PAYLAŞ

dersim_seyit_rizaŞaban İBA

1925 Kürt İsyanı’na katılmamalarına ve üstelik bazı aşiretlerin devlete destek olmalarına rağmen, Kemalist iktidarın “Cumhuriyet Hükümeti için bir çıban” olarak gördüğü Dersim’de tedip, tenkil ve tehcir 1926 yılında başladı. 4 Ekim 1926 tarihinde Albay Mustafa Muğlalı komutasında Koçuşağı aşiretine karşı yapılan askeri harekat Ovacık, Çemişgezek, Erkek, Beylan, Amutka ve Yılan Dağı bölgesinde yaklaşık bir ay kadar sürdü ve geriye yüzlerce ölü, sürgün ve yıkımlar kaldı.

Daha sonraki süreçte “Vergi ve asker vermeye yanaşmadıkları, Kürtlüğü yaydıkları ve isyanlara destek verdikleri” gerekçesiyle isyan potansiyeli taşıyan Dersim’deki her Kürt aşiretine karşı tedip, tenkil ve tehcir harekatları yapıldı. Bu harekatlarda köylerde uygulanan teröre karşı aşiretlerin küçük çaplı direnişlere başlaması Kemalist iktidar tarafından Cumhuriyete karşı “isyan dalgası” olarak tanımlanarak sistemli baskı, terör ve katliamlar yapıldı.

Kemalist iktidarın “Dersim’in Islahı” olarak tanımladığı tedip, tenkil ve tehcir harekatları ile ilgili ilk rapor 2 Şubat 1926 tarihinde Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey’in bölgede yaptığı incelemelerden sonra yazıldı. 1930 yılından itibaren Ağrı ve Pülümür harekatları ile Dersim sorununu gündemleştiren Kemalist iktidar yaklaşık 6 yıllık bir planı uyguladı.

14 Haziran 1934 tarihinde kabul edilen İskan Kanunu ile aşiretlerin hükmî şahsiyetleri ortadan kaldırılarak aşiret topraklarına ve mallarına el konuldu. Aşiret efradı göç ettirilerek hükümetin belirlediği bölgelere yerleştirildi. Dersim’in bazı bölgeleri de iskana kapatıldı.

M. Kemal Dersim harekatları ile bizzat ve özel olarak ilgilendi. 1935 yılı Kasım ayında TBMM’nin açılış konuşmasında, “İç idare teşkilatımızı, yurdun Doğu bölgelerinden başlayarak genişletmek ihtiyacını duymaktayız. Bu arada Dersim bölgesinde esaslı bir ıslahat programının tatbiki de düşünülmüştür” diyerek düğmeye bastı. Yaklaşık iki ay sonra 25 Aralık 1935’te “Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun” Meclise sunularak kabul edildi. Bu kanunla “Tunceli” isimli bir Vilayet kurularak Dördüncü Umum Müfettişi olan Korgeneral Abdullah Alpdoğan bölgeye vali ve komutan olarak atandı. Bu general valiye İngiliz sömürgelerindeki valilere tanınan olağanüstü yetkiler verildi.

1936 yazında Başbakan İsmet İnönü bölgeye giderek “Islah planı” uygulamalarını yerinde inceleyerek M. Kemal’e uzun bir rapor sundu. Aralık 1936’da İçişleri Bakanlığı’nda Bakan Şükrü Kaya yönetiminde Umumi Müfettişler Konferansı yapılarak Dersim’de devlet otoritesinin tesisi için tedip, tenkil ve tehcir politikaları belirlendi.

Korgeneral Alpdoğan bir bildiri yayınlayarak bütün aşiretlerin silahlarını teslim etmesini istedi. Birçok aşiret buna yanaşmadı. Aşiret reislerinin sözcüsü konumunda olan Seyit Rıza, Korgeneral Alpdoğan’la görüşerek Tunceli Kanunu’nun kaldırılmasını ve Dersim için özel bir idarenin kurulmasını istedi. İsteklerin kabul edilmemesi üzerine aşiretler yeni yapılan askeri garnizonlara ve karakollara saldırılar başlattı. 28 Nisan’da İçişleri Bakanlığı durumu şöyle açıkladı:

“Dersim aşiret reisleri, hükümet kuvvetlerini kendi aralarından uzaklaştırmak maksadıyla zaman zaman karakollarımıza tecavüzler yapmışlar ve kuvvetlerimiz tarafından tart edilmişlerdir. Tunceli’ne muhit ve özellikle Kürtlere meskun olan illerde her türlü olayları karşılayabilecek şekilde tedbirli olunmalıdır.”

3 Mayıs’ta hava kuvvetlerine bağlı bir uçak filosuyla havadan ve binlerce askerle karadan bölge kuşatıldı. Genelkurmay Başkanlığı 4 Mayıs’ta Türkçe-Osmanlıca harflerle yazılmış binlerce bildiriyi uçakla havadan atılarak devlete itaat dışında bir seçenek olmadığı anlatıldı. Bu bildiri şöyleydi:

“Cumhuriyet Hükümeti sizi şefkat ve merhamet kucağına almak, sizi mesut etmek istiyor. İçimizde bunu anlamayanlar çoktur ki ona hürmetsizlik ediyor veyahut içinizde bazıları şahsi menfaatler için sizi kurban etmek istiyor. Cumhuriyet Hükümeti bu gereği bildiği içindir ki sizlere son ihtarını yapıyor. Onun size son şartları şudur: Sizi ayaklandırmaya çalışan zavallıları Cumhuriyet Hükümeti’ne teslim ediniz veyahut onlar kendileri teslim olmalılar. Bu takdirde cümleniz masum kalacaksınız… Cumhuriyet Hükümeti’nin bu son şefkat ve merhametini bildiren bu bildirisini 24 saat çoluk ve çocuğunuzla beraber okuyun, düşünün ve çabuk cevap verin… Devlete itaat gerektir.”

İlk direniş 21 Mart 1937 yılında başladı. Altı ay süren direniş 5 Eylül’de direnişin lideri Seyit Rıza’nın görüşmeye çağırma bahanesiyle bir köprüde kurulan pusuda yakalanmasıyla bastırıldı. Seyit Rıza’nın yakalanmasını gazeteler “Türkiye’de son derebeyliğin de imha edildiği”, “Bir efsanenin yıkıldığı” şeklinde yazdı.

İkinci direniş, 2 Ocak 1938’de başladı ve bu direniş de kanlı bir şekilde bastırıldı. 3. Ordu Müfettişi Org. Kazım Orbay’ın komutasında 3 kolordunun katıldığı kapsamlı bir saldırı ile 16 Eylül 1938’de Dersim’deki direnişin bütün mevzileri yok edildi.

Kasım 1938’de TBMM’nin yeni çalışma yılının ilk toplantı gününde M. Kemal, hasta olduğu için Başbakan Celal Bayar’a okutturduğu yazılı söylevinde şöyle demişti: “Uzun yıllardan beri süregelen ve zaman zaman aşırı bir duruma giren Tunceli’deki toplu haydutluk olayları belli bir program içindeki çalışmaların sonucu olarak kısa bir zamanda ortadan kaldırılmış, o bölgede böyle olaylar bir daha tekrarlanmamak üzere tarihe aktarılmıştır.”

Dersim’de devlet zalimlikte sınır tanınmadı. Dersim’de hem Kürtlük hem de Alevilik büyük bir mezalime maruz kaldı. İnsanlar topluca mağaralara kapatılarak kimyasal gazlarla öldürüldü. Uçurumlardan atıldı. Kurşuna dizildi. Uçaklarla bombalandı. Dersim’in her yanı yakıldı, yıkıldı, Cumhuriyet tarihinin en büyük toplu katliamları yapıldı. İnsanlık onuru ayaklar altına alınarak bir halkın dili, tarihi, kültürü, inancı yok edilmeye çalışıldı. Ama bu zalimlik hiçbir zaman unutulmadı. Katliamların tüm detayları ağıtlarda kaldı. Acısı yüreklerde dinmedi.

1925-1938 yılları arasında uygulanan inkar, imha ve Türkleştirme politikaları için artık sözün bittiği yerdeyiz. Şimdi yapılması gereken şey, Dersim’in direniş ruhunu yaşatmak, Dersim’i yeniden kurmak ve çözüm sürecinde Dersim’i unutmamaktır. Dersim’i unutmamak Roboski’yi unutmamaktır. Roboski’yi unutmamak Halepçe’yi unutmamaktır. Halepçe’yi unutmamak PKK isyanını unutmamaktır. Ve bütün bunları hatırlamak, onurlu bir barış ve demokratik çözüm için mücadeleyi elden bırakmamaktır.

Şimdi yaşanmakta olan barış ve demokratik çözüm sürecinde Meclis’te Hakikatleri Araştırma Komisyonu kurulmalı. Bu komisyon başta Dersim olmak Cumhuriyet dönemindeki bütün Kürt isyanlarını ve katliamların araştırarak tarihi bir yüzleşmeyi gerçekleştirmelidir. Bu bağlamda Dersim Katliamı’na ait tüm devlet arşivleri açılmalı, Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerleri açıklanmalı, Dersim’in ve diğer Kürt illeri ve tüm yerleşim yerlerinin adları iade edilmeli, katliamlardan arta kalan kız çocuklarının isimleri ve nerelerde oldukları açıklanmalı ve devlet Dersimlilerden özür dilemelidir.

Evladı kerbelayn!

Elazığ’da Sıkıyönetim Mahkemesi’nde savcı, Seyit Rıza ve 71 kişinin 27’si için idam, diğerleri için ise ağır hapis cezası istedi. Mahkeme 11 kişi hakkında idam kararı verdi. 18 Kasım 1937’de Seyid Rıza, Seyit Rıza’nın oğlu Resik Hüseyin, Şeyhan aşireti reisi Seyid Hüsen, Yusufan aşireti reisi Kamer’in oğlu Fındık, Demenan aşireti reisi Cebrail’in oğlu Hasan, Kureyşan aşiretinden Ulkiye oğlu Hasan, Mirza Ali’nin oğlu Ali’nin infazları Elazığ’ın Buğday Meydanı’nda yapıldı.

Dönemin Emniyet Müdürü İhsan Sabri Çağlayangil, Seyit Rıza’nın idamını şöyle anlatıyor: “Biz Seyit Rıza’yı aldık. Otomobilde benimle Polis Müdürü İbrahim’in arasına oturdu. Jeep, jandarma karakolunun yanındaki meydanda durdu. Seyit Rıza sehpaları görünce anladı.

-Asacaksınız dedi ve bana döndü.

Siz Ankara’dan beni asmak için mi geldiniz?

Bakıştık!

İlk defa, idam edilecek bir insan ile yüzyüze geliyordum. Bana güldü. Savcı namaz kılıp kılamayacağını sordu. İstemedi. Son sözünü sorduk.

-Kırk liram ve saatim var, oğluma verirsiniz dedi.

Seyit Rıza’yı çıkardık. Hava soğuk ve etrafta kimseler yoktu. Ama Seyit Rıza, meydan insan ile doluymuş gibi, sessizliğe ve boşluğa sesleniyordu.

-Evladı kerbelayn! … Bi hatayıh! … Cürümdür… Zulümdür… Cinayettir… dedi ve benim tüylerim diken diken oldu! Bu yaşlı adam, rap rap yürüdü… Çingeneyi itti… İpi boynuna geçirdi… Sandalyeye ayağı ile tekmeyi vurdu… İnfazı  gerçekleşmişti!.. O da nice canlara kıydı!.. Ama, gözünü kırpmadan ölüme yürüyüşünü taktir etmekten kendimi alamadım.” (İhsan Sabri Çağlayangil’in Anıları – Kader Bizi Una Değil, Üne İtti -, Sayfa: 51-52, 6. Baskı, Bilgi Yayınevi-2007)

Yorumunuzu yazınız