PAYLAŞ

semah_halkHüsnü GÜRBEY

Örgütsüz toplumlar güçsüzdürler, güçsüzler hakkında ise hep başkaları karar verir; güçsüzler seyreder. Alevi toplumu bugün kısmen de olsa örgütlenmişse de dağınık oluşlarından dolayı güçlü değildirler, bu yüzden başta hükümet onları oyalamakta, Fethullah Gülen gibi cemaat liderleri de, içeride kazandıkları işbirlikçiler ile onlarla alay etmekte, onların onuru ile oynamaktadır.
Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren devlet Kızılbaş/Alevi toplumunu Sünni İslam’ın içinde eritmeye çalışmaktadır. Bunu yaparken de devletin laik olduğunu, dolayısıyla her inanca eşit mesafede durduğunu belirtmektedir. Bu sinsi bir söylemdir ve doğru değildir. Başta Diyanet İşleri Başkanlığı gibi dini bir kamu kuruluşa sahip olan ve bütçesi beş-altı bakanlığın bütçesini aşan bir kamu kurumuna sahip olan devlet zaten laik değildir.

İkincisi Alevilik cumhuriyettin kuruluşundan itibaren, devletçe tanınan bir din değildir ki, ona eşit mesafede dursun. Mehmet Bayrak’ın yazdığı gibi “devlet gizli belgelerinde Atatürk’ün etno-politika uzmanı Prof. Hasan Reşit Tangut’un gizli belgelerinde açıkça ifade ediliyor. Alevilik asla Müslümanlık olmadığı gibi asla Şiilik’le de karıştırılmaması gereken bir dindir, deniliyor. Dolayısıyla devlet açık söyleminde inkarcı, gizli söyleminde itirafçı ve kabulcüdür. Açık söylemde ülkenin yüzde 99’u İslam’dır derler, gizli planda Aleviliğin ayrı bir din olduğu itiraf edilir.”

Bugün 40/50 yaşlarda olanlar bilirler, Alevilerin nüfus cüzdanların din hanesine İslam yazılmıştır, bugün de değişen bir şey yok, Alevilerin nüfus cüzdanlarına, onlara rağmen İslam yazılmaktadır.

Alevileri, asimile ederek Sünni İslam içinde eritme politikası, 19. yüzyılın son çeyreğinde, oldukça zeki bir padişah olan Sultan Abdülhamit devrinde başladı, cumhuriyetle devam etti ve halen de devam etmektedir. O güne kadar uygulanan baskı, şiddet ve askeri tedbirlerle Alevilerin İslam’ın içine alınıp asimile etmeye yetmediğini çok iyi anlayan Sultan Hamit, tıpkı bugünkü gibi daha yumuşak ama daha sinsi ideolojik politikayı devreye soktu, Alevi bölgelerine Nakşibendi hocaları ile Bektaşi babalarını yolladı, böylece Alevilerin bir kısmı Sünni’liğe          dönerken kalan kısmı da Kur’an’ı benimsedi. Bugün Alevi evlerinin duvarlarında asılı yeşil çanta içindeki Kur’an o zamandan kalmadır. Asimile etme politikası cumhuriyetle ve özellikle de 1924’de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulması ile hızlandırıldı. Diyanet İşleri Başkanlığı kurulması ile din işleri devletin tekeline alındı. Ardından 1925 yıllında Tekke ve Zaviyeler Kanunu çıkarılarak tüm dergah ve tekkeler vb. kuruluşlar kapatıldı. Bu da topluma laiklik adına sunuldu. Oysaki Tekke ve Zaviyelerin kapatılması kanunu en fazla Alevileri etkiledi ve etkilemeye devam ediyor. Çünkü Aleviler o tarihten itibaren kendi ibadetlerini yapamaz hale gelmişlerdir.

Tekke ve Zaviyelerin kaldırılması

Kızılbaş/Alevilik, Ocak kültü etrafında örgütlenen ve bu örgüt eliyle yönetilerek günümüze ulaşmıştır. Kızılbaşlar, yaşadıkları coğrafyada Sünni İslam çoğunluğu içinde tıpkı bir sivil toplum kuruluşu gibi Ocaklar etrafında gizlice ama demokratik yöntemlerle, ananevi geleneklere bağlı kalarak örgütlenmişler, kurumlarını oluşturmuşlar ve bu sayede inançlarını koruyarak, varlıklarını sürdürebilmişlerdir. Aleviler, tarihleri boyunca tebaası oldukları devletlerle vergi ve askerlik dışında muhatap olmamışlardır. Ekonomi, eğitim, güvenlik, hukuk ve diğer sosyal ihtiyaçlarını ocaklar aracılığıyla kendi içlerinde çözmüşlerdir. Kısacası Ocak örgütlenmesi, devlet içinde illegal de olsa özerk yönetimler olarak varlığını sürdürmüştür. Ocaklar toplumun hem dini hem de sosyal/siyasal ihtiyaçlarını gideren kurumlardır. Asırlarca sürüp gelen bu özerk yapı, Tekke ve Zaviyelerin kapatılması ile son bulmuştur. Ocakların kapatılması Alevi toplumunu başsız, yönetimsiz bir başına bırakmıştır. İşin acı gerçeği Alevilerin bu tarihi gerçeği kavrayamamış olmalarıdır. Alevilerin büyük çoğunluğu Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasını laikliğin teminatı olduğu gerekçesiyle alkışlamıştır ve alkışlamaya da devam ediyorlar. Oysa bu kanun Alevileri kurumsuz bırakmış, onları hedef alarak asimile etmeyi planlamıştır.

12 Eylül 1980 darbesinden sonra ise mevcut devlet başka yöntemlere başvurmuştur/vurmaya devam ediyor. Özellikle 12 Eylül sonrası Alevilerin gelişen Kürt ulusal demokratik hareketine destek vermemesi için devlet tüm yöntemleri devreye sokmuştur. “Havuç sopa politikası” her dönem Aleviler için geçerli olmuştur. Bu dönemde devlet, Alevilerin içinde ilişki aramış, aradığı ilişkiyi de bulmaktan hiç zorlanmamıştır. 2 Temmuz 1993 Madımak olayında sonra, mevcut devleti sorgulamaya başlayan Alevileri kontrol etmek için devlet, daha önceden ilişki kurduğu İzzetin Doğan’ı devreye sokar ve onun eliyle “Cumhuriyetçi Eğitim ve Kültür Merkezi”ni (CEM Vakfı) kurar. Bu Vakfın kuruluşunu dönemin Cumhurbaşkanı Demirel şöyle anlatır. “2 Temmuz 1993 Madımak Katliamı’ndan sonra yükselen Alevi muhalefetinin Kürtlere bulaşmaması için İzzetin Doğan’a görev verildiği ve bu amaçla Cem Vakfı’nın kurulduğunu söyler.”

Alevileri devletle barıştırarak Sünnileştirmek için görevlendirilen İzzet Doğan, şimdi de Fethullah Gülen’le birlikte cemevi-cami projesine soyunmuştur. Açıklamalarına göre amaçları, hoşgörü kültürünü geliştirmek, birlikte yaşama olanaklarını oluşturmak, barış ve kardeşlik içerisinde yaşamak olanaklarını geliştirmektir. İlk başta kulağa hoş gelen bu söylemin amacı başkadır. Amaç, 12 Eylül rejiminin yaptığı gibi “farklılıkları, karıştır, barıştır ve asimile et” kültürünün devamını sağlamak ve Alevileri Sünnileştirmektir.

Karıştır-barıştır ve asimile et

Projenin mimarlarından Gülen, haklı olarak hiçbir zaman Aleviliği İslam içi bir inanç olarak görmemiştir. Tüm amacı Alevileri Sünni İslam içine alıp, asimile etmektir. Bu niyetini de hiçbir zaman gizlememiştir. 1995 yıllında Milliyet gazetesindeki röportajda şunları demektedir. “Katoliklerin Katolikliğe dönmesi gibi elbette Müslümanlar da Müslümanlığa dönecektir. Yıllarca sol ve komünistler tarafından istismar edilen Aleviliğin de özünü araması tabiidir. Alevilik, solculuk ve komünistlik değildir.” diyor.

Gülen böyle diyor da, onun beslendiği tarihi Osmanlı kayıtları ne diyor. Osmanlı yönetimi Kızılbaş/Alevi inancın İslam dışı bir inanç olduğunu kabul eder ve onların katledilmesi için de sayısız fetvalar yayınlar. Bu fetvalarda “Kızılbaş topluluğunun kafir ve dinsiz olduğu, Kızılbaşları öldürenlerin, cennete gideceği, Kızılbaşların ise cehenneme gideceği, Kızılbaşlara ait olan köy-kasaba şehirlerin içindeki insanlarla birlikte yok edilmesi gerektiği, Kızılbaşların mallarına el konulması gerektiği, Kızılbaşların evlenmelerinin geçersiz olduğu, miras haklarının olmadığı” belirtiliyordu. Fetvalarda “Kızılbaşları öldürenlerin gazi, Kızılbaşları öldürürken ölenlerin ise şehit olduğu, Kızılbaşların kadınlarına, evlatlarına, mallarına ganimet olarak el konulabileceği” söyleniyordu. Gülen talebeleri olan ve aynı kaynaktan beslenen AKP’nin ve hükümetinin farklı düşündüğü sanılmasın. Bugün Rojava’da ve Suriye’de AKP beslemesi olan El-Kaide bağlantılı El-Nusra Cephesi’nin yaptığı aynen budur. Aynı mantalite orada da işbaşında olup, insanlar hunharca öldürülmekte, yürekleri sökülerek yenilmektedir. Kürt ve Nusayri kadınlara tecavüz edilmekte, mallarına ganimet olarak el konulmaktadır. Böyle bir zihniyete sahip AKP’nin ve onun hükümetinin Alevilere vereceği bir şey yoktur. Zaten, Aleviler de bir şey beklemiyorlar. Barış ve kardeşlik adına Sünni ile Alevi’yi karıştır-barıştır ve Alevi’yi asimile et amacını gütmüştür.

Alevi inancının İslam dini içinde mi, yoksa İslam’dan ayrı bir inanç mı olduğunu irdeleyeceğiz.

Alevi inancı konusunda tereddüt etmeye hiç gerek yoktur. Alevilerin, inanç ve ibadetlerini, İslam’ın inanç ibadetleri ile karşılaştırdığımız zaman ikisi arasındaki bariz farkı görürüz. Aleviler, ibadetlerini, Pir huzurunda, telli Kur’an dedikleri Tembur/Cura(saz) eşliğinde çıralarını yakarak, beyit söyleyerek, kadın-erkek birlikte günlük temiz giysileriyle, ilahi semah dönerek icra ederler. Bir doğa felsefi inanç olan Alevilik, doğayı kutsar, kutsal ziyaret adı altında belli, tepe, taş, ağaç ve çeşmeleri yıllın belli aylarında ziyaret eder, çıralar yakar, kurbanlar kesilir,    niyazlar dağıtılır ve şefaat dilenilir. Bu ziyaretlerde, HAK’a yaklaşılır, HAK’la HAK olunur, HAK’ta şiddetli taleplerde bulunulur. Ziyaretler sadece ibadet yerleri değil, aynı zamanda HAK’tan talepte bulunma yerleridir. Her Alevi mutlaka kutsal olduğuna inanılan bir Ocağa bağlıdır. Kadın erkek eşitliğini savunur, özel mülkiyeti reddeder ve demokratik laik bir toplumu hedefler. Bu yazdıklarımızın hiçbirisi İslam’da yoktur. O halde Alevilik İslam dışında kendisine özgü bağımsız bir inançtır. Alevi-İslam diye bir inanç yoktur veya İslam’ın Alevi yorumu diye bir yorum olamaz. Olan asimilasyondur.

Sonuç olarak

  • Cemevi-cami projesi bir siyasi projedir ve bu projenin amacı Alevilerin Sünnileştirmesini hızlandırmak, cemevini minaresiz camiye çevirmektir.
  • Alevilerin siyasal tercihlerini ve demokratik siyaset yapma kültürünü değiştirmek ve toplumsal muhalefet içindeki rolünü ve etkisini zayıflatmak. Çünkü projenin her iki mimarı da 12 Eylül darbesinin destekçileridir. Her ikisi de Aleviliğin sistematik asimilasyonuna ve Sünnileştirmesine hizmet eden siyasal tasarımın aktörleridir.

Alevi ve diğer inançtan halkların birlikte kardeşçe yaşamasını hedefliyorsa başta şu talepleri yerine getirilmesi için çaba harcamaları gerekir.

  • İlk başta devlet dinden elini çekmelidir. Diyanet İşleri Başkanlığı lağvedilerek, farklı din ve inançlara eşit mesafede durmalıdır.
  • Her toplum, kendi dini eğitimini ve giderlerini kendisi karşılamalıdır. Devlet, hiçbir din görevlisine maaş vermemelidir.
  • Zorunlu din dersleri kaldırılmalıdır.
  • Her inanç anayasada güvence altına alınmalıdır.
  • Aleviler için önemli olan Madımak Oteli müze yapılmalıdır.

Yorumunuzu yazınız