PAYLAŞ

riza_aydinRIZA AYDIN

“Hey erenler pazarım var
Hal ehline hal satarım
Terazim tartım bulunmaz
Doyumuna bal satarım”

“Ezilenlerin Pedagojisi” adıyla dilimize aktarılan Paulo Freire’nin kitabı, son dönemlerde en çok etkilendiğim eşe dosta okumalarını önerdiğim kitapların başında gelir. Yazar kitabında, ezilenlerin eğitiminden neyin anlaşılması gerektiğini, ezilenlerin oluşturduğu hareketlerin içindeki muhtemel parçalanmaların nasıl egemenlerin işine yarayacağını[2], ezilen hareketinde görülecek sekterlik eğilimlerini inceden inceye inceler. Kitabı okuyunca, yoksulların eğitilmesinin, sadece onlara okuma yazma öğretmek ya da onları meslek kurslarında uzmanlaştırmaktan geçmediğini bunun onlara soru sormasını, hayatlarında karşılaştıkları her şeyi sorgulayıp içlerinde muhakeme etme alışkanlığını kendilerine kazandırmaktan geçtiğini düşündüm. Yaşadıkları, yaşamlarında karşılaştıkları her şeyi, muhakeme edip sorgulayarak, onu bir üst boyutta geliştirip yeniden üretmek sanatçı ile zanaatçıyı, aydın ile eğitim görmüş teknokratı da birbirlerinden ayıran aralarındaki ince çizgiyi de gösteren bir şeydir. Teknokrat yâda zanaatçı bir alanda çeşitli eğitim kurslarından geçip, o mesleği öğrenmiş, o işi yapan kişidir, aydın yâda sanatçı ise var olanı sorgulayıp, onu içinde değerlendirerek, onu aşan, onu daha üst bir boyutta geliştirerek yeniden yaratan kişidir. Öyleyse ezilenlerinde bir aydın gibi sorunlarını sorgulamayı öğrenmesi gerekir, diye düşündüm.

Tarihsel olarak Kızılbaş yâda Alevi denilen kitlenin, çağıyla çağdaş, hatta çağını aşan ilerici insanlar olmalarının nedeni de, işte bu sorgulama yöntemini, bir hayat tarzı olarak, yaşam felsefelerinin başına geçirmiş olmalarıdır. Bunlar buna “Batın ilmi” diyorlar. Batın ilmi felsefecilerin batinilik dedikleri ekolün Kızılbaş -Alevi söylencesindeki adıdır. “Batın ilmi dediğiniz şey ne” diye, babama sorduğumda “görünenin arkasındaki gerçeği görmek, yâda görünenin içinde gizlenen gerçeği aramak” demişti. Bu huylarından dolayı Kızılbaşlar her şeyi inceden inceye sorgulayıp bunları deyişlerinde işlemişler. Edebiyat fakültelerinde, “Alevi – Bektaşi Tekke Edebiyatı” diye işlenen, bu şiir geleneğinde “Şathiye” diye bilinen deyişler bu Tekke şairlerinin batini yanlarının bir ürünüdür. Şathiye şiirleri, Sünni din anlayışını alaylı biçimde yeren, onu bir anlamda ti’ye alan şiirlerdir. İsmet Zeki EyüboğluTürk Şiirinde Tanrıya Kafa Tutanlar” adlı kitabında[3] bunları anlatır. Aslında yazarın “Türk şiiri” dediği şey özünde “Kızılbaş -Alevi -Bektaşi Tekke Şiiridir”.

Kızılbaş- Alevi kitle, batinilik dediğimiz bu sorgulayıcı yanından dolayı, yani-yenilikçi, ilerleyici düşüncelere hep açık olmuşlardır. Bu yüzden Namık Kemal’den Ziya Paşaya yenilikçi hareketlerin içinde hatta onların önderliğinde bu toplumdan insanlar öne çıkmıştır. Örneğin bu topraklarda Masonluğun, yâda sol – Sosyalist düşüncelerin ilk örgütleyicileri arasında bu toplumdan insanların fazlaca olması, hatta genel olarak bu toplumun bunlara ilgi duyması yine bu toplumun batini sorgulayıcı, yeniliğe açık olma özelliğinden dolayıdır.

Birinci Paylaşım Savaşında, Osmanlı İmparatorluğu yenilip parçalanmaya başlayınca, bu durumdan çıkış yâda bir kurtuluş yolu arayışında bulunan kesimlerin- gurupların içerisinde de Alevi Bektaşi düşüncesinden insanların olması gayet doğal bir şeydir; aksini düşünmek eşyanın tabiatına aykırıdır.

Osmanlı Ülkesi, Rus İmparatorluğu tarafından işgal edilmeye başlanınca, O zamanlar Alevi Bektaşi kitlesinin önderi konumundaki Cemalettin Çelebi[4] (doğumu T: 1862- Ölüm T:1921) oluşturduğu bir askeri birlikle Kars civarlarına giderek Rusya’nın ilerlemesini durdurmaya çalışır, Rus işgalci birlikleriyle savaşır. Bu konunun başlı başına bir yazıda incelenmesi gerekir. Bu dönemlerde, çok etkin olan Cemalettin Çelebi üzerinde önemle durulması gereken önemli bir şahsiyettir. Cemalettin Çelebi kongrelere katılır, ilk mecliste de başkan yardımcılığına seçilir.

Cemalettin Çelebi, Amasya’da Mustafa Kemalle görüşen gurubun içindedir. Sivas kongresine katılır. Mustafa Kemal’de Sivas Kongresinden Ankara’ya gelirken, 23 ile 24 Aralık 1919 tarihlerinde Hacı Bekdaş ilçesine uğrayıp Cemalettin Çelebi ile görüşür.[5] Bu görüşmede Cemalettin Çelebi, bu hareketin başarıya ulaşmasından sonra, Cumhuriyetin kurulması gerektiğini düşündüğünü söyleyip, Mustafa Kemalin bu konudaki düşüncesini sorar, bu konuyu konuşurlar[6]. Mustafa Kemal’in Samsun’dan başlattığı yürüyüşünde Cumhuriyet sözünün anıldığı ilk yer belki de burasıdır.

Cemalettin Çelebi, Koçkiri kırımını görüp, Dersim kırımını görmeden 1921 de bu dünyadan göçüyor[7]. 03 Mart 1924 de Diyanet İşleri Başkanlığı kuruluyor, 30 Kasım 1925 de Alevilerin eğitim merkezleri olan “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin kapatılmasını emreden meşhur 677 sayılı kanunu” çıkarılıyor. Bu kanunla Aleviliğin din hizmetlerini yürüten dini önderleri olan Dedelik ile Çelebilik gibi sıfatlar yasaklanırken, aynı kanunla kapatılan “Tekeler ile zaviyelerin”, “cami veya mescit” olarak kullanıla bileceği söyleniyor.[8]

Bütün bu olumsuz gelişmelere rağmen, Aleviler Cumhuriyeti desteklemeye devam ediyorlar; iyide ediyorlar[9]. Bunu iyice anlayıp bilince çıkarmak için, Cumhuriyetin içinden çıktığı Osmanlı Toplumundaki Kızılbaşların -Alevilerin durumunu iyice anlamak gerekir.

Anadolu’da halk birine “beddua” edileceği zaman “Defterin Dürüle” deler. Defterin dürülmesi şu manaya gelir: Osmanlı Devleti Kızılbaşları araştırıp fişleyerek bir deftere kaydederdi. Bu defterlere kaydedilenler öldürülünce bu defter dürülüp -katlanıp raflara kaldırılırdı. Deftere kaydedildiğinden endişe eden halk bu yüzden sürekli yer değiştirmiş, bir yöreden bir başka yöreye göçerek izini kaybettirmeye çalışmıştır. Baki Öz‘ün Hazırladığı “Alevilikle ilgili Osmanlı Belgeleri” adlı kitapta bununla ilgili aklın alamayacağı, akıllara durgunluk verecek belgeler var. Bunlardan ikisini buraya alıyorum: “Her şeyi bilen sultan, o kavmin uşaklarını kısım kısım ve ad ad yazmak üzere ülkenin her yanına bilgin kâtipler gönderdiği, yedi yaşından yetmiş yaşına kadar olanların defterleri Divan’a getirilmek üzere buyuruldu. Getirilen defterlere nazaran, yaşlı, genç, kırk bin kişi yazılmıştır. Ondan sonra her yörenin hakimlerine memurlar defterler getirdiler. Bunların gittikleri yerlerde kılıç kullanılarak öldürülenlerin sayısı kırk bini geçti.”

“Defterdar Ebu’l- Fadl Mehmet Efendi – Selimşâh-nâme, s: 651a.” Defterdar Mehmet Efendi yazdığı bu yapıtını 1. Selim’e sunmuştur.”[10]

Yine aynı kitabının Kızılbaş olduğundan kesin emin olunamayanların Kıbrıs’a sürülmesi için şöyle bir genelge var: “ Bozok Beylerbeyine hüküm:

Kızılbaşlıkla suçlanan kişilerin yazıldığı defter suretle gönderilmiştir. Bu kişiler soruşturulsunlar. Kızılbaşlıkları gerçekse, idam edilsinler. Lakin, yalnız ithamla kalmışsa, (Kızılbaş oldukları kanıtlanamamışsa bunlar Kıbrıs’a sürülsün. Yıl 1577”) 30 Nolu Mühimme Defteri No: 488). Defterdar Mehmet Efendi yazdığı bu yapıtını 1. Selim’e sunmuştur. Sayfa 63[11].

Kitaplar böylesi belgelerle doludur. Ancak Türkiye de okumuş yazmış sınıf, (bunlara aydın demek içimden gelmediğinden böyle diyorum) bunları önemsemediği gibi bunları katliam bile dememiştir. Buna ilginç bir örnek vererek bu konuyu kapatacağım. Cahit Öztelli Alevi – Kızılbaş edebiyatının ürünlerinin toplanıp kitaplaştırılmasında büyük emeği geçmiş, bundan dolayı paralar kazanıp ün sahibi olmuş, bu alanda ciltler dolusu kitabı olan, emeğine saygı duymamız gereken bir kişidir. “BEKTAŞİ GÜLLERİ” adlı kitabının başında şöyle diyor: “… Şahların çıkardıkları ayaklanmalar devleti zor durumlarda bıraktı. Sonunda Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail, Çaldıranda karşılaştılar. Şah yenildi. Yavuz, Anadolu’da büyük bir temizliğe girişti. Kırk bin Alevi’yi kılıçtan geçirdi. Ama Şahların öfkeleri dinmedi, on altıncı ve on yedinci yüz yıllarda da sürdü. Yer altı çalışmaları hiç bir zaman durmadı[12].” Dikkat edin , kendini Osmanlı Devletinin devamı gören, bu devletin okullarında yetişen kadrolar burada bir katliam görmüyor, burada “büyük bir temizliğe girişilmiş” bu temizliğin gereği olarak ta “Kırk bin Alevi kılıçtan geçirilmiş” tir diyor, durumu böyle görüyor, ne dersin işte gerçek bu.

Anadolu’dan Kızılbaş olduğundan kuşkulanıldığı için sürülen bu insanlar gittikleri yere “kendilerini de götürmüşler” gittikleri yerlere Kızılbaşlıklarını yaymışlardır. Bu, bugünlerde sanki Kızılbaşlar Osmanlının öncü, işgalci birlikleriymiş gibi anlatılıyor. İnsan gittiği yere kendiyle beraber tüm değerlerini de götürür. Kızılbaşlarda, zorunda kalıp gittikleri bu yerlerde, kendi inançlarını yaşayıp oralara da bunu yaymaya çalışmışlardır. Kısaca durum budur. Örneğin nüfusunun çoğunlu Bektaşi olan Arnavut ulusunun ulusal bağımsız mücadelesini Osmanlı Devletine karşı yürüten ulusal önderlik, Bektaşi olduğundan, bir yandan halka Arnavutça öğretirken bir yandan da Kızılbaş -Alevi edebiyatının dili olan bu dili, Yunusun, Kaygusuz’un, Pir Sultan’ın Hayatayi’nin dilini öğretiyorlardı; işte bu günlerde bu dile Türkçe deniyor. O günlerde bu dili, Osmanlı hanedan ailesinin asil zadeleri ile onun etrafında oluşan yönetici sınıf, asla mı asla konuşmazdı, ayrıca devletin resmi kurumlarında, örneğin Enderunda da, bu dil konuşulmazdı; peki bu dil nerede konuşulurdu, bu dil “anlamadıkları duaya âmin dememeyi” ilke (düstûr) edinmiş olan Kızılbaşlar içinde, onların tekkelerinde konuşulurdu. Bu dil bunların sayesinde gelişip bu günlere geldi.

Cumhuriyet döneminde, defteri dürülmekten kurtulan Kızılbaşlar, her şeye rağmen Cumhuriyete dört elle sarılmışlar. Belki bunun bir nedeni de, yakın tarihlerinde, yaşadıkları o korkunç anılarının belleklerinde ki tazeliğini koruyor olmasıdır. Anadolu tarihinde, Alevi kıyımın en çok, en vahşice yaşandığı tarih –Yavuz dönemini bir yada bırakırsak – 1826 da ki “Vaka-yi Şerriye’ denen olayla başlar; bu dönemin anıları cumhuriyetin kurulduğu sıralarda henüz bilinçlerdeki tazeliğini koruyormuş. Bu yüzden Cumhuriyet, bunca acılar çekilerek yaşanılmış olan Osmanlı vahşetinden kurtuluşun bir simgesidir, Aleviler bunun tarihsel önemini herkeslerden daha fazla anlayıp hissetmişlerdir; işte bu yüzdende Cumhuriyete dört elle sarılmışlardır. Bunu yapmakta yerden göğe kadar haklıdırlar. Bunu anlamazlıktan gelmek tek kelimeyle gaflettir.

Şimdi bu kısa açıklamadan sonra Alevilerin Partilerle ilişkileri üzerine muhabbete geçe biriz.

*

“ Kimim ben hatırlat bana
Kendimle tanıştır beni
Nasıl yalvarayım sana
Lisan ver konuştur beni.”

Partiler bahsine geçince, şöyle kısa bir açıklama yapmalıyım: Türkiye’de resmi olarak kurulan ilk parti CHP diye bilinir. Bu bir anlamda doğru değildir, şöyle ki: Cumhuriyetin kurucu iradesinin önderi olan Mustafa Kemal, ihtiyaç duyduğu şeyi, ihtiyacı olduğu sürece kullanıp, ihtiyacı bitince de onu “şık” bir hamleyle devre dişi bırakabilme “yeteneğine” sahip biridir. Bu özellik, devlet yönetme kabiliyetinin nişanesi olarak değerlendirilmelidir; devletler böyle yönetilirler. Örneğin Türkiye Cumhuriyetinde resmi olarak kurulun ilk parti diye anabileceğimiz parti, “resmi” Türkiye Komünist Fırkasıdır,18 Ekim 1920’de kurulmuştur; bu diğer Komünist Partisiyle yada komünist teşkilatlarla karıştırılmamalıdır. Osmanlı Devlet geleneğinde, yoksullara öncüsünü şaşırttırmak için, böylesi şeyler hep yapılırdı[13]. Bunun üzerine uzun yorumlar yapılabilinir ama konumuz bu değil.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), Cumhuriyet Halk Fıkrası (CHF)” adıyla 9 Eylül 1923 de kurulmuştur. Tek parti dönemi 1946 Demokrat Partinin kurulduğu döneme kadar sürer. İkinci paylaşım savaşından galip gelen devletlerin yönetim şekillerinin, çok partili ya da çok partiyle yönetilen demokrasiler olmasının bir zorlamasıyla, milli şef döneminde devletin âli menfaatleri için çok partili sisteme geçilir. Cumhuriyet Halk Partisinden sonra, bu partinin (yani CHP’nin) içinden çıkan bir gurup insan tarafından 7 Ocak 1946 da Demokrat Parti (D.P) kurulur.

Tek parti döneminde, Alevilerin CHP’li olduğundan söz etmek ne kadar doğrudur hatta böyle bir şey söylene bilinir mi bilemem. Çünkü Alevi kitlesi o tarihlerde genelde köylerde oturmaktadır, partilerse teşkilatlanmalarını şehirlerde kasabalarda yapmakta idiler. Alevilerin köylerden şehirlere göçüp şehirlere yerleşmeye başlaması 1950’ler den sonradır. Ayrıca Cumhuriyet Halk Partisi, Almanya’da Nazilerin yükselişe geçip, iktidarı aldıkları dönemlerden, ikinci Paylaşım Savaşının sonlarına doğru, yani Almanya’nın yenileceğinin anlaşılmasına kadar, Almanya’daki Nasyonalist politikadan etkilenip öylesi bir politika izlemiştir. Bu gerçek, gerek o günlerde yayınlanan Cumhuriyet gazetesindeki yazılara, gerekse CHP’nin yayınlarına bakılınca apaçık görülür. Örneğin 4 Aralık 1954’te, Sabiha Sertel ile Zekeriye Sertelin yayınladığı, Sosyalist eğilimli TAN Gazetesinin, sivil bir halk hareketiyle basılıp talan edilmesini CHP yaptırmıştır[14]. Nazım Hikmet “Onlar ümidin düşmanıdır sevgilim” diye başlayan o ünlü şirini bu olaydaki CHP yi anlatmak için yazmıştır; şiirin sonunda kastettiği parti CHP’dir. Bu dönemde (1942 ile1944 yıllarında) Müslüman olmayan azınlığa uygulanan “Varlık Vergisi” ile beraber bu azınlık unsurların Erzurum Aşkale’ye sürülmesi politikasının Almanya’daki Nazilerden artakalan bir yanı yoktur. Bu dönemde CHP iktidarının Başbakanlığını yapan Şükrü Saraçoğlu bir konuşmasında izledikleri politikalarını şöyle açıklamıştır: “Biz Türküz ve Türkçüyüz, daima Türkçü kalacağız, bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar bir vicdan meselesidir, biz azalan ve azaltan Türkçü değil, çoğaltan Türkçüyüz ve her vakit bu istikamette çalışacağız.”[15] 72 millete bir nazarla bakan, yüreğinde tüm insanlığa karşı aynı sevgiyi besleyen Alevilerin milliyetçi (Nasyonalist) bu politikayla ortak bir yanları yoktur, olamazda; olması eşyanın tabiatına aykırıdır. Cumhuriyet Halk Partisinin 1923 de kurulduğu günden 1946 yılında Demokrat Partinin kurulduğu güne kadar geçirdiği hayatı iyice incelendiğinde, görülecektir ki bu dönemde Alevinin varlığından bile söz edilemez. Bu dönemde seçilen CHP milletvekilleri içinde Alevi kökenli kaç kişi olmuştur diye akademik bir araştırma yapılsa ilginç sonuçlar çıkabilir.

Ayrıca burada vurgulayarak önemle belirtmek isterim ki, Birinci Meclisi sona erdiren 1 Nisan 1923’te, milletvekilli seçimlerinin yapılması kararı alındıktan beş ay sonra 9 Eylül 1923’de, Cumhuriyet Halk Fıkrası kuruluyor. Seçim kararı alındıktan sonra, seçimleri düzenleyecek komisyon toplantısında kararlaştırılan, 15. madde ile belirlenen ilginç bir kararla köklü bir değişikliğe gidiliyor. Bunu Prof. Dr. İhsan Güneş, “Birinci TBMM’nin Düşünce Yapısı (1920-1923)” adıyla, Türkiye İş Bankası Kültür yayınlarınca basılan doktora tezinde şöyle belirtiyor: “Köklü değişiklik 15. maddede yapılmıştır. Komisyon Türkiye Devleti Halkından olan kişilerin milletvekili olabilecekleri görüşünü kabul ederken, kimlere Türk Devleti halkı denileceğinin de seçim yasası ile değil yurttaşlık yasası ile saptanacağı görüşünü benimsemiştir.[16]” denmektedir. O tarihte Sünni olmayan, yani Alevi olduğu bilinen kişiler Türkiye Devleti Halkından sayılıyor muydu bilmiyorum. Bu konuda çitti kuşkularım var. “Türkiye Devletinin Halkından” sayılmayan Karamanda yaşayan Hıristiyan Türkler mübadele sırasında Yunanistan’a gönderiliyor; Kızılbaşlarsa Sünnileştirilmeye çalışılıyor, yani asimilasyona tabi tutuluyor. Bu konuda bildiklerimi, Türkiye’deki Devlet Milliyetçiliğinin oluşum sürecini inceleyeceğim yazımda daha ayrıntılı inceleyeceğim yâda tartışacağım. Burada dikkatinizi çekmek istediğim gariplik şu: milletin yâda halkın devleti diye düşünülmüyor da, tam tersine Devletin Milleti – Devletin Halkı, Devletin Milliyetçiliği diye düşünülüyor, çarpıklıkta burada. Burada konunun şu kadarını söylemekle yetinelim. Türkiye’deki Devlet Milliyetçiliğinin kurucu önderlerinden biri olan Yusuf Akçura[17] Türk Tarih Kurumunun başkanı olarak yazdığı 1928 yazılarında “ilk ‘Türk Şâiri’ sayılacağını söyleyip müjdeledikleri” şair olarak Mehmed Emin beyi gösterir. Yusuf Akcura yine aynı yazıda Mehmed Emin beyin “Ben bir Türküm, dinim cinsim uludur” şiirinden şöyle bahseder: “Ahmet Hikmet bey, Müslüman Türkün Tanrısına öz diliyle ilk hitabı olan “Yakarış”ını … göklere doğru yükseltir. [18]” Bu apaçık gösteriyor ki Yusuf Akcura Kızılbaş –Alevi edebiyatının, bu dille yazılan şiirlerini Müslüman Türkün şiiri olarak görmüyor. Yoksa Yunus’un, Kaygusuz’un, Pir Sultan’ın, Hatayı’nın vb nice ozanın, bu dille yazılmış bunca şiirlerini bilmemesi mümkün mü? Yusuf Akcura’nın “Türk Devletin öncülerinde,” Türk ulusunun oluşumunda Kızılbaş birinin adının anılmaması tesadüf müdür bilmem. Yusuf Akçura kendilerine “Vavlı Türk” dendiğini, Osmanlıda Arap diline uygun olarak Türkün “Terk” diye yazıldığını Terkin çoğulunun da, “Etrâk” olduğunu, “Etrâk-ı bîidrâk” diye Türk’e hakaret edildiğini, bu yüzden kendilerinin bunu “Vav’la” yazarak Türk diye yazdıklarını söylüyor.[19] Hâlbuki Kızılbaş-Alevi edebiyatına baksa, Örneğin Kaygusuz’un deyişlerinde, Kızılbaşların Türk sözcüğünü hep VAV’la, TÜRK diye yazdıklarını görecekti. Yusuf Akcura ne Kızılbaşlardan tarafa bakıyor nede onları görüyor, Çünkü o bunları Müslüman Türk’ten saymıyor; bunun başka izahı yok. Yusuf Akçura’nın Kızılbaş’ı “Müslüman Türk” saymamasını anlaya biliyorum da, Türk saymamasını anlamak imkânsız; bu mantıktan dolayı Hıristiyan Türkler buradan mübadele yoluyla gönderiliyor, Gagavuzların gelmesi engelleniyor. Vs, vs.

Burada, konu dışına çıkma tehlikesi de olsa, şu gerçeği söylemezsem çatlayıp ölürüm: Kendini Osmanlı Devletinin devamı olarak gören yeni devletin öncü kadrosu, Şah İsmail (Hatayi) önderliğinde Kızılbaş Türkmenlerin kurduğu Safevi Kızılbaş devletini Türk devletleri sınıfına sokmaz; buda yukarıdaki mantığın bir sonucudur tabi. Bundan dolayı Cumhur Başkanlığı forsunda, tarihte kurulmuş Türk Devletleri bir yıldızla temsil edilirken buraya Safevi Devletini temsilen bir yıldız konulmamıştır. Örneğin bu anlayışın bir sonucu olarak, Anıl Çeçen’in “Türk Devletleri” adlı -562 sayfalık- kitabında, gıldır gücük, akla hayale gelmeyen bir sürü devletten söz edilir de, koskocaman Şah İsmail’in önderliğinde kurulan Safevi Kızılbaş Devletinden söz edilmez, o yoktur[20]. Şu gayet açık bilinmelidir ki Şah İsmail Hatayi’ye ters bakanlar Aleviliği düzgün göremezler. Bu bir bilgisizliğin yâda unutmanın sonucu değildir, bu olsa olsa ciddi bir eğitimle sağlanan cehaletin sonucu olabilir. Bilgisiz adam doğal olarak uyuyan kişiye benzer, şöyle yavaşça bir dokunmayla uyanır, ama cahil uyanık olduğu halde uyur görünmeye çalışan kişidir, -sırtına- kazık çaksan uyanmaz.

Bence Demokratik Alevi Hareketi, devletten istekleri içine, Şah İsmail Hatayi’nin kurduğu Safevi Kızılbaş Devletinin, Türk Devleti olarak tanınıp, Cumhur Başkanlığı forsuna bunu temsilen bir yıldız konmasını da önemli bir talep olarak koymalıdır. Bu hem devlet hem de toplum bilinci açısından, 2 Temmuz Katliamının yaşandığı Madımak Otelinin müze olması kadar önemlidir; belki ondan bile önemlidir. Bu önerimi Alevi hareketinin önderliği önemle incelemelidir. Bu Nazım Hikmetin Hacı oğlu Salih’in Temize çıkma kâğıdıyla bayram etmesi gibi bizi mutlu edecektir; (Şiiri yazının sonuna ekleyeceğim.)

Bugün, Türkiye’deki Devlet Milliyetçiliğinin en büyük partisi konumunda olan MHP, eğer sahiden Alevileri anlamak için samimi bir adım atacaksa, buna Partisinin elinde bulunan belediyelerce yaptırılan, Devlet Kurmuş Türk Büyüklerin heykellerinin konduğu parklara, Şah İsmail Hatayi’nin de heykelini koyarak başlamalıdır. Şu gayet iyi bilinmelidir ki Şah İsmail Hatayi ye yanlış bakılarak, onun değeri anlaşılmadan Kızılbaşlık Alevilik düzgün görülemez. Bu gayet iyi bilinmelidir.[21]

Burada şu kanımızı da söylemeden geçmeyelim: Ben “Birinci Meclisin fes edilip Meclisteki vekillerin yenilenmesini “Lous Bonaparte’nin 18 Brumaires’i” gibi şık bir manevrayla özellikle ikinci gurubun tasfiye edilmesi olarak görürüm. Bu görüşmeler sırasında Durak Bey diye biri, seçimler de “Birinci Meclis üyelerinden kimsenin aday olmamasını önermiştir”[22] bu öneri kanunen olmasa da, seçimlerde filen gerçekleşmiştir. Ülke işgal edilince, her türlü tehlikeyi göze alıp, vatanı kurtarmak için, çeşitli dernekler etrafında örgütlenerek, işgalcilere karşı mücadele veren, bu mücadeleleri sonucu oralardan seçilip gelerek meclisi kuran bu insanlar, ülke esenliğe çıkınca böylece bir kenara atılmışlardı. Buna Fransız ihtilal’ında Termidor denmiş, bence Cumhuriyetimizin Termidoru da böyle gerçekleşmiş. Bundan sonra eski Osmanlı devletinin ileri gelenleri yeni giysiler içinde sahneye çıkarak işe el koyarlar. Bugün devletin çekirdeğini oluşturan kurumların kendini sunuşuna bir bakın, örneğin polisin kuruluşunun, ordunun kuruluşunun tarihlerini ne zaman başlattığına bakınız Osmanlının devamıyız diyorlar. Hâlbuki Cumhuriyet geçmişten köklü bir kopuş yeni bir şeyin doğuşu sanılmıştı. Burada yeni giysiler içinde eskinin ruhu hep kendini hissettirmiştir. Ama mevzu buranın sınırlarını aşacak kadar geniş, kapsamlı bir mevzudur.

Burada tasfiye edilenlerin içinde kimlerin olduğunun iyice anlaşılması için, o dönemde Erkanı Harbiye’nin İstihbarat Daire Başkanı olan Hüsametin Öztürk ün “İki Devrin Perde Arkası” adlı kitabında anlattıklarından uzun bir bölümü buraya alıyorum: “ Büyük Millet Meclisinin tecdidi sırasında birinci ve ikinci gurup mücadelesi devam ediyordu. İkinci gurup mensupları Mustafa Kemal Paşaya cephe almış kimselerden mürekkepti. Bunlar Anadolu’nun bazı mıntıkalarında yaşayan Yörüklere, Sofilere, bazı yerlerde Tahtacılar namı altındakilere, Kızılbaşlara, bazı mıntıkalarda, Abdal namı verilen zümreler ki Alevilerdir, bunlara istinat ediyorlardı. Bütün bu guruplar o zamanlar Kırşehir civarında ikamet eden Hacıbektaş nahiyesinde yerleşmiş Çelebi Cemalettin Efendiye bağlı idiler. Mumaileyh şahsen Hürriyet ve İhtilaf fırkasına intisap etmiş ve etrafında kalabalık bir zümre toplamıştı. Bütün etrafındakiler, Anadolu’yu[23], İtilaf Devletlerinden Mustafa Kemalin değil de Cemalettin Efendinin kurtaracağına inanıyorlardı.

Bektaşiler ise İstanbul ve Anadolu’da İttihat ve Terakki Fırkasına mensuptular. Bunlar daha ziyade İstanbul’da toplanmışlar, Cemalettin Efendi zümresine aksi cephe almışlardı. Meclisin yenileceği sırada Ankara’da Erkânıharbiyenin gizli İstihbaratında çalışıyordum. Mustafa Kemal Paşa Hazretleri beni Çankaya’daki köşklerine çağırmışlardı.

—Hüsamettin Bey diye buyurmuşlardı. Büyük Millet Meclisinde İkinci Guruba mensup mebuslar muhalefeti artırdılar, her türlü akıl ve havsalanın almayacağı şeylere kadar dillerini uzatıyorlar. Bu sebeple nazik devirde Meclisi yenilemeğe karar verdim. Yakında intihabata[24] girişeceğiz. Fakat İstanbul’daki din mensuplarını, Bektaşileri, medrese hocalarını, kürsü vaizlerini bu Kırşehirli Cemalettin Efendi kandırmış bütün Alevilerin reylerini ona vereceklerini haber aldım. Sen Bektaşisin. Göreyim senin Bektaşiliğini, hemen kalk İstanbul’a git, bunların arasına gir, bizim maksadımızı anlat onları bizim tarafa kazan.

Mustafa Kemal Paşa hazretlerine dedim ki:

—Paşa hazretleri, emriniz başım üstünedir. Yalnız bu Bektaşileri ve Alevileri kazanmak için benim evvelâ Kırşehir civarındaki Hacıbektaş nahiyesine gitmem lâzımdır. Çünkü orada Hacı Bektaş Veli Hazretlerinin tarikatini idare eden ve dede baba makamında bulunan ve halen kiler babası olan Salih Niyazı Baba Efendi ile ekmek evi binasında halife mertebesinde bulunan Kerim ve aşevi binasındaki halife mertebesinde Zeynel ve mihman evinde Muhtar ve alt evde Fevzi ve Kadıncık ana evinde Japon lâkabıyla maruf Hanbağı evi denilen evde Şükrü ve Dedebağı evinde Aslan babaları görmem lazımdır. Zira Anadolu ve İstanbul bu Bektaşi babalarına büyük bir kıymet ve ehemniyet atfederler.

Paşa fikirlerimi muvafık bulmuş ve beni Kırşehire göndermişti. Orada Bektaşi babalarıyla konuşmuş ve bir tarikatın insanları birbirlerini daha iyi anlayacağı için onlarla mutabık kalmıştık. Eski bir İttihatçı olan ve dede baba makamında olan Salih Niyazi Baba, Mustafa Kemal Paşanın listesini kazandırmağa söz vermişti. Kır şehir civarındaki Bektaşi babaları da benden şunu rica etmişlerdi:

— İstanbul’a Arnavutluktan gelmiş 40 a yakın Bektaşi Babasının Anadolu’ya geçmesine Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin muvakatini istihsal eder misiniz? Bende elimden geldiği kadar buna çalışacağıma temin etmiştim. Paşa Hazretleri bu hususta lazım gelen emri Emniyet Umum müdürlüğüne vermiş ve tedarik edilen vesikalarla babaları, Ankara getirtmiştim. Bunların hepsi talika adını taşıyan bir araba katarıyla Ankara’ya girmişlerdi. Soranlara:

_Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin kurduğu Milli Hükümeti tebrike gelen din mensuplarıdır! Demiştim. Bunların hepsi o zaman Karaoğlandaki otel odalarına yerleştirilmişti. Bu Bektaşilerin Anadoluya geçmesi Salih Niyazi Babanın kudretine delâlet etmiş ve Cemalettin Efendi tarafı intibahatta kaybederek birinci gurubun İstanbul ve Anadoluda kazanmasına sebep olmuştu[25]. Din mensuplarının iç ve dış politikada oynadığı bu mühim rolü, bunların mecburidiyetlerine inanmak istemeyenler için tarihi bir misâl olarak arz ederim.”[26] ”der.

Bu arada Cemalettin Çelebi (Ulusoy) 1921 de Ölür[27] yerine geçen küçük kardeşi Velayettin Çelebi abisi kadar tecrübeli değildir, sora seçimlerde Mustafa Kemalin desteklenmesini isteyen o meşhur bildirisini yayınlar.[28] Cemalettin Çelebinin nasıl öldüğünü inceleyen olmamış, olduysa da ben görmedim ama aile üzerinde baskılar olduğu biliniyor; örneğin Velayettin Ulusoy bunu Oral Çalışlara mülakatında söylüyor.

Aleviler çok partili sisteme geçilmesiyle beraber, ikinci paylaşım (ikinci Dünya) savaşından kaynaklanan sıkıntılarının da kızgınlığıyla CHP den hızla uzaklaşıp Demokrat Partiye (DP) oy vererek onun iktidara gelmesine yardım ediyorlar. Yusuf Ulusoy gibi Aleviliği ayan beyan bilinen kişiler, DP milletvekili olurlar. O dönem Alevi aileler çocuklarına Menderes ismini vermeye başlar, Alevi köylerinde İsmet adı yok gibidir.

Demokrat parti iktidara gelince şeriatçı gericilik güçlenmeye başlar. Demokrat Parti iktidarı boyunca izlenen politikalar, bu şeriatçı gericiliği güçlendirir, şeriatçılar azgınlaşır. Ezan Arapçaya çevrilir, Menderes seçim konuşmalarında kendini dinlemeye gelen kalabalıklara “siz isterseniz şeriatı bile getirirsiniz” diye onları şımartır. Menderes Hükümetinin bu icraatları, Alevileri korkutup onların DP karşısındaki CHP ye kaymasını sağlar. Alevilerin ünlü ozanı Ali İzzet Özkan, DP hicveden, onu desteklemekle ne kadar yanıldıklarını anlatan bir şiirle Alevilerin duygularına tercüman olur.

27 Mayıs 1960 da darbe olur, Demokrat Parti kapatılır 1960 Anayasası kabul edildikten sonra yeniden patiler kurulmaya başlanır. Aleviler Menderesin asılmasını asla tasvip etmezler. Menderese üzül ağlarlar.

13 Şubat 1961 de bugün birinci TİP diye anılan İşçi Partisi kurulur.

Dönem SSCB ile ABD arasında soğuk savaşın yaşandığı bir dönemdir. Küba devrimi olmuştur, bu Vietnam’dan yükselen devrimci bir dalga ile birleşince, devrim coşkusu önüne geçilemeyecek bir şekilde bütün dünyada gelişmeye başlar. Dünyada yükselen bu devrimci dalga ile devrimin coşkusu gün geçtikçe yayılmaktadır. Bu bütün dünyada solun gelişip serpilmesine yol açar. 68 gençlik hareketlerinin nedeni budur.

Nazım hikmet işte bu dönemde, 1961 yazı ortalarında Fidel’in Che’nin Küba’sına gider, gördüklerinden müthiş etkilenmiştir, duygularını Ressam dostu Abidin Dinoya o meşhur şiirinde şöyle anlatır: “Sen mutluluğun resmini yapa bilir misin Abidin. / İşin kolayına kaçmadan ama /Al yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil / Nede ak örtüde elmaların / nede akvaryumda dolaşan kırmızı balığınkini / sen mutluluğun resmini yapabilir misini /   1961 yazı ortalarındaki Küba’nın resmin / Çok şükür, çok şükür bu günüde gördüm / ölsem gam yemem gayrının resmini yapa bilir misin üstat” der.

Devrim rüzgârı, Devrimin yarattığı sol dalga kartopu gibi büyüye büyü bütün dünyayı sarmaktadır. Bu Fransa’ya 1968 gençlik hareketleri olarak yansır; oradan da bize geçer. Burada da Türkiye İşçi Partisi güçlenmektedir, seçimlerde yüzde üçün ( % 3 ün) üzerinde bir oy alarak parlamentoya girer. Parlamentodaki TİP milletvekillerinin her konuşması olay yaratır, toplumu sarsar. TİP’in gençlik hareketi şeklindeki gençlerin mücadelesi yükselmeye başlar, FKF (Fikir Kulüpleri Federasyonu) kurulur. Alevilerden TİP’e bir meylediş bir kayış başlamıştır. Egemen güçler TİP’in bu ilerleyişini durdurmak yâda bunun önüne geçmek için harekete geçerler.

TİP’in gelişmesini durdurmak için yapılan çalışmalardan, üçünün etkisi, bu günlere kadar sürmüştür, bunlardan kısaca bahsetmeden geçersek, konuyu eksik anlatmış oluruz. TİP zayıflatan, bir anlamda TİP den bu günlere miras kalmış olan, üç olgudan söz etmeliyiz, bunlar kısaca şöyle sıralana bilinir: Bir, yılların devlet partisi olan CHP’nin, kendini ortanın solunda olduğunu ilan etmesi, yâda kendini öyle tanımlaması. İki, Alevilerin TİP kaymasını önlemek için bir Alevi partisinin, yani Birlik Partisinin kurulması. Üçüncüde, sosyalizme kayıp devletin, Kemalizm’in etkisinden uzaklaşan TİP deki kitlerin özelikle de militan gençliğin, tekrar orduya, Kemalizm’e yaklaşması için icat edilen Milli Demokratik Devrim (MDD) tezidir.

Devleti kuran, yılların devletçi Kemalist partisi olan bildiğiz CHP’nin, kendisini ortanın solundayım deyip, kendini solcu ilan ederek, Sosyal Demokrat olduğunu söylemesinin asıl toplumsal baskısı TİP yükselişidir; bunu anlatmaya gerek yok sanırım. Buna ihtiraz edip, tartışma ihtiyacı duyacak olan sanırım olmaz, ama diğer ikisini tartışıp biraz irdelememiz gerekir galiba.

1970 yılında, Necmettin Erbakan’ın kurduğu Milli Nizam Partisinden 4 yıl önce, 17 Ekim 1966’da bir Alevi partisi olarak (Türkiye) “Birlik Partisinin” kurulmasının, yeşerdiği iklimi anlamak için yukarıdaki atmosferi iyice anlamak gerekir. Bu ortamı Kelime Ata’nın (Türkiye) Birlik Partisi adlı kitabı çok güzel anlatıyor. Bence politika yapacak herkes bu kitabı incelemelidir. Partinin ambleminde, ortasında bir aslanla İmam Ali, etrafındaki 12 yıldızla da 12 imamlar temsil edilmektedir.

Bu ortam, Alevilere saldırıların yoğunlaştığı, Alevilerin Adalet Partisi ile Cumhuriyet Halk Partisinde kendilerini tam olarak ifade edemeyip, bu partilerin sorunlarıyla ilgilenmediği gördüğü bir dönemdir, bu ortamda aynı zamanda TİP’nin Alevi kitlesi içinde taban bulmaya başladığı bir dönemdir. Türkiye Birlik Partisi kurulduktan sonra TİP oylarında yarı yarıya bir düşüş olmuştur, apaçık ki bu oylar Birlik Partisine kaymıştır. TBP (Türkiye Birlik Partisinin) kuruluşu sırasında Alevi toplumunun dini önderleri, Alevi kitlesinin komünizme kaymasını önlemek için bunu yaptıklarını, en yetkili ağızlardan söylemişlerdir[29]. Partinin kurucu genel başkanı olan Hasan Tahsin Berkman, Genel Kurmay Lojistik Daire Başkanlığında, Genel Kurmay İstihbaratında, Milli Emniyet (Bugünkü MİT) bünyesinde önemli görevler yapmış, ayrıca NATO Kuvvetler Başkanlığında çalışmış, tuğgeneral rütbesindeyken emekli olmuş bir kişiliktir.

Şimdi gel gelelim anlatılması sıkıntı yaratacak olan asıl konuya, yani M.D.D’ye.

Türkiye İşçi Partisi (T.İ.P.) Türk-İş’ten ayrılıp sonradan DİSK’i de kuracak olan işçi önderlerince kurulur. Bu anlamda tabandan kurulan tek partidir desek abartmış olmayız[30]. TİP kuran işçi önderleri kendilerine ağzı laf yapan aydın birinin önder olmasını isterler. Sonunda üzerinde düşündükleri aydınlardan Mehmet Ali Aybar ismi üzerine birleşirler. Ama Mehmet Ali Aybar ile bir ilişkileri yoktur, evini bile bilmemektedirler. Ama Aybarın Bebekte oturduğunu bilirler sadece. Sonunda Aybarı bulmak için Bebek karakoluna gelir durumu anlatırlar. Bebek karakolundan önlerine düşen bir bekçinin yardımıyla Memet Ali Aybar’ın evine gelip kendilerine başkan olmasını önerirler: Aybarda bu teklifi kabul eder.

TİP programı, ülkeye Sosyalizmi getirmeyi hedeflediğini, buna işçi sınıfının önderliğinde bir sınıf savaşı sonucu ulaşılacağını belirtiyordu. Bu devrimci mücadelede işçi sınıfının öncü olduğunu, ülke içindeki burjuvaziye karşı sınıf mücadelesi verilerek bunun sonucu kapitalizmin yıkılıp yerine sosyalizmin getirileceğini Partinin programının 53. maddesinde açık acık yazmışlardı.[31] Bu partinin (TİP’in) sistemden kopuşunun bir işaretiydi.

Kemalistlerce, kendi güçlerinin dışına çıkma eğilimi gösteren TİP’i tekrar düzen içi güçlerle birleştirmek için, YÖN Dergisi[32] etrafında kümelenmiş Kemalist hareketçe bir teori oluşturuldu; bunun adı Milli Demokratik Devrim (kısaca MDD) stratejisiydi. Bu teori devrimci güçler denilen, ordudaki millici subaylar başta olmak üzere, asker –sivil Kemalist güçlerle “Milli Cephe” de birleşip ülkeyi ikinci bir kurtuluş savaşıyla kurtarmayı hedefliyordu.

Çetin Yetkin “Soldaki Bölünmeler” adlı kitabında bu teoriyi şöyle nitelendiriyor: “Konuya daha fazla girmeden önemli bir gerçeği belirtmek gerekir. Gerçekte, “milli demokratik devrim” “şiar’ı” T.İ.P.nin kurulması ile birlikte ona karşı ortaya atılmış ve 14 Kasım 1962 günü YÖN’de Mehmet Doğan imzası ile yayınlanan bir okuyucu mektubunda ilk kez anlamını bulmuştu.”[33] Sayfa 106–207.

YÖN Dergisi Doğan Avcuoğlu öncülüğünde, kendini Kemalist aydınlar olarak gören bir gurup tarafından çıkarılıyordu. Yöncüler önümüzdeki devrimci görevin, içerde burjuvaziye karşı mücadele edip Kapitalizmi yıkarak yerine sosyalizmi getirme mücadelesi olmadığını, bu mücadelenin, Türk vatanını sevenler ile vatan satıcıları arasındaki mücadeledir…” “bu mücadele bir avuç asalak dışında Tüm Türk ulusunun mücadelesidir… Ulusal bir mücadeledir” [34] diyorlardı. Bu ulusal mücadelenin de, hem ordu içindeki hem de ordu dışındaki Kemalist kadrolarla “Ulusal Cephede” birleşerek yapılacağını söylüyorlardı. İlgan Selçuk Cumhuriyet Gazetesindeki köşe yazılarında Mili Demokratik Devrimcilere desteklemek için şöyle yazılar yazıyordu: “Devrimci sol eylemi, Türk ordusunu öcü gibi göstererek engellemeye çalışmak hem Atatürk ordusuna iftira, hem de devrimciliğe yakışmayacak bir pısırıklıktır. Ordu, ne faşist bir yönetim aracı, ne Yunanistan’daki gibi Amarikan uşağı olabilir. ‘Ordu Temizdir. …”[35] diyordu. Uğur Mumcu ise aynı konuda: “… yolu açacak olanlar ise, bugünkü siyasal partiler değil, asker-sivil aydınlardan oluşan milliyetçi devrimcilerdir. Milliyetçi devrimciler ise, burjuvazinin sol yanı olarak nitelenen bir çevreden çıkan asker-sivil aydınlar toplumudur.”[36]diyordu.

Fazla bir zaman geçmeden bu teori partiyi etkiler, TİP, İçerisinden Milli Demokratik Devrim tezini savunan bir gurup çıkar. Başını Mihri Bellinin çektiği T.İ.P. içindeki bu guruplaşmada dönemim tanınmış simalarından Şahin Alpay, Doğu Perinçek; İbrahim Kaypakkaya, Mahir Çayan, Münir Ramazan Aktolga, Yusuf Küpeli, Dr. Hikmet Kıvılcımlı gibi birçok şahsiyet vardır. Parti içinde MDD’ciler diye tanınan bu gurup, Parti içinde epeyce mücadele verdikten sora, partiden ayrılarak Aydınlık Sosyalist Dergi (A.S.D) adıyla bir dergi çıkarırlar.[37]

Süreç içerisinde M.D.D’ciler arasında da bölünmeler başlar. Aydınlık Sosyalist Dergiden önce Doğu Perinceğin önderliğindeki gurup ayrılarak, Proleter Devrimci Aydınlık (P.D.A)[38] adıyla bir dergi çıkarır, bunlardan daha sonra Mahir Çayanın başını çektiği gurup ayrılır. Mahir Çayan önderliğindeki bu gurubun Mihri Belli ile özdeş hale gele ASD den ayrılması Aydınlık Sosyalist Dergiye Açık Mektup adıyla 1971 yılında Kurtuluş yayınlarınca çıkarılan bir broşürle duyurulur.[39] Böylece TİP’den MDD savunusuyla ayrılan gurup, kendi içinde de ayrışarak temelde üç guruba bölünür, daha sonra bu guruplarda içlerinde bölünmeler yaşar.

Bu yazı, merkezine MDD tezini koyup bunu inceleyen bir yazı değil, bunun için konuyu fazla uzatmak istemiyorum ama merkezine bunu alan yazılar yazıp, Türkiye’deki Sol gelişmeye her yönüyle zarar veren, her şeyiyle yanlış bulduğum, solda hiç bir hayırlı çığır açmamış olan bu MDD teziyle hesaplaşılmalıdır. Ben şimdilik, bu sene Kızıl Dere katliamının yıl dönümünde Mahir Çayan’ın Şiilerini yayınlarken yazdığım yazımın bir bölümü buraya alarak yetineceğim. Şöyle demiştim o zaman:

“Sosyalist devrimi savunan TİP içinde, MDD ( Milli Demokratik Devrim) tartışmasını önce Doğan AVCUOĞLU başlatır. Bunu kısaca anlatılırsak şöyle diye biliriz, MDD’ciler önümüzdeki devrim sosyalist devrim değildir, Milli Demokratik Devrimdir, buda millici güçlerle ittifak içerisinde yapılır, bu dönemde sosyalist devrimi savunmak millici güçleri böleceğinden devrim sürecine zarar verir, bu yüzden sosyalist devrimi savunmak yanlıştır derler. Sonradan, Dev – Genç adını alacak olan FKF (Fikir Kulüpleri Federasyonu) TİP içinde başlayan bu ayrışmada MDD tezini destekleyenlerin hâkimiyetine girer. FKF. 1969 da toplanan, dördüncü Kurultayında Sosyalist Devrimi savunanları F.K.F. den atma kararı alarak sosyalist devrimi savunanları F.K.F. den artarlar. Bunun için Oral Çalışlar, Sadun ARAN öldüğünde, Sadun hocayı FKF den atıkları için hata yaptıklarını yazarak üzüntülerini belirtmişti. Mahir ÇAYAN’ın “Toplu Yazılar” adıyla yayınlanan kitabından, küçük bir pasajı buraya alırsak bu konun tesadüfü, kişisel bir hatadan kaynaklanmadığını görürüz.

Mahir ÇAYAN, Zonguldak’da ki bir toplantıda Sadun AREN ile karşılaşmalarını “Aren Oportünizminin Niteliği” adlı yazısında şöyle anlatıyor. “Sadun Aren’in gerçekleri tahrif edip, söylenmemiş sözleri söylenmiş gibi anlattığını, YALAN söylediğini ve yarı sömürge – yarı feodal bir ülkede, bir ileri aşamanın devrimini, yani sosyalist devrimi savunmanın, sosyalizme ihanet ve milli cepheyi böldüğü için Amerikan emperyalizmine hizmetten başka bir şey olmadığını, nedenlerini açık bir biçimde ortaya koyduk, diğer ülkelerin devrimlerinden örnekler verip, kısaca izah ettik.

Odaya girdiğimizde hayretlerini gizlemeyerek ve burada ne aradığımızı sorarak bu karşılaşmadan müthiş sıkılmış görünen (emperyalizme hizmetten dolayı F.K.F.’den atılmasını önerenlerden olduğumuz için) Aren’i bu, köşeye sıkışmış durumdan Senato’daki sosyalizmin (!) sesi olan Bayan Fatma Hikmet İşmen kurtardı.”. Toplu Yazılar. Say. 12-13. Devrimci Yol yayınları.

“Sosyalist Devrimi savunuyor” diye, TİP’den kopup, Millici Güçler denilen kesimlere yönelmenin bir adı olan MDD yöneliminin, sosyalist saflara gelen insanları yeniden burjuva güçlere yönelttiği, yani düzen içi güçlerin yanına çektiği için toptan yanlış bir eğilim olarak görüyorum. MDD adıyla bilinen bu yönelim devrimciler açısından olumlu şeylere vesile olmamıştır. Mahir Çayan ile Deniz Gezmiş bu yanlış gidişatta düzgün çark olmaya çalışmışlarsa da sonuç hazindir. Mahir Çayan “Sağ Sapma, Devrimci Pratik ve Teori” adlı yazısında, “Küçük burjuvazinin en bilinçli kesimini oluşturan “Kemalistlerin” Amerikan Emperyalizmine karşı kıyasıya bir mücadele vermenin hazırlığı içinde bulunduğu bilinen bir gerçektir.” diyor. Ancak bu beklentilerinin hiç birisi hiçbir zaman gerçekleşmiyor.

Sosyalist hareketlerin, MDD çizgisiyle hesaplaşıp, bu mantıktan kurtulmadan doğru bir çizgiye oturamayacağını düşünüyorum. “Bozuk düzende düzgün çark olmaz” diyen Pir Sulata ne güzel demiş, bende bu MDD çizgisi içinde kalınarak doğru bir yol tutturulamayacağını düşünüyorum. Kızıldere katliamının bu yıl dönümünde, Mahir ÇAYAN’ın kendi yazdığı şiirleri dostlarımla paylaşırken bu düşüncelerimi de belirmek istedim. Bu arkadaşlarımız bizim arkadaşlarımızdır, öncülerimizdir. Son derece samimi duygularla, doğruluğuna inanarak girdikleri bu yanlış yolda, devrimci duygularıyla yaşayıp, onurluca savaşarak bu yolda can vermişlerdir. Bu arkadaşlarımızın, duyguları, niyetleri, kendileri son derece devrimcidir ama tuttukları bu yol, bizi de, toplumumuzu da kurtuluşa götürmeyecek yanlış bir yoldur. Bunun böyle bilinmesini isterim.”

Milli Demokratik Devrim, tezini savunanların en sol kanadı olarak bilinen Mahir Çayan, en son yazdığı “Kesintisiz Devrim Üç” diye bilinen yazısının içinde Kemalizm’i şöyle değerlendiriyor: “Kemalizm, Emperyalizmin işgali olan bir ülkenin devrimci-milliyetçilerinin bir kurtuluş bayrağıdır. Kemalizm’in özü, emperyalizme karşı tavır alıştır. Kemalizm’i bir burjuva ideolojisi veya bütün küçük-burjuvazinin veyahut asker-sivil bütün aydın zümrenin ideolojisi saymak kesin olarak yanlıştır.

Kemalizm, küçük-burjuvazinin en sol, en radikal kesiminin milliyetçilik tabanında anti-emperyalist bir tavır alıştır. Bu yüzden, Kemalizm soldur; milli kurtuluşçuluktur. Kemalizm, devrimci-milliyetçilerin, emperyalizme karşı aldıkları radikal politik tutumdur.”[40] Bu tespitin sonucu olarak Kemalist aydın çevreyi ittifak yapacağı bir güç olarak görüyor. Şöyle diyor: “vasıtasız ihtiyatlar: Kemalist aydın çevre. Dünya sosyalist bloğu. Sömürge ülkelerdeki özellikle Ortadoğu’daki milli kurtuluş hareketleri”[41]

Böylece kapitalizmi yıkıp, yerine sosyalizmi kurmak için, işçi sınıfının önderliğinde bir sınıf mücadelesi önererek, sistem güçlerinin dışına çıkan T.İ.P. de birleşen sol dalga, MDD sayesinde önce param parça oluyor, sonrada düzen güçleriyle birlikte olmayı hedefleyen bir noktaya çekiliyor. Genel olarak Sol, özel olarak ta sosyalistler Kemalizm’le yakınlaşıyor. Bunlar, M.D. D. stratejisinin en büyük başarısıdır. Bu mantıkla hesaplaşılamadığından dolayı günümüzdeki bazı sol guruplar, örneğin TKP, İşçi partisi, “Türk Solu Dergisi” vb gibi bazı guruplar, bugün koyu bir milliyetçilik bataklığına yuvarlanmış “Yurtsever cephe” adında dergiler çıkararak “Sosyal Yurtseverlik”[42] yapmaktalar. Bunlar iyice bilinmelidir.

Genelleyerek söylersek, 12 Mart sonrası, 1970’li yılların ortalarına doğru Alevi kitlesi yüzünü sola sosyalistlere dönmüştü. Yüzünü genel olarak sola dönen 68 gençlik önderlerine sempati besleyen Alevilerin 1970’den sonra CHP’ye kayışların birçok sebebi vardır, biz açıkça görülen birkaçını yazalım.

Toplumda yükselen sol dalgayı kendine çekmek için CHP “Ortanın solundayım” diyerek kendinin solcu olduğunu ilan etmişti. Milli şefin yerine, CHP genel başkanı seçilen Ecevit “Toprak işleyenin su kullananın” diye özetlenen solun hoşuna gidecek sloganlar atıyordu. Bu dönemde sola kaymış olan Alevi vicdanı, bir anlamda idolü haline gelen, Deniz gezmişlerin idam edilmesini önlemek için mücadele eden, meclisteki görüşmelerde bunun mücadelesini veren CHP’ye karşı bir gönül borcu duyuyordu. 12 Marttan çıkışta, zaten genel olarak sol, Atatürkçüleşip CHP ye kaymıştı, solcular yakalarında Atatürk rozetleriyle dolaşır olmuştu. Alevilerde sessiz sedasız bunu kabullendi. Bunda MDD çizgisinin etkisi büyüktür.

Alevi kitlenin CHP ye kayışında başka bir etkide Alevi partisi konumundaki Türkiye Birlik Partisi’nin (TBP) içindeki Demirel hükümetine güvenoyu veren unsurları atıp önce CHP ye yanaşıp sonrada CHP’ye katılmasıdır. Bütün bu nedenlerden dolayı diyebilirim ki, bence Alevilerin asıl CHP’lileşmesi bu dönemdedir. Bu dönemde Alevi aileler çocuklarına Ecevit – Bülent adları vermeye başladılar, hâlbuki eskiden çocuğuna İnönü yada İsmet adını koyan Alevi yok denecek kadar azdır; en azından ben duymadım.

Alevilerin 1970 den sonra CHP ye kayışında farklı bir gelişmenin etkisini de görmek gerekir. Bunlardan biri Türkiye Birlik Partisindeki (TBP) Alevi dini önderlerin, yani Çelebiler diye bilinen Ulusoyların da içinde olduğu Alevi camiasınca dini önder kabul edilen kişilerin, Deniz Gezmişlerin idam edilmesine yol açan Demirel hükümetine mecliste güvenoyu vermesinin büyük etkisi olmuştur. Bu olay olana kadar saygıda kusur etmediğimiz ya da edemediğimiz Çelebiler diye bilinen Cumhuriyet döneminde Ulusoy adını alan bu zümreye verip veriştirmeye onları köylere koymamaya başladık. Bu hataları olmasa bunu yapamazdık, onların tarihten gelen saygınlıklarına dokunamazdık. Çünkü buna Alevi halkın vicdanında da bir tepki oluşmuştu, bu yüzden bizim tepkimize karşı gelmeyi içinde kabul edemiyordu. Bu dönemde, bu konudan dolayı çok çelişik duygulara yaşamışımdır. Hepsini anlatmaya kalksam söz uzar. Sonuçta Alevi köylerindeki Devrimci olan gençlerin tepkisinden çekinen dedeler Alevi köylerine gelemez oldular[43]. Dedelik yapmak için köylere gelmeye çalışan dedelere cezalar verildi. Örneğin bir nevi dedeler köyü olan, Maraş’ın Kantarma Köyündeki Ali Gül dedenin, bu sucundan dolayı burnu kesilmiş. Bunu kendine anlı şanlı sosyalist diyen guruplar yapmışlar. Maraşlı birini bulup sorun bunun acısını size anlatacaktır. Sonuç olarak, “Sosyalist Solun” bu tutumlarından korkan halk sessiz sedasız CHP saflarına katılıp oraya teslim oldu. Bu benim kendi adıma yapacağım özeleştirimdir. Bu geçmişimizde sıkıntısını duyduğumuz bir hatamızdır. Cezaevinden çıkıp 1985 de köye geldiğimde Annem yanıma yaklaşıp, korkarak, çekine çekine “oğlum adağım var, sen hapisten çıkınca efendime vermek için adak adamıştım, şimdi bu adağımı vermek istiyorum ama Yusuf’un (küçük kardeşim) duymasından korkuyorum ne yapacağım” dedi. Düşünebiliyor musunuz, kadıncağız kendi kazandığı parayı devrimci oğlunun tepkisinden korkup dedesine, pirine götürüp veremiyor; vermeye kalksa evde huzursuzluk çıkıyor. Fatsa belgeselini seyrederken gördüm, Dev-Yol’un Fatsa’da cami yapımına nasıl yardım ettiği ballandıra ballandıra anlatılıyordu. Bunu seyredince içimden Dev-Yol önderliğine kızdım. Dev-Yol önderliğinin, Alevi dedelerine karşı tutumlarından dolayı, Alevi gençliğini neden uyarmadığına hala şaşarım; hani bizler geçtik, cahildik, bunun hata olduğunu göremiyorduk ama onlar bunu niye görmediler, bizi niye uyarmadılar, buna bir türlü anlam veremem. Bu o zamanlar sadece Dev-Yol’la sınırlı olmayan, sosyalist gurupların tümünün işlediği toplam bir hataydı. Bütün bu nedenler, Alevileri en rahat ettikleri parti olarak gördükleri CHP ye onları mahkûm etti. Sol- Sosyalist çevrelerin, gurupların güçlü olduğu yerlerde camilere gidip gelene bir şey demek kimsenin aklının ucundan geçmezken, Alevi dedelerine, Alevi dininin gereklerinin yerine getirilmesine niye tepki gösterilirdi bunu anlamak hakikaten zor. Sol Sosyalist yapılar, öncelikle kendi laiklik anlayışlarını, inandırıcı bir biçimde ortaya koymalıdırlar. Bir gün yine güçlenirlerse, Aleviliğe nasıl bakacaklar, Alevilerin din adamları olan dedelere, Alevilerin dini hayatlarına ne tür müdahalelerde bulunacaklar bunu topluma anlatmalıdırlar. Burada şu soruyu da sorsak mı acaba diye kendi kendime düşünüyorum: örneğin Enver Hocanın Arnavutluğunda, Aleviler, Mustafa Kemalin Türkiye’sinden daha mı özgür, daha mı rahattılar acaba? “İnsanlar kendi geleceklerini kendiler özgürce kurarlarken geçmişin ruhu ayaklarına böyle bağ oluyor”[44] işte.

Söz geçmişimize, Alevilere karşı işlediğimiz hatalar bahsine gelince şunu da söylemden geçmeyelim: Devrimci Yol hareketinin önderliği, yapacak başka bir iş bulamamış gibi, 1977 başlarında bir içki içme yasağı getirdi. Bu Fatsa belgeselinde de işleniyor. Bu yasak Dev-Yolun içki üretimini yada dağıtımını engellemek yani genel olarak içki içilen yerleri kapatmak şeklinde uygulanmıyordu. Bu daha çok, “dem almayı” bir yaşam biçimi haline getirmiş olan, Alevilerin yaşam biçimine bir müdahaleydi. Olanağı oldukça, akşamları efkarını dağıtmak için sazını çalıp, aile efradıyla muhabbet ederken iki kadeh içerek demlenmeyi, bir dostunu evine davet ettiğinde onunla muhabbet ederken, muhabbetine katık olsun diye onunla dem almayı, kısaca dostuyla yareniyle bir araya geldikçe, iki kadeh içerek muhabbet etmeyi bir yaşam biçimi haline getirmiş olan, alevi yaşamına, aile içinden huzursuzluklar veren bir müdahaleydi.[45]. Yuvuz’un bile yasaklayamadığı bu şeyi, aile içindeki dem alma alışkanlığını Devrimci Yolculaşan gençliğimiz sayesinde, biz bu topluma yasaklar olmuştuk. Bu Alevi bireye yapılmış bir eziyetti. Hâlbuki çok iyi bilmeliydik ki özgürlükçü bir toplumsal yaşam, yasaklar üzerine kurulamazdı[46], bir Fransız’ın dediği gibi “süngü ile her şey yapılsa da onun üzerine oturulamazdı.” Ben bu yasakların hiçbir faydasını görmedim, verdiği huzursuzluksa şimdi bile vicdanımı sızlatıyor.

Şimdi bu kitle buradan nasıl kopar, koparıla bilinir mi ya da kopması gerekiyor mu onu başka bir yazıda tartışmak gerekir. Çünkü burada insanlar çeşitli alışkanlıklar kazanmışlar, çeşitli mevkilere gelmişler, çeşitli olanakların tadını görmüşler, buradan beklentileri, buradan umutları, bura üzerine şekillenen hayalleri olanlar var. Yani, yeni parti kurmaya çalışanlar yada Alevilerin CHP li oluşuna bir anlam veremeyenler bütün bunların üzerinde düşünmelidirler.

Şimdi sözü Nazımın şiirine bırakarak ben sözümü kesiyorum:

 

 

OTUZUNCU YIL DÖNÜMÜ[47]

SBKB Leninci MK’ne ve şahsen

Huruşçof Yoldaşa armağanımdır

 

Hacı oğlu Salih memleketimdendi, Karadeniz’den.

Kocaman gözlü, kocaman burunluydu, dazlaktı.

Komünistti on dokuzundan.

Dövüştü.

Hapislere düştü.

Yattı Ankara’da Kırşehir’de.

Sonra geçti bu yana, yani ikinci vatana.

Baytardı, Kirofabat köylerinde hasta keçilere baktı.

Yıllar, eğrilen bir yün ipliği gibi aktı, namuslu, çalışkan parmaklarından.

Sonra, 49’da, Moskova’da, Martın onuncu gecesi

Oturmuş Engels’i okuyordu

Geldiler götürdüler.

Sürdüler Altay bucağına.

Ne bir dağ devrildi içinde, hatta ne bir toprak parçası kaydı,

Yalnız inme indi sağına,

Altmış yedi yaşındaydı.

Altı yıl Hacı Oğlu Salih

Kutladı devrimin yıl dönümünü

Tel örgüler ve kurt köpekleriyle çevrili

Elli kişilik barakasında.

Bu akşam Moskova’da bayram eyledik.

Kutladık devrimimizin yıldönümünü.

Dolaştık türkü söyleyerek alanları Mark, Engels Lenin

Ve temize çıkma kâğıdı Salihin …

Moskova 1956

Nazım Hikmet.

 

Saygılarımla. 10 Aralık 2009.

Ali Rıza Aydın.

irizaaydin@hotmail.com

 

 

 

[1] Alevi tarihi ya da genel olarak tarih söz konusu olunca, yaşanılanın tarihsel gerekliliklerden dolayı öyle yaşanmak zorunda olduğunu bilirim ama içimden de yenilen ezilenlere olan sevgi azalmaz. Bu bana Nazım Hikmet’in Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Beddrettin Destanındaki su dizelerini anımsatır hep: “Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların zaruri neticesi bu! Deme, bilirim! / O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim. / Ama bu yürek, o, bu dilden anlamaz pek. / O “hey gidi kambur felek, hey gidi kahpe devran hey,” der.” Bende anlattığım bu tarihsel serüvenin böyle yaşanmasının zorunlu olduğunu bilirim, ama gel gör ki neyleyim, bu yürek, işte o bu dilden anlamıyor. Bu yürek kendini ezilen yüreklerin yanına atıp oranın ruhunu yansıtmaya devam ediyor.

[2]    Kitabın “Böl ve yönet” başlıklı bölümün sonunda şöyle der: “Kahramanlar, yaşadığı dönemde özgürleşmek için birlik arayışında olanlardır, iktidarını, bölmek ve yönetmek için kullananlar değil.” Bunu okuyunca gel de “Gelin canlar bir olalım ”, “Bir olalım iri olalım, diri olalım” diyen kahramanlarımızı düşünüp saygıyla anma. Bunları anlatan bir yazımın başlığına “Türküler hep sizi söyler dillerde name adınız” demiştim sahiden öyle.

[3]    Osmanlı devletinin egemen zümreleri ile saraydaki hanedan çevresinin edebi faaliyeti Divan Edebiyatı diye bilinir. İsmet Zeki Eyüboğlu’nun “Divan Edebiyatında Sapık Sevgi” adlı kitabı bu edebiyatın farlı bir yanını (veçhesini) inceler. İki kitabın birlikte okunmasında yarar vardır.

[4] Çelebilik bir sıfattır, Alevi – Bektaşi edebiyatın dilinde, söyleminde Hacı Bektaş ile Kadıncık anadan sürüp bu güne gelen sülalenin bireylerini anlatır. Doğru tabir (doğru söylem) Çelebi zadelerden Ahmet Cemalettin Efendi biçimdeki söylemdir. Bu soyun insanları soyadı kanunu çıkınca Çelebi adının kullanılmasının yasak olduğu için Ulusoy adını almışlardır. Çelebi sözcüğünün etimolojik gelişimini Hilmi Ziya Ülken Şöyle anlatır: “Haç kelimesinin kökü Ermenicedir. İsâ’nın asıldığı belirli şekildeki tahta anlamına gelmek üzere “asılmak” fiilinden Arapça Salib denir. Fakat bu kelime şekil değiştirerek “celipa” şeklinde kullanıldığı gibi, İsa’nın Tanrı sayılmasından dolayı “celep” veya “Çalap” şeklinde Allah anlamını almıştır. Nitekim Allaha mensup (Allahlık) insan, derviş anlamında “çelebi” kelimesi doğmuştur. Alevilerin başkanına Çelebi dendiği gibi, Mevleviler de bu kelimeyi benimsemişlerdir.” Hilmi Ziya Ülken, Anadolu’da Örf Ve Adetlerde Eski Kültürlerin İzleri” adını taşıyan bu yazı, aslında 1970 yılında Strasbourg Üniversitesi Türkoloji kongresinde okunmuş tebliğin Türkçe çevirisidir. Bu yazının tamamını Nejat Birdoğan, “Anadolu Aleviliğinde Yol Ayrımı” adlı kitabına almıştır bakınız sayfa 630-631.

[5] Mustafa Kemal’in Hacı Bektaşa gelip oradaki Alevi önderleriyle görüşmesini Mazhar Müfit Kansu “Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber” adlı kitabının ikinci cildinde anlatır. Kitap, Türk Tarih Kurumu yayınlarınca yayınlandı. Bakiniz cilt 2 sayfa 492 ile 495 arası 5. Baskı.

[6]    Velayettin Ulusoy “SERÇEŞME YAZILARI” alı kitabında bunu şöyle anlatıyor: “Baş başa konuşmalarının bir yerinde Cemalettin Çelebi Mustafa Kemal Paşa’ya “Paşa hazretleri” diyor, “Cesaretli ve basiretli idarenizde Türk milletinin düşmanı kahredeceğine inancım sonsuzdur. Yüce Allah’ın milletimize müyesser edeceği zaferden sonra Cumhuriyet ilanını düşünüyor musunuz?”. Bu konu önemli olduğu için başka yazılarımda ayrıntılarını anlatım. Burda kısaca değinip geçiyorum

[7] Çelebi zadelerden Ahmet Cemalettin Çelebi bu gün kullanılan tarihe göre 07 Ocak 1922 de bu dünyadan göçüyor bu haber TBMM’nin 20 Ocak 1922 tarihli oturumunda meclise okunuyor. Bugünkü takvim ile eski takvimde yıl dönümü yanı yılbaşı aynı ayda başlamıyordu sanırım. Belki bu yüzden Çelebi Cemalettin Efendinin ölüm tarihi olarak 1921 yılı veriliyor; bence burada eski tarih ile yeni tarihin yılbaşının yıl dönümünün farkından doğan bir sorunda var. Konuyu ÇELEBİ CEMALETİN EFENDİ başlıklı bir yazımda daha ayrıntılı anlatım. Burada belirtmeliyim ki o günlerde yani 1922 yılında yılbaşı bugünkü takvime göre değişmiyordu.

[8]    Kanundaki Söz konusu cümle aynen şöyle “Bunlardan usulu mevzuası dairesinde filhal cami ve mescit olarak istimal edilenler ipka edilir.”

[9] “Fransa’da Sınıf Mücadeleleri” adlı kitabında 1848 devrim sürecini inceleyen K. Marks şubat ayında burjuvaziyle ittifak yapıp krallığın yıkılmasın överek “Yaşasın şubat” diye başlık atar. Krallıktan kurtulan burjuvazi Haziran ayında şubatta ittifak yaptığı işçi –Emekçi sınıflara saldırarak işçi sınıfının direncini kanlı bir biçimde ezer; Paris’in ortasından geçen Seine Nehri aylarca kan akar, Mark bu defa “Kahrolsun Haziran” der. Ama burjuvazinin haziranda yaptığı katliama bakıp Şubatı övmekten onu desteklemekten vazgeçmez. Toplumsal olayların sonucu olan böylesi gelgitlere gebedir. Bu nu Marksist olanların bilmesi gerekir ama ne yazık ki Türkiye’de Türkiye de kendini Marksist sananların bazıları 1938 Dersim olaylarına bakıp, bundan önceki olumlu adımlara sırt çevirmekteler; örneğin 23 Nisan 1920’de meclisin açılmasına, 29 Ekim 1923’te Cumhuriyetin kurulmasına karşı çıkar gibi davranmaktalar. Marksizm’i bilen birinin bunları doğru görmesi mümkün değildir. Sınıfların olduğu yerde sınıflar mücadelesinde böylesi gelgitler yaşanır.

[10] Baki ÖZ, Alevilikle İlgili Osmanlı Belgeler, Can Yayınları 3. Baskı 1997 sayfa 256–257

[11] Baki Öz, Alevilikle İlgili Osmalı Belgeleri, Can Yayınları 3. baskı, 1997, sayfa.63

[12] Cahit Öztelli Bektaşi Gülleri, önsöz, özgür yayınları, ikinci baskı 1985, sayfa 10.

[13] Bunu Osmanlı da ilk kez, 1550 yâda 1551 de Hacıbektaş köyüne Sersem Ali Baba diye bilinen Kanuninin kaynının Kızılbaşların başına geçmek üzere gelmesiyle başlamıştır. Kızılbaşlıktaki ilk yol ayrımı burada başlar, ama burada bitmez. Bu sürecin değerlendirmesini, “Ihtırıcı” adlı yazımın ikinci kısmında yazacağım. Alevilikte yol ayrımı adlı yazımda da konuyu kısmen yazdım.

[14] Taha Kıvanç ile Can Dündar yazdıkları yazılarda, Tan Gazetesini basanlar içinde İlhan Selçuk ile Süleyman Demirel’inde bulunduğunu yazmışlardı.

[15] İbrahim Bahadır. “Ümmetten Millete Türk Ulusunun İnşası” , Kalan yayınları 2001, Sayfa:231. Bu dönem Almanya’daki Nazi yönetimiyle diplomatik ilişkiler işbirlikleri yoğundur. Enver Paşanın kardeşi, Eski İslam Ordusu lideri Nuri Paşa Almaya ile ilişkileri sürdürür, SSCB deki Türklerin Almanya ile işbirliği yapması için uğraşır. Nuri Paşa bu görevleri ne adına yapmıştır nasıl yürütmüştür diye sorup konu aydınlatılmaya çalışılmalıdır.

[16]  Prof. Dr. İhsan Güneş, Birinci TBMM’nin Düşünce Yapısı (1920-1923) İş Bankası Kültür Yayınları birinci baskı 1997, Sayfa:97.

[17] “Devlet Milliyetçili” kavramıyla anlatmak, istediğim şu, halkın içinden çıkıp, onun yararlarını, kültürel temellerini düşünerek ona hizmet etmeyi amaçlayan bir akım olarak değil de devletin çıkarına hizmet eden bir akım olarak doğar Devlet milliyetçiliği. Bu akımın him taşında emeği bulunan bunun bir nevi temellerini atan Yusuf Akçura Osmanlı Devlatinin kapı kulu sınıfındandır. (Kapıkulu bürokrat yerine kullanılan güzel bir deyimdir.) Resmi Türk Milliyetçiliğinin amentüsü sayılan “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı ünlü yazısını şu sözlerle bitirir: “Hulâsa, öteden beri zihnimi işgal edip de, kendimi ikna edecek cevabı bulamadığım sual yine önüme dikilmiş cevap bekliyor: Müslümanlı, Türklük siyasetlerinden hangisi Osmanlı Devleti için daha yararlı ve kabil-i tatbiktir.” Bilindiği gibi Osmanlı Devleti İngilizlerinde yararına olduğu için Türk milliyetçiliğini tatbike sokar. Bu Devleti âli Osmanlının yararına olan bir siyasettir Türklükle de Türk halkıyla da bir gönüldeşliği yoktur. Bu İngilizlerden sonra Alman Emperyalizmin çıkarlarıyla çıkarlarını birleştiren devletin bir politikası olarak sürüp gelir. Geçirdiği evreleri başka bir yazıda tartışacağız.

[18] Bakınız Yusuf Akçura. “Yeni Türk Devletinin Öncüleri. 1923 yazılar.” Kültür Bakanlığı yayınları, 1981 baskısı. Sayfa 105 – 106.

[19] Bakınız Yusuf Akçura Türk Devletinin Öncüleri. Kültür Bakanlığı yayınları 1981, Sayfa. 88. Osmanlı hanedan ailesi ile onun etrafında oluşan Osmanlı münevveri denilen elit tabaka “Mevzû-i İlm-i edeb, kelâm-i Arab’tır” diye düşündüğünden Türk’e Arap aksanıyla, tıpkı Araplar gibi “Terk” diyordu. “Terk’in” çoğulu da “Etrâk”tı. Ama Kızılbaş ozanlar deyişlerini yazarken de kendi arasında konuşurken de Türk’e Türk diyor öyle telaffuz ediyordu. Osmanlı Kapıkulu takımından olan Yusuf Akçura bunları görmüyor bilmezlikten geliyor.

[20]  Ankara’da, Anıl Çeçen ile aynı kulvarda yürüyen, köylümüz – ana baba dostumuz Hüsnü Merdanoğlu ile Kızılay’da karşılaştık, beraberce Anıl Çecen’in bürosuna gittik. Anıl hocaya dedim ki, siz bilim insanı sıfatı taşıyorsunuz. Söyleyin bakalım niye Safevi Devletini Türk Devleti olarak saymadın. Bir devletin Türk Devleti sayılması için hangi kraterler – hangi ölçütler aranmalıdır, önce bunları söyleyin bakalım, bakalım bunlar Şah İsmail Hatayi’nin kurduğu Safevi devletinde yok mu var mı? “Şah İsmail kiminle savaştı” diye sordu bana aramızda set bir tartışma geçti. Sonra “Beni yazılı olarak eleştir cevaplayım” dedi şimdi buradan bu eleştirimi yazılı olarak yapıyorum Şah İsmail Hatayı’nın Türkmen aşiretlerle kurduğu resmi dili Türkçe olan bu devlet niye Türk devleti değildir? Anıl hocamız açıklasın da bizde bunu anlayalım. Şu gerçek açıkça bilinmeli ki, Anıl hocanın bu kusuru, bir bilgisizliğin ürünü değildir, bu bir cehalettir; çünkü cehalet büyük bir eğitimle sağlanan bir merhaledir. Hocanın isminin önüne bu sanı koymayı tarih yapacaktır.

[21] MHP bu adımı atarda, bir törenle Şah İsmail Hatayi’nin temsili heykelini bu parklara koyarsa o törenlere bende geleceğim.

[22]  Bakınız Prof. Dr. İhsan Güneş. Birinci TBMM’nin Düşünce yapısı. İş Bankası Yayınları 1997 Sayfa: 94-.

[23] Burada araya girip şunu belirtmeme izin verin. Genellikle Bektaşilik diye bilinen yada öyle söylenen gurubu ihtiva eden sürek, Kalender Şah’ın huruç eylemi 1528de bastırılıp Şah Kalenderin kellesi İstanbul’a götürüldükten sonra Kanuninin kaynı olan Server Paşanın “Sersem Ali Baba” namıyla Hacı Bektaş Tekkesinin başına getirilmesiyle (Tarih 1551 yada 1552) Hacıbektaş’ta bir ikilik doğar. Sersem Ali babanın 1551 yılında Hacıbektaş’a gelip, Hacı BektaşTekkesi’ni Padişah fermanıyla ele geçirerek başlattığı süreğe genellikle Bektaşilik denir. Bu Resmi Komünist Partisinin kurulmasının tıpkısının aynısıdır. Mustafa Suphi gili Karadeniz’de boğanlar (boğduranlar) Ankara’da Resmi Komünist partisi kurmuşlardır. Alevilikteki bu ayrım politiktir Babagan kolu denen bu süreğin takipçileri Hacı Bektaş’ın evladı olmadığını iddia ederler. Konuyu Alevilerin Partilerle muhabbeti vb gibi bazı yazımda anlatmıştım. Ihtırımcı adlı yazım bitip yayınlanınca bu konu daha iyi anlaşılacak

[24] İntihab: Sözcük karşılığının biri Kapışma anlamına geliyormuş

[25] Burada araya girip üzülerek belirtmeliyim ki Celebi Cemeletin Efendi bu sırada dünyadan göçüyor. Şimdi Cemal Bardakcı’nın yazdıklarıyla Celebi Cemaletin’in ozanı Sıdkı Babanın şiirlerini birlikte düşünün derim. Bakalım siz durumu nasıl göreceksiniz.

[26] Hüsamettin Ertürk. İki Devrin Perde Arkası sayfa 523-524-525. Her toplumsal hareketten sonra, İktidarı ele alan gurup zor zamanlarda kendileriyle beraber olan kötü gün dostlarından kurtulmaya çalışır. Devrimin kendi çocuklarını yemesi bundandır, buna Fransız Devrimi Tarihinde Termidor’un başlangıcı denir. Mark’ın 1848 devrimini anlattığı “Fransa’da Sınıf Mücadeleleri” adlı kitabında bu olguyu anlatırken “Yaşasın Şubat Kahrolsun Haziran” dediği bilinir. Anlatılan aynı hikâyedir.

[27]  Cemalettin Çelebinin hangi ayda nasıl öldüğünü anlatan kesin bir bilgiye ulaşamadım, bilgiler yetersiz. Prf. Ahmet Demirel, “İlk Meclisin Vekilleri” adlı kitabında “Çelebi Cemalettin Efendinin ölüm haberinin 26.01 1921’de T.B.M.M’ye bildirildiğini” yazıyor. Bakınız Ahmet Demir, İlk Meclisin Vekilleri, İletişim Yayınları 2010, birinci baskı, sayfa 248. Çelebi Cemalettin Efendinin torunu Feyzullah Ulusoy, Kırşekir Valiliğince Meclise gönderilen, Özlük Dosyasına konulan özgeçmişi anlatlan yazıda Çelebi Cemalettin Efendinin 07 Ocak 1922 tarihinde vefaat ettiği bildirilmiştir. Bu bilgi valilikçe meclise 20.01.1922 de bir telgrafla bildirilmiş, bu tarihi esas alanlarda varmış. Burada Sıdkı babanın nefeslerinde “Bin üç yüz kırk” tarihinin verildiğini bunun 5–6 yerde geçtiğini belirteyim. Örneğin bunlardan biri şöyle: “Bin üç yüz kırk tarihinde eyledi terk-i hayat / Mevt ile buldu hayat-i bakiyi biiştibah”. Sıdkı Baba Hayatı ve şiirleri, Sayfa 72. Şiirde yazan Cemalettin Çelebi’nin “Evvel bahar yaz ayları gelince / Derelerden akar sel yavaş yavaş” diye başlayan şirinin 3. ile 5. dörtlüklerini buraya yazıyorum: “Çaresiz garibi zebûn-kûş ettin / Fırkat geldi garip gönlüm cûş ettin / Münkürlerden zehir aldın nûş ettin / Aradan kalkıyor bal yavaş yavaş. Kişinin çektiği kendi amâli / Hulûs-u pâk olan bulur kemâli / bu devrin işi bitmiş Cemâli / Başına bir çare bul yavaş yavaş” A. Celattin Ulusoy “Pir Dergahından Nefesler” sayfa: 104–105. Bu nefes bestelenmiştir türkü olarak ta söylenir, ben bu deyişin son mısralarını ebemden “Bu mahluğun işi bitti Cemali / Başına bir çare gör yavaş yavaş” diye yazmıştım; bizde hala böyle söylenir.

[28]  Bakınız . A. Celalettin Ulusoy. Alevi Bektaşi yolu. Sayfa. 102-103

[29]  Hacı Bektaş Postişini Feyzullah Ulusoy bu patiye girişini şöyle açıklamıştır “Alevilere barı komünist denilmesin diye BP’ye girdim” diye açıklamıştır. Bakınız Kelime Ata’nın yazdığı (Türkiye) Birlik Partisi, 2007, sayfa. 79.

[30] T.İ. P Genel başkan olduktan sonra Aybarda bunu şöyle dile getirmiştir: “T.İ.P. İlk defa aydınların yardımı olmadan aşağıdan yukarı kurulmuş bir partidir. Biz bu filizi geliştirme durumundayız. …” Bakınız Çetin Yetkin Soldaki Bölünmeler sayfa 172 Ergun Aydınoğlu’da Türk Solu adlı kitabında bu kanıyı paylaşarak Dr. H. Kıvılcımlının’da bu kanıyı paylaştığını yazar.

[31] Bakınız Çetin Yetkin Soldaki Bölünmeler. Sayfa. 168. ikinci baskı.

[32] “Ergun Aydınoğlu Türk Solu adlı kitabında şöyle diyor: “TİP’in bir gurup sendikacı tarafından kuruluşu, YÖN’ün çıkışından on ay önce gerçekleşmiştir.” Sayfa 43. Türkiye’deki sol dünyada çok etkili olan YÖN Dergisi 20 Aralık 1961 tarihinde yayın hayatına başlar. YÖN Dergisinin, başyazarlığını Doğan Avcıoğlu yapıyordu daha çok onunla beraber anılır. Yön Dergisi 30 Haziran 1967 de yayın hayatına son verir. Bundan sonra Türk Solu dergisi çıkar MDDyi o savunur. Bakınız, Ergun Aydınoğlu, “Türk Solu”, İnönü Alpat , “Türk Solu Sözlüğü.”

[33] Bakınız Çetin Yetkin Soldaki bölünmeler, Sayfa 106–207.

[34] Bakınız Çetin Yetkin Soldaki Bölünmeler Sayfa: 112–113

[35] Bakınız Çetin Yetkin Soldaki Bölünmeler sayfa 153. Geçtiğimiz yıl 68’liler Vakfı, Muzaffer İlhan ERDOST’u Adana’ya konferansa davet etmişti. Muzaffer abiyi çok severim. Konferans sonrası bir soruya cevap verirken “Biz ulusal ordumuza söz söyletmeyiz” dedi, salonda buz gibi bir hava esti, üzerimizden 12 Eylül geçmişti. Anılar acılar daha tazeydi.

[36] Bakınız Çetin Yetkin Soldaki Bölünmeler sayfa 178.

[37] ASD adıyla anılan Aydınlık Sosyalist Dergi. 1 Kasım 1968’de yayın hayatına başlayan, Münür Ramazan Aktolga’nın sahibi olduğu dergi, M.D.D çizgisinin teorik yayın organıydı, Dergide, Mihri Belli, Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Doğu Perincek, Şahin Albay, Mahir Çayan, Vahap Erdoğdu gibi tanınmış şahsiyetler yazılar yazıyordu.

[38] P.D.A. proleter Devrimci Aydınlık dergisi Ocak 1970 yılında yayına başladı. Doğu Perincek, Şahin Alpay, Halil Berktay derginin yayıncılarıydı. Daha sonra bu guruptan İbrahim Kaypakkaya ayrılarak TİKKO –TKP/ML hareketini kurdu, İbrahim Kaypakkaya 1973’de işkencede öldüğünde 24 yaşındaydı.

[39] Mahir Çayan’ın toplu yazılarında bu yazıyı Ertuğrul Kürkçü, Yusuf Küpeli, Münür Aktolga ve Mahir Çayan’ın yazdığı belirtiliyor.

[40] Mahir Çayan Toplu Yazılar. Sayfa 375. Dev-Yol yayınları. Dikkat edin Mahir Çayan Kemalizm’e burjuvalığı yaklaştırmıyor bile.

[41] Mahir Çayan. Toplu yazılar sayfa 404. Burada okuruma şunu da belirtmek istiyorum. Mahir Çayandan alıntı vermemin asıl sebebi onun yazdıklarını daha iyi bilmemdir. Ben hayatımın en verimli çaylarını bunun yolunda tüketmiş bu yolda geri gelmesi mümkün olmayan değerli şeylerini, sevdiklerini, dostlarını kaybetmiş biriyim. Burada özel bir kasıt aranmamalıdır herkes dağarcığındakini yer; yâda kullanır.

[42] Sosyal Yurtseverlik tabiri yâda olgusu için Lenin’in “Sosyalizm ve Savaş” broşürü ile “Yenilgicilik ve Enternasyonaliz” adlı kitapları okunmalıdır. Marksistlerin bu konudaki tutumunun ne olduğu buralarda açık seçik anlatılıyor.

[43] Prof. Orhan Türkdoğan “Alevi Kimliği” adlı kitabında öz olarak Alevi gençleri dedeleri köylere koymuyorlar, Alevi kitleyi Sünnileştirmenin tam zamanıdır diyor. Kitabın özü özeti bu.

[44] Bu Karl Mark’ın böylesi bir sözünden esinlenerek kurduğum bir cümledir ….

[45] Rahmetli amcam Âşık Mehmet Aydın mahallede postacı lakabıyla tanınır öyle sevilirdi. Saz çalar, deyişler söyler bazen taliplerine dedelikte yapardı. Onun Âşıklardan oluşan bir çevresi vardı, zaman zaman bir araya gelip sazı söze katarak demlenirlerdi. Amcam yine Bir gün dostlarıyla evde demlenirken, içkileri birmiş kardeşimi çağırıp git bir içki al demiş. Kareşimde Behcet abi bize içki almayı yasakladı ben almam, deyince amcam öyleyse git şu Rızayla Behcet abını buraya çağır, bu Behcet abi kimmiş onu bir göreyim demiş. Kardeşim bize söyledi Behcetle beraber amcam gilin eve vardık. Behcet Ankara’dan yeni gelmişti Dev-Yolun bölge sorumlusuydu, ama o sıralar dar bir çevre biliyordu. Vardık ki ne varalım amcam gilin oda kalabalık, Zülfikar amca ile Haydar aslan sazı kemaneye katmışlar, coşkuyla bir türkü söylüyorlar. Ortam çok güzel. Amcamın arkadaşları içinde sadece Zülfikar amca keman çalardı. Sazlar susunca amcam Behcet’e baktı, Behcet sen misin dedi, heye dedik. Şöyle yukarda aşağı göz ucuyla süzdükten sonra: “Bak oğlum” dedi, “ben bu mahallenin en eskisiyim, beni bu mahallede herkes tanır, dem aldığımda herkes bilir, çık kapı kapı dolaş, sor soruştur bakalım, benden rahatsız olan biri çıkacak mı? Bunu bize Yuvus Sultan selim bile yasaklayamadı, sen kimsin, nerden geldin, şer misin bela mısın bilmiyorum ama bu sevdadan vazgeç” dedi. Biz devrimciyiz, böyle kötü alışkanlıklarımız yoktur diye Behçetle kendi kendimizi savunmaya Pir Sultanda devrimciymiş diye kedimizi haklı göstermeye çalıştık. Amcam kızgın bir edaya, “be evladım,” dedi, “biz şurda- evimizde oturmuş muhabbet ediyoruz, saz çalıp demleniyoruz, bunun neresi kötü, bunun kime ne zararı var” diye kızar gibi yaptı. Hemen Zülfikar amca araya girip, âşık hiddetlenip kızma bak bunlarda Pir Sultanı falan okuyorlarmış, bir gün gelir gerçeği görürler dedi. Amcam Zülfikara “bire âşık” dedi “bunlar okusalar ne yazar, bunlar daha benin altındaki noktayı görmediler, noktayı görmeden okusan ne olacak okumasan ne olacak. Bunlar şimdi tıpkı bir papağan gibidir. Papağana da ne ezberletirsen onu söyler, ezberlediği şey bitince de kendi diliyle ötmeye başlar, “cırrık” der, bunlarda öyle işte, ezberledikleri bitince cırrık demeye başlarlar. Adamın özünde olacak özünde” dedi. Amcam gilin yanından izin isteyip çıktık, dışarı çıkınca Behcet bana döndü, “yahu bu amcan benim noktalama işaretlerine dikkat etmeden okuduğumu nerden anladı” dedi. Bilmem dedim vallahi bende okurken noktalama işaretlerine hiç dikkat etmem, nerden anladıysa anladı işte” dedim. Sonra aradan yıl geçti bir gün John Kıngsley BİRGE’nin “Bektaşilik Tarihini” okuyordum, amcamın söylediği o sözü orda da gördüm (sayfa: 173-174), amcamın “be’nin altındaki noktayı görmeden okusalar ne olacak” derken neyi kastettiğini işte o zaman anladım. Ama aradan onca zaman boşu boşuna geçip gitmişti.

[46] Fatsa belgeselinde o günün Dev – Yol sorumluları bir festival için davet ettikleri Can Yücel’e, sanki bir marifet işlemişler gibi nasıl içki içirtmediklerini ballandıra ballandıra anlatıyorlar.

[47] Bu şiiri. Mete Tunçay’ın “Eski Sol Üzerine Yeni Bilgiler” adlı kitabında gördüm oradan aldım. Sayfa:207. sanırım Baytar namıyla tanınan Salih’in kim olduğunu, bu topraklarda neler yaptığını sosyalistlere anlatmaya lüzum yok.

 

Yorumunuzu yazınız