PAYLAŞ

aleviHALİL DALKILIÇ

Gerçekten asimilasyona karşı bir duruştan bahsedilecekse, sözü edilen ‘asimilasyon’ kavramının, ‘Türk-Sünni İslam’ kimlikli devletin asimilasyonist politikalarının hışmına uğrayan tüm kimlikleri ve değerleri kapsamına alması gerekir. Yani hem ‘Türkleştirme’ hem de ‘Sünni-Müslümanlaştırma’ politikalarına karşı net ve samimi bir duruşu zorunlu kılar.

Asimilasyon, insan ve toplumun, zor ve inceltilmiş her türden baskı yöntemiyle kendi toplumsal hakikatine yabancılaştırılmasıdır. Uygulayan yabancı, uygulanan ise dilden dine ve etiğe, etkiden tepkiye, algıdan davranışa, ilgi ve ilişkiden eyleme kadar tamamen yabancı değerlerdir. Nasıl ki kapitalist modernite bir toplumsal yabancılaştırma, insan ve toplumun özne olmaktan nesneye dönüştürülme ve tüketirken tükenen duruma getirilmesi süreci ise, toplumsal hakikate ulaşma da, onun yabancı ve yabancılaştırıcı tüm etkilerinden ve örtülerinden arınma, kendi öz birey ve toplumsal hakikatine ulaşma çabasıdır….

Türk hükümetinin ‘demokrasi paketi’nden umduklarını bulamayan Aleviler, haklarını meydanlarda haykırma kararı aldı. 19 Ekim’de Mersin’de alanlara çıkan Aleviler, 3 Kasım’da da İstanbul Kadıköy’de ‘İnkara ve Asimilasyona Hayır, Eşit Yurttaşlık ve İnanç Özgürlüğü için…’ sloganıyla bir miting düzenleyecek. Aynı sloganla başka bir mitingin de ileriki günlerde İzmir’de gerçekleştirileceği belirtiliyor…

halilAlevi örgütlerin ‘asimilasyon’ gündemi

Bilindiği gibi; Türkiye Cumhuriyeti, ‘Türk ve Müslüman (Sünni-Hanefi)’ kimlikli bir devlet olarak kuruldu ve kurumlaştı. Bunun dışındaki tüm kimlikler ise yasaklandı, aşağılandı, asimile edildi. Sözkonusu farklı kimliklere sahip tüm topluluklar da en kabasından en inceltilmişine kadar tüm katliam ve eritme politikalarında maruz bırakıldı. Sayıları daha az olanlar erimekten kurtulamazken; Türk-İslamcılığın hazım gücü, Mezopotamya-Anadolu coğrafyasının kadim kültürleri Kürt ve Aleviliği bünyesinde eritme becerisini gösteremedi. Gösteremezdi, çünkü, zorbanın gücü ne kadar vahşilik barındırırsa barındırsın, toplumsal hakikatin gücünden daha etkili ve kalıcı değildir…
Biraz da Kürtlerin özgürleşme mücadelesinin yarattığı zemin üzerinden özellikle de 1980’lerin sonlarından bu yana gelişen ve son yıllarda da bizzat Alevilik ismiyle yaygınlaşan Alevi örgütlenmelerinin, devletin ağırlıklı olarak katliamlarla uygulamaya koyduğu asimilasyon polikalarına karşı duracağını beyan etmesi elbette önemli. Ancak, Alevi örgütleri her ne kadar etkinliklerine ‘asimilasyona hayır ve eşit yurttaşlık’ dese de, bunun pratikte ne anlam taşıdığı ve neyi amaçladığı biraz muğlak kalmaktadır.
Gerçekten asimilasyona karşı bir duruştan bahsedilecekse, sözü edilen ‘asimilasyon’ kavramının, ‘Türk-Sünni İslam’ kimlikli devletin asimilasyonist politikalarının hışmına uğrayan tüm kimlikleri ve değerleri kapsamına alması gerekir. Yani hem etnik olarak ‘Türkleştirme’ hem de inançsal olarak ‘Sünni-Müslümanlaştırma’ politikalarına karşı net ve samimi bir duruşu zorunlu kılar.

Cemden demokrasi çıkmaz mı?

Türk hükümeti, Alevileri inanç ve siyasi kavram ve sembollerin ardına takmış, peşinden sürüklüyor. Ve Alevilik neredeyse yalnızca bir cemevine veya bir Alevi derneğine gidip gelmek ve AKP’ye karşıt olmaktan ibaretmiş gibi bir algı olarak sunulmaktadır. Aleviliğin dayanışma, eşitlik, paylaşım ve rızalıkta ifadesini bulan toplumsal değerleri, hakikati pek tartışılan konular değil. Alevi örgütleri cemden yola çıkarak toplumcu demokrasiyi, rızalıktan yola çıkarak eşitlik ve adalet mücadelesini, musahiplikten yola çıkarak toplumsal dayanışma ve paylaşıma dair gündemler oluşturmazsa, Alevilik de diğer formel iktidarcı dinler İslam, Hıristiyanlık ve Yahudiliğin kullanımı gibi kaba şekilci bir dinciliğe dönüşmekten kendini kurtaramaz. Nitekim dinci AKP Hükümeti, şeriatçı ülkelerle ilişkili bazı yapılar, cemaatler ve onların Alevi örgütlenmesi içindeki işbirlikçileri zaten bu konuda epey mesafe katetmiş durumdadırlar.
Bir iktidar açısından toplumun algısal değerlerine zarar vermek, şekilsel değerlere zarar vermekten daha zordur. Nitekim hem Osmanlı hem de Cumhuriyet tarihi boyunca Alevilere ait mekanlar yıkılıp makam, sembol ve isimler yasaklanmış olsa da, Aleviliğin insani ve toplumsal değerleri bugüne kadar toplumsal zihin ve algıda kendini hep var kılabildi.
Alevilik şekillerle ifade edilemez; isim, sembol, mekan ve makamların şekilciliğine hapsedilemez. Alevilik tek başına, semavi ve formel dinler gibi parası, stüsü ve iktidar gücü olanın şekilsel farzlarını yerine getirerek kendini tatmin ettiği bir inanç da değil; tersine; komünal bir biyaşam, sosyal davranış ve algı bütünselliğidir. Onda batın yani öz, şekil yani zahire göre daha belirleyici ve esastır.
Günümüzde sadece İslam değil, neredeyse tüm inançlar şekiller ve semboller üzerinden anlamlandırılmaya çalışılıyor. İnanç öğretileri neredeyse kışla disiplin kuralları gibi dayatılıyor. Bundan dolayı da toplumsal vicdanı canlı tutan algılar olmaktan ziyade, iktidarların kullanımında birer politika olarak toplumsal vicdanı tüketen bir rol oynuyorlar. Malesef bugün Aleviliğin kendisini yeniden var etme çabası da aynı araç ve argümanlarla yürütülüyor. Her şey şekillerle ifade edilmeye çalışılıyor. ‘Onun camisi var, benim de cemevim olmalı, Onun imamı şu statüye sahip, benim pirim de şöyle olmalı…’ gibi algılar hakim durumda. Oysa, bu refleksin kendisi, tam da bahsi edilen asimilasyonun akıntısına kapılıp kendine yabancılaşmaktan başka bir anlam ifade etmiyor.
Nitekim, AKP öncesi tüm Cumhuriyet tarihi boyunca 106 cemevi kurulmuşken, AKP iktidarında 831 cemevinin kurulduğu belirtiliyor. Ama sonuç; Aleviler daha fazla asimile oldu! Hem de AKP bizzat bu cemevlerini de kullanarak, kendi İslamcı algısına göre eğittiği ve anlayış kazandırdığı sözde inanç önderleriyle kalan Alevilik değerlerini de dejerene ederek, tüketti. Demek ki mesele bir yapı veya isim meselesi değil. Kısacası; ‘Yol’, zahiri değerlerle muğlaklaştırıldı…

Alevi asimilasyonu Kürt asimilasyonudur

İnanç boyutu bir yana, bir de Türk-İslamcı devletin ‘Türkleştirme’ politikasıyla yürütülen etnik kimlik asimilasyonu var. Birçok etnik topluluk bu politikalar sonucu yok olmanın eşiğine gelirken, Kürtler son bir hamleyle kendini kurtarabilmiş gibi görünüyor. Etnik asimilasyon konusuna giriş yapmadan önce şunu da belirtmek gerekir ki; hem Türkiye’de hem de Avrupa’da Alevi örgütlenmelerinin yapısını ve yönetimlerini oluşturanların tahmini olarak yüzde 70-80’i Kürt Aleviler. Alevilerin talepleri için alanlara çıkanların da önemli bir kesimi yine Kürtler. Ancak, sözü edilen bu Alevi örgütlenmelerinden bugüne kadar nedense Kürtlerin asimile edilmesine karşı bir duruş görülmediği gibi, büyük kısmında bir ses de çıkmadı!..
Alevi örgütleri bir açıklamada, “Kürt sorunu aynı zamanda Alevi sorunudur, Alevi sorunu aynı zamanda Kürt sorunudur. Çünkü vicdanını yitirmemiş her Alevi, Kürdün Kürtlüğünden ötürü eza gördüğü her yerde bir Kürt’tür” deseler de, bu gerçeği değiştirmez. Bu söylem bile sorunlu. ‘Alevi Kürt’ gibi bir realite olmamış olsaydı, özellikle son cümlenin bir manası olabilirdi belki. Ancak ne kadar iyi niyetle ifade edilmiş olursa olsun, bu anlatımın kensinde bile Alevi demekle Kürt anlaşılmaması gerektiği, Kürtten Alevi olmaz ve Alevilerin Kürtlerden farklı bir toplumsallığa sahip olduğu gibi bir yaklaşım çok bariz okunabiliyor.
Alevi Kürtler bizzat bu tür söylemlerle kendi öz Kürt kimlik alanlarından uzaklaştırılıp farklı bir toplumsal alanda konumlandırılıyor. Aleviliği adeta bir etnik kimlik gibi ele alan bu söylemler, ne olduğu tam olarak ifadelendirilmeyen ama direkt ‘Türklük’ tanımı içine yerleştirilen bir Alevilik altında Kürt etnik asimilasyonunun değirmenine su taşımaktan başka bir anlama gelmiyor. Bu yılın başlarında Demokratik Toplum Kongresi’nin bir toplantısında Mezopotamya Aleviler Birliği gibi bir oluşumun bahsi geçtiğinde neredeyse Alevi örgütlerinin çoğu, ‘Alevinin Türkü Kürdü mü olur’ mealinde Kürtlere oldukça tanıdık gelen sözler etmişlerdi. İslamcı AKP de ‘hepimiz Müslümanız’ diyor. Sonuçta ‘hepimiz Türküz’ şeklinde aynı anlama gelen bu iki görüşü ‘inkar ve asimilasyon’ konusunda nereye oturtmak gerek acaba?..

‘Arap Alevi’ oluyor da Kürt  niye olmuyor?

Son bir yıl içinde Suriye’deki savaş nedeniyle Suriyeli Arap Alevilerden epey söz edildi. Bunun yanı sıra Hatay’daki Alevileri de hem basın organları hem de Alevi örgütleri ‘Arap Alevisi’ olarak dillendirdi, ki doğru olan da budur. Peki, Hatay’daki Alevilere hiç gocunmadan ve çekinmeden ‘Arap Alevi’ denebiliyor da, Maraş veya Dêrsimli Kürt Aleviye neden ‘Kürt Alevi’ denemiyor? Nasıl ki bir Türk veya Arap Alevinin, Alevi kimliğinin yanında bir de Türk ve Arap kimliği varsa, bir Kürt Alevinin de hem Alevi hem de Kürt kimliği vardır. Bu, ne bir övgü ne de bir yergidir; tersine, toplumsal bir hakikatin ifade edilmesidir. Kimlik övgüsü veya yergisi yalnızca faşist aklın lügatında vardır…
Bu belirtilenler, kimlikler arasında ötekileştirme değil, tam tersine kimliklerin eşitliğine vurgudur. Özellikle kimlik hiyerarşisiyle kimliklerin aşağılanıp ötekileştirildiği bugünkü asimilasyon koşullarında buna dikkat çekmek bir insani ve vicdani zorunluluktur. Şüphesiz; eğer Türk, Kürt, Arap, Alevi, Sünni vs tüm kimlikler her alanda eşit olsaydı, bu belirttiğimiz vurguların da hiç bir anlamı olmazdı zaten…

Avrupa’da durum daha vahim…

Avrupa’da 300 dolayında Alevi derneği ve cemevi var. Bu derneklerin üye ve yöneticilerinin Kürt oranı Türkiye’dekilerden daha fazla. İngiltere, Almanya, Fransa, Avusturya, İsviçre, Hollanda, İtalya, Belçika ve İsveç’in yanısıra Kanada ve Avustralya’daki Alevi derneklerinin üye ve yöneticilerinin ezici çoğunluğu Maraş, Malatya, Dêrsim, Koçgîrî (Sivas), Kayseri, Adıyaman ve Muşlu Kürt Alevilerdir. Ancak bu kurumlar bulundukları ülkelerle birer ‘Türk kurumu’ statüsünde ilişkilenmektedirler. Üyelerinin neredeyse tamamı Kürt olan bazı Alevi derneklerinde çocuklar Türkçe derslere teşvik edilirken, aynı hak Kürtçe için de kullanılabilinirken, Kürtçe için bunun gündem olmaması ne anlama gelir?
Etkinliklerde de benzer yaklaşım göze çarpıyor. Örneğin, geçtiğimiz yaz İngiltere’de yapılan Alevi Festivali’nde katılımcıların neredeyse tamamı Kürt Alevi olmasına rağmen sahne programında Kürtçeye hiç yer verilmemesi, hem organize edenler hem de katılımcılar açısından sorgulanması gereken bir durum değil mi? Bu, Kürt Alevilere yönelik etnik asimilasyonun derinleştirilmesine hizmet etmek değil midir?..

Kürt Aleviliği, Bektaşilik değildir!

Kürt Alevilere yönelik katmerli bir asimilasyon yürürlükte, hem asimilasyon hem de otoasimilasyon… Kürt etnik kimliklerinin yanı sıra Alevi inanç değerleri de kendisini Türklükle ifade eden Bektaşilik içinde asimile ediliyor. Kürt Aleviler kendi Axuçan, Bamasur, Sînemîllî, Celal Abbas, Kurêsû, Cemal Avdel, Dewrêş Gewr, Dewrêş Cemal, Seyit Sabun, Sarı Saltık, Pir Sultan, Şeyh Çoban ve Şix Delîlê Berxêcan gibi ocak ve sosyal örgütlenmeleri ile rayberlerinden, pirlerinden, mürşitlerinden ve coğraflarından uzaklaştırılıp, son bir kaç on yıla kadar hiç bilmedikleri Bektaşi seremonilerin figüranı durumuna getirilmiş durumda.
Erzurum-Kayseri hattındaki Kürt Alevi coğrafyasına dışarıdan gönderilen, kendi ocaklarının süreğine yabancı, kıravat ve rozet meraklısı ‘dede’lerle asimilasyon derinleştiriliyor. Yaz aylarında Kürt Alevi köylerindeki festival veya cemlerde sahnelenen görüntülerin çoğu bölge insanının Alevi ve Kürt kimliğine yabancıdır. Ne dil, ne cemlerin yapılış biçimi, ne de içeriği bölge Aleviliği ve Kürt toplumsallığıyla alakalıdır. Yeni öğrenilmiş ve öğretilmiş, ve toplumsal bir içerik taşımayan, bu tamamen ‘yeni’ gösterilerle Kürt Alevilerin yaşadığı inanç ve etnik asimilasyon derinleştirilmektedir. Kürt coğrafyasında açılan cemevi ve Alevi derneklerinin Kürt rayber, pir, mürşit ve ocaklarının ismi yerine daha çok Bektaşi, Cem vakfı gibi kavramlarla isimlendirilmeleri de bu asimilasyonun diğer bir parçası.
Burada ne Hünkar Hacı Bektaş’ın şahsı ve felsefesi ile mürşit ve taliplerine ne de kendisini Bektaşi olarak tanımlayan kişi veya topluluklara yönelik negatif bir niyet aranmamalı. Aksine; herkesin kendi öz hakikatiyle değerli ve güzel olduğu belirtilerek, hiç bir toplumsal hakikatin dejerene edilmemesi gerektiğine vurgu yapılmaktadır. Zira yalnızca Kürt Aleviler değil, bazı Tahtacı, Hubyar ve Çepni Türkmen Aleviler de Bektaşi değildirler ve öyle tanımlanmak istemezler. Açıkça belirtmek gerekir ki; Bektaşilik, Kürt Alevi Kızılbaşlığının bir hakikati değildir. Başka bir deyişle; Kürt Aleviler, Bektaşi değildir! Bu, aynı zamanda tüm Alevi örgüt yöneticileri ile inanç ve kanaat önderlerinin de bildiği bir gerçekliktir. Tarihte Hacı Bektaş ismi ile Kürt ocaklarının bir buluşmasına dair ciddi hiç bir veri olmamasına rağmen, bugün Kürt Aleviler içinde illa ki bir Bektaşi kök arayışı geliştirilmek istenmektedir. Ya Horasan üzerinden Türk, ya da Osmanlı iktidarının Alevi ocaklarını denetim altında tutmak için verdiği Seyitlik seceresi üzerinden Arap bir kökene konma eğilimi tam hız yaygınlaşıyor. Ama nedense Kürtlük sanki başka dünyalara ait bir kimlikmiş gibi, bir türlü Alevi Kürt olunamıyor! Açıktır ki bu yaklaşımlar, Kürt Alevilerin kendi hakikatlerinden kaçışı ve kaçırtılmasıdır. Asimilasyon atının yularını bizzat eline alıp kendinden ve öz toplumsallığından dört nala kaçıştır…

Kürtçe, Alevilerin temel gündemi olmalı!

Malesef bilerek veya bilmeyerek, hem Türkiye hem de Avrupa’daki Alevi örgütlenme modeli, işleyişi ve uygulamaları Kürt Alevilerin hem Kürt hem de Alevi kimliklerinin asimile edilmelerine, başka hakikatlerin ardına sürüklenmelerine hizmet eder bir durumdadır!..
Eğer Alevi örgütlenmeleri bir ‘asimilasyon’dan bahsedecekse ve bunda samimilerse, bu onlar açısından, Alevi inanç değerlerinin dejenerasyonuna karşı tavır ortaya koymanın yanı sıra Kürtçe’nin yaşatılması için de gündem oluşturma ve kampanyalar yürütmeyi zorunlu kılar. Kürtçe anadilin yaşatılması bizzat hem Türkiye hem de Avrupa’daki Alevi örgütlerinin en temel gündemlerinin başında yer almalıdır. Alevi örgütlenmeleri hem Türkiye hem de Avrupa’da hiç gecikmeden Kürtçe anadilde eğitim kampanyaları başlatmalı ve bunu dünya aleme ilan etmelidirler. Ayrıca Alevi örgütlerinde yer alan inanç hizmetlisi, rayber, pir ve mürşitler ile dernek üyesi veya yöneticisi Kürt Aleviler de bu çabanın içine girmeli ve Kürtçe anadili geliştirecek kampanyalar için ‘niyetsiz’ yöteticiler üzerinde baskı oluşturmalıdırlar! Yol’un hak-hakikat çağrısı ve arayışı bunu gerektirir!..

Ne ararsan kendinde ara…

Toplumsal hakikat alanı, o toplumsallığa ait tüm değerlerin yaşamda anlam kazandığı ekolojik atmosferdir. Buradan yola çıkarsak, asimilasyona karşı duruş; gerek birey gerekse de toplumsal olarak kendi gerçekliğini arama eylemidir. Ondan olsa gerek ki, Alevi erenleri, “Ne ararsan kendinde ara, Mekke’de Kudüs’te Hac’da değil” demiş. Kürt Alevi hakikatinin izleri, dağıyla, taşıyla, kutsal mekanlarıyla Kürt Alevi coğrafyasında rayber, pir ve mürşitleriye Kürt Aleviliğinin ocaklarında sürülebilir ve eminim ki bulunabilir de. Alevi Kürtler de kendi hakikatlerini inançlarında, ocaklarında, dillerinde, kültürlerinde ve yurtlarında aramalıdır!..

 

Yorumunuzu yazınız