara göre zaten soyu 12 İmamlara dayanmayanlar “dede” bile olamazlar. Oysa bu soylarını 12 İmamlara dayandıran “dede”ler tarihi iyi araştırabilme yeteneğine sahip olabilseler bunun böyle olmadığını kendileri de göreceklerdir.

İşin aslı şu şekildedir: 1240 yılı ortalarında Anadolu Selçuklu Devleti sultanı II. Keyhüsrev askerlerini Amasya’nın Çad köyünde yaşamakta olan Alevi mürşidi Baba İlyas’ın üzerine göndererek onu öldürmeye çalışır. Baba Resül adı ile de anılan Baba İlyas Amasya Kalesi’ne sığınır. Bu haber Anadolu’ya yayılınca Anadolu’nun çeşitli bölgelerindeki Aleviler, Amasya’daki mürşidlerine yardım etmek için Amasya’ya doğru akın akın yollara düşerler. Ancak onlar Amasya’ya ulaşamadan pirleri Baba İlyas 1240 yılı Kasım ayında öldürülür. O dönemde aynı coğrafyada birbiri ile amansız bir çatışma içinde bulunan Hıristiyanlar ve Müslümanlar, Babai Hareketi’ne karşı uyum içinde aynı nefret duygularını paylaşmışlar, aralarında ittifak kurarak bu hareketi bastırmışlardır. Baba İlyas’ın Hakk’a yürümesinden sonra Aleviler tekrar sessizliğe büründüler, ıssız bölgelere giderek gizlendiler, yaralarını sarmaya, toparlanmaya çalıştılar.

Babai Hareketi şunu ortaya koydu: O dönemde Anadolu’da Alevi ocakları üst düzey bir kurumsallaşma içindeydiler. Alevi ocaklarına bağlı talipler, yol terbiyesi ve erkan hiyerarşisi içinde, iletişim olanaklarının çok sınırlı olduğu bir çağda kolayca organize olabildiler. Babai Hareketi’nin ortaya çıkışı ve gelişimi o dönemde Anadolu’da oturmuş ve iyi işleyen bir Alevi ocak sisteminin varlığının açık bir kanıtıdır. Bu dönem aynı zamanda Alamut kalesinin ele geçirildiği ve Alamut ocağı ile birlikte tüm Alevi ocaklarının yerle bir edildiği dönemdir.

Alevi ocakzade pirler 16. Yüzyıldan başlayarak kendilerini bunaltan Osmanlı baskısı karşısında korunabilmek, dokunulmazlık ve saygınlıklarını devam ettirebilmek için dışarıya karşı bir aldatmaca içine girdiler. “Evlad-ı Resül” olmak onlara bir fırsat yarattı. Onlar da bu fırsatı kullandılar. Evlad-ı Resül olduklarını, yani peygamber soyundan geldiklerini, Hz. Muhammed’in torunları olduklarını ifade etmeye başladılar. Alevi ocakzadeler bununla da kalmadılar, bu iddialarında inandırıcı olabilmek için kendi soylarını Hz. Muhammed’e ve 12 İmamlara bağlayan uydurma soy şecereleri hazırlattılar. Günümüzde bu uydurma şecerelere kendileri de gerçekten inanmaya başlamışlardır, vahim olan da budur.

Oysa biraz tarih bilgisi olanlar biliyor ki, Ocak kültürü özellikle de Kürt kızılbaş Alevilerinde hiyerarşik örgütlenme geleneği Zerdüşti Ateşgahlardan bu yana sürmektedir.  Yukarda anlattıklarımız Ocak’ların Bektaşilikten çok önceleri var olduğuna kanıttır. Başta Selçuklu döneminde egemenler eliyle bazı ailelere  sahte soy secereleri hazırlanarak, Alevilerin özgün örgütlenmesi bozulmaya çalışılmış, sonra Osmanlı döneminde 15. yüzyıl sonrasında bir kez daha müdahale edilerek Aleviler Osmanlının kolonizatörlüğün yürütücüsü olarak kurdukları Bektaşi dergahlarına mürit yapılmaya çalışılmıştır.

Bektaşilik Osmanlının elinde kolonizatör işlevi görmüştür.

Bu kurumların en başında ise Osmanlı silahlı kuvvetlerinin bel kemiğini oluşturan yeniçeri ocağı gelmektedir. Yeniçeri Ocağı, Osmanlı Devleti’nin Rumeli’ye doğru yayılması ve bununla beraber asker ihtiyacının artmasına paralel olarak kurulan ve ileride devletin en önemli kurumlarına asker ve sivil yöneticiler yetiştiren bir yapılanma içinde I. Murat Bey zamanında kuruldu. Sistemi Osmanlılar Anadolu Selçuklular’ındaki hassa ordusunu örnek alarak Çandarlı Kara Halil Paşa ve Molla Rüstem’in önderliğinde yapılandırılmıştır. Bu Ocağa asker sağlamak için Acemi Oğlanlar Ocağı kuruldu. Savaşlarda esir alınan Hristiyan gençler 3-8 yıl arasında Anadolu’daki çiftçi aileler yanında eğitim aldıktan ve Müslüman olduktan sonra Acemi Ocağı’na sonra da Yeniçeri Ocağı’na geçerlerdi.

Başlangıçta Ahilik üzerine kurulan Yeniçeri Ocağı daha sonra Bektaşiliğe tabi olmuştur. Prof. Fuat Bozkurt’a göre Osmanlılar’ın Bektaşiliği seçmesi Şeyh Edebali ile olan ilişkisine dayanır. Şeyh Edebali Eskişehir’de tekkesi bulunan bir dervişti. Osman Bey, Şeyh Edebali’nin kızı ile evlenmiştir. Edebali hem Ahiler’in Şeyhi hem de Baba İlyas’ın Halifesi idi. Böylece Osmanlı Ahiler’in etkinliğinden yararlanmıştı. Ahiler ise Hacı Bektaş Tekkesi’yle sıkı bağlantı içinde idiler, Böylece hem Ahi Ocağı’nın hem de Hacı Bektaş Tekkesi’nin desteğini sağladı . Yeniçeri Ocağı’nın yarısı kırmızı yarısı sarı sancağının ortasında zülfikâr amblemi vardı. Uzun süre Osmanlı sarayında çok rağbet gören Bektaşiler 1826 yılına kadar yeniçerilerin koruması altında kaldılar. Bu tarihte yeniçerilerin Osmanlı ordusundan tasfiye edilmesiyle birlikte Bektaşiler inançlarını Alevi topluluklar içine gizlenerek yürütmeye başlamışlardır. Bu dönemde Hacı Bektaş Tekkesi’nin başına Sünni Nakşibendiler getirilmişti. Bunlar eliyle de,Türkmen ve Kürt Kızılbaş ocakları Hacı Bektaş Postnişinliğine bağlanarak merkezileştirilip denetim altına alınmaya çalışılmıştır.

Bu girişimler nisbi sonuçlar doğurmuş ve  birkaç Kızılbaş ocağı, bir süre Bektaşi Dergahında post sahibi olmuşsa da, Aleviler ve Ocakzade pirlerimiz Hacı Bektaş Veli’nin kendisini Pir kabul etmekle birlikte, Bektaşi Dergahından hiç bir zaman icazet almamışlardır.

Osmanlı egemenleri Safevilerle yapılan savaşta kendi yanında yer alan Bektaşi Dergahları ile, Şah İsmail’in yanında yer alan  Kızılbaş Alevi Ocakları’na  farklı davranmıştır her dönem. Kızılbaş Alevi Ocakları ve onlara bağlı kitleler, Bektaşi Dergahlarından farklı olarak, içlerine kapanmışlar, Ocakların yok olmasından sonra ocakzade pirler aracılığıyla iyi-kötü sosyo-ekonomik gereksinimlerini karşılayabilecek bir düzeni uzun süre sürdürmüşlerdir.

Ne yazık ki,  son yıllarda yukarda izah etmeye çalıştığımız nedenlerden dolayı takiye yaparak kendilerini Evlad-ı Resul olarak adlandırma zaman içinde gerçeklikmiş gibi algılanmış ve  kendisinin peygamber soyundan geldiğine gerçekten inanan birçok Alevi dedesi, haliyle kendini İslam’ı daha çok sahiplenme mecburiyetinde hissetmektedir. Bu nedenle birçoğu Arapça öğrenmeye çalışmıştır.

Cemlerde Kur’an okumaya, Cemlere İslami ögeler katmaya çalışmıştır. Kısacası; Aleviliğin ne olup ne olmadığı netleşince OCAK ve PİR’lik  kurumunun da bilim adamlarımız tarafından tekrar gözden geçirilip yeniden dizayn edilmesi Alevi toplumunun en acil gündemlerinden biri olmalıdır. Ocak, Alevi inancında kutsal ateşin sürekli yandığı yerdir. Ocak öylesine kutsaldır ki, birisi birine beddua ederken “ocağın kör  ola” der. Yani ocağın sönsün, yok olasın anlamındadır. Bütün Alevilerin yaşadığı alanlarda Ocaklar var olmuştur. Bu ocaklarda Alevi inancının temel bilgileri öğretilmiş ve burada yetişen pirler Alevilere hizmet etmek üzere görevlendirilmişlerdir.

Bu ocaklar halk tarafından kutsal olarak kabul edilir ve her ocağın bir kerameti vardır. Bu ocakların bir çok hastalığı iyileştiren mekanlar olduğu genel kabul görür. Burada yetişen Pirlere ise ocakzade denilmiştir. Ancak Selçuklu’dan başlayan ve Osmanlı ile devam eden baskı ve katliamlar Kızılbaş Alevilerin ocaklarının kapanmasına yol açmış, okul niteliğindeki bu ocakların görevlerini buralarda zamanında el almış Pirlerimiz ve ardından onların evlatları yerine getirmiştir.

Geçmişte ilim irfan yuvaları olan ocaklar, zorunluluktan dolayı süreç içinde Kızılbaşlarda dinsel hizmetleri gören pir aileleri olarak adlandırılır olmuştur. Her Dede ailesi bir Ocağa dahildir. Onun temsil ettiği değerlere büyük kutsallık ve manevi güç atfedilir. Aleviler arasında da ocaklara karşı büyük bir saygı vardır. Ocaklarla ilgili olağanüstü birçok kerametlerin sözkonusu olduğu olaylar dilden dile aktarılır.

Bazı araştırmacılara göre Şah İsmail’in Yavuz karşısında yenilgiye uğraması ve bunun sonucunda Safevilerin Anadolu’daki nüfuzunun zayıflaması Hacı Bektaş Dergahı’nın Alevi Ocakları karşısındaki durumunu güçlendirmiştir. Çelebiler’in, Anadolu’daki ocakzade Aleviler üzerindeki nüfuzlarını artırmaları Çelebi Ahmed Cemaleddin Efendi (1862-1921) zamanında gerçekleşmiş, ocaklara bağlı Aleviler üzerinde Hacı Bektaş Dergahı çelebilerinin nüfuzlarını arttırmak isteyen A. Cemaleddin Efendi: “…Anadolu’nun en uzak yerlerine kadar adamlar göndererek Hacı Bektaş ocağının ser-çeşme olduğunu, o ocağa görülmeden talip gören dedelerin yolsuz bulunduklarını, erkân, tarîk, evliya, zülfikar ve serdeste gibi adlar ile anılan sopanın yezitlik alameti bulunduğu…” propagandasını yaptırmıştı

Dünya Savaşı için asker toplamak amacıyla Tunceli’ye kadar giden Cemaleddin Efendi kimi ocakları ve Alevi topluluklarını çelebilere bağlamayı başarmıştır. Çelebilere bağlananlara dönük, ocaklara bağlı kalmayı sürdürenlere purut da denilmektedir. (Gölpınarlı 1993: 790, 794-795) Ayrıca Çelebilere bağlı ocakların dedeleri ve çelebilerin Alevi köylerine gönderdikleri vekilleri cem törenlerinde tarîk (erkân) yerine ellerini kullandıklarından pençeli olarak da adlandırılmaktadır. Bu pençe-tarîk ikiliği o günlerin bir bakiyesi olarak bugün bile sürmektedir ve dedeler arasında tartışma konusudur.

Alevi ocaklarında hiyerarşik yapı ve kökenleri

Ocaklar şeklindeki örgütlenme Anadolu’nun ve Mezopotamya’nın birbirinden çok uzak bölgelerinde yaşayan Aleviler arasında iletişimi de sağlayan yegâne araçtır ve bu işlevini ocakzade pirler  aracılığıyla yerine getirmiştir. Alevi ocaklarının değişik bölgelerde yaşayan topluluklar üzerinde farklı nüfuz alanları bulunmaktadır. Ocakzade pirler kendilerine bağlı bölgeler ve köyler dışındaki yerlerde faaliyette bulunmazlar. Taliplerde de böyledir.  Babası hangi ocağın talibiyse, ya da hangi ocaktan ise, o da mutlaka o ocağın talibi olurdu. Her ocak belli nüfuz alanlarına sahiptir. Ancak çeşitli nedenlerle bağlı bulundukları ocak ve dedeleri bulunmayan Alevilerin başka ocakzade dedelere bağlandıklarına da rastlanmaktadır.
Aslına bakılırsa Alevi Ocakları arasında ayrım gözetilmez ve bu da Aleviler arasında “Eri erden seçen kördür.” denilerek ifade edilir. Ancak buna karşın “El ele el Hakka Sistemi” çerçevesinde Ocakların arasında mürşitlik, pirlik ve rehberlik bağı vardır. Her pir ailesi bu şekilde kendini bağlı saydığı pir ailesinin talibi, müridi sayılır. Bu da doğal olarak hiyerarşik bir durum ortaya çıkarmaktadır. Bu hiyerarşik yapılanmanın kökeni hala tam olarak açıklığa kavuşmamıştır. Ocakların bir bölümü, başka ocaklara bağlıdır. Bağlı olunan ocak mürşid ocağı, bağlı olan ocak ise pir ocağı olarak, yine rehberlik de bir başka ocağın hizmeti olarak paylaşılır. Bu görev paylaşımı “El ele El Hakka Sistemi”’nin doğal bir sonucudur. Bu görevler farklı ocaklar arasında olabildiği gibi, aynı ocak içerisinde farklı pir ailelerince de üstlenilebilmektedir.

Her ocağın kendi içinde ve ocaklar arasında varolan hiyerarşik yapı “El ele, el Hakka” anlayışının bir sonucudur. Her ocak kendi içinde mürşid, pir ve rehber ocakları şeklinde ocakzade aileleri arasında bir görev bölümüne gitmiş, ocaklar ise yine kendi aralarında mürşid, pir ve rehber ocakları olmak üzere görev bölüşümü yapmıştır.

Günümüzde Alevi inanç önderleri  ve Alevilerin yapması gerekenler.

Binlerce yıllık tarihi mirasa karşın Kızılbaşlar, kendi tarihlerine ne sahip olabildiler, ne de yazabildiler. Egemenler arasındaki kavgada sadece taraf oldular. Bundan dolayı denilebilir ki, Alevilerin tarihi bütün direnişçiliğine karşın aslında bir yenilgiler tarihidir. Bu açıdan kendileri tarih yazıcı olamadılar. Yazılan tarih egemenlerin tarihi oldu.  Bundan dolayı her geçen gün kendi öz gerçekliklerinden giderek uzaklaştılar ve tarihi yazanlar kendilerini nasıl tanımlamışlarsa onu doğru bildiler.  Şimdi yapılması gereken bir reddiye ile yola çıkmak ve inkarın inkarını gerçekleştirmektir.

Elbette inancımızı dağ başlarında saklı tutarak bugünlere ulaştıran yol önderlerinin varlığını inkar etmiyoruz.   Ancak günümüzde Alevilerin en büyük sıkıntılarından biri de şüphesiz Ocak kurumunun gerçek anlamıyla yaşamıyor olmasıdır. Alevilerin gerçek Aleviliği topluma anlatabilecek bilgiye sahip düzeyde bilinçli pirler, daha doğrusu “bilim adamları”na gereksinimi vardır.

Pir tarih bilmek zorundadır. Geçmişle geleceğin bağını tarihi bilgi ve belgelerle kurması gerekir. Bilimin kaynaklarını en iyi şekilde kullanıp, çağdaş bir eğitici ve öğretici olmak zorundadır. Bunun için yeterince eğitimli-donanımlı ve birikimli olmalıdır. Bunun olabilmesi elbette güçlü bir eğitimle olanaklıdır. Bu açıdan dünün Ocaklarının yerini kurulması elzem olan Alevi Dergahları (Akademileri) almalıdır.

Kızılbaş toplumu pir ve pir soyundan gelen her bireye aynı saygıyla yaklaşır. Ancak, her ne kadar pirlik babadan oğula geçse de, bura da liyakat esastır. Evlat pirlik yapmaya uygun özellikleri taşımıyorsa, ona pirlik yaptırılmaz. Sağlık yönünden, ahlaki yönden ve yetenek-birikim yönünden uygun olan evlat baba tarafından pir seçilir.

Oysa Ocak  ateşini yakan kadındır. Ama soy secereli dedelikte kadının adı yoktur. Tarihte iyi incelendiğinde görülecektir ki, örgütlenmeden sorumlu rayberlik kadın tarafından yürütülmüştür. Pirlik bir makamdır ve o makama Pir,  Ana olmadan oturamaz.  Hala cemlerimizde delil uyandıran kadındır. Çünkü o acağın gerçek sahibidir ve ocak ateşinin sürekli yanmasını sağlayandır. Ateşi temiz tutan, kutsayandır.

Alevi ocakları tarihin her döneminde düzen ve sistem dışı olmuştur. Şiddetle örülmüş sınıflı toplum yapılanmasının dışında olmuşlardır. Ocaklar aşağıdan yukarıya doğru örülmüş  demokratik özlü yapılanmalardır. Ocaklar etrafında örgütlenmiş Kızılbaş toplumu, sınıflı toplumların insana dayattığı cehennem azabına karşı, özgürlüğü özlem toplumudur.  Erkeğin ve kadının eşit olduğu ana-ata toplumu olarak Alevilik, Ocak sistemini baskı, zulüm ve şiddet dışında örmüştür.

Günümüzde, hala ölmüş babasının mirası olarak, dedelik yapma gayretinde olan ama bunu layıkıyla yerine getir(e)meyen bazı “dede soylular” eğitimsizliklerini ve yetersizliklerini giderme ihtiyacı bile duymadan, bu mirası küçük çıkarları doğrultusunda kullanarak yeni çağa ve toplumsal gelişmelere gözünü kulağını kapatmıştır. Sömürü sisteminin asimilasyon ve katliam politikalarına karşı siyasal ya da kültürel müdahale diye bir dertleri bulunmamaktadırlar. Birkaç ezber Arapça dua ile cenaze kaldırıp günlük geçimini sağlama derdindedirler. Toplumu yeni sürece hazırlamak ve toplumsal gelişime katkı sunmak gibi bir kaygıları bulunmamaktadır. Bu kaygıyla bir şeyler yapma ve katkı sunma gayretinde olanlara da bireysel kötüleme ve karalama yoluyla engel çıkarma gayretleri de taktire şayandır!!

Yüzyıllardır dağ eteklerinde merkezi denetimden uzak içe kapalı bir ekonomik yaşam biçimi ile inancını tüm asimilasyon çabalarına karşın yaşatmayı başarmış Kızılbaşlar, geldiğimiz bu süreçte, bilim ve teknolojik gelişmelere ayak uyduramadıkları sürece uzun süre direnemezler. Artık Alevilik şehirleşmiştir.  Mürşit-Pir-Rayber-Talip ilişkileri  zayıflamış, bir arada bulunmanın koşulları ortadan kalkmıştır.  Artık keramet sahibi olunamıyor,  ocaklarda ateşimiz yanmıyor.

Kurumlaşarak, örgütlenerek bu durumdan, yok olma tehlikesinden kurtulabiliriz. Dergahlarımızı ve ocaklarımızı modern temelde yeniden inşa ederek ocak ateşlerimizi yakabiliriz.  Örgütlenirken elbette amaç Ocak sistemli örgütlenme olmalıdır. Otantik değerlere bağlı kalınarak örgütlenme olmalıdır. Mürşitler de, Pirler de, talipler de, rayberler de yeniden birbirine ikrar vererek yola koyulmalıdır. Unutulmasın ki, ikrarı olmayanın imanı olmaz. Birbirine söz  ve ikrar ile bağlı olmayan toplulukların ortak bir eylemi de, ortak bir yaşamı da olanaklı olmaz.

Yararlanılan Kaynaklar;

–          Yol Erkan Meydan (Haşim Kutlu)

–          ANADOLU ALEVİLİĞİ’NDE OCAK SİSTEMİ VE DEDELİK KURUMU (Doç. Dr. Ali Yaman)

–          ALEVİ OCAKLARI VE DEDELİK  (BAKİ ÖZ)

–          Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi /  2010 / 56  DÜNKÜ VE BUGÜNKÜ ALEVİLİK (Hüseyin DEDEKARGINOĞLU)

–          Sinemilliler: Bir Alevi Ocağı ve Aşireti (Ayfer KARAKAYA)

–          Mazda İnancından Aleviliğe (Etem xemgin)

–          Rayberler,P irler ve Murşidlere dair (Erdal Gezik, Semah sayı 15)

–          Alevi Kimliğini Tartışmak (Haşim Kutlu)

Yorumunuzu yazınız