PAYLAŞ

Anatomi, Yunanca’da “çıkarmak” anlamına gelen “ana” ve “kesmek” anlamına gelen “tome” sözcüklerinden türetilmiştir. Canlıların yapısı ve düzeniyle ilgilenen bir bilimdir. Barışın da bir anatomisi olmalı. Barış, öyle durup dururken, bir eylem ve yaratım olmaksızın, kendiliğinden oluşacak bir durum değildir. Öncelikle geçmişi, yaşanmış olanı görmeyi, anlamayı ve yorumlamayı gerektirir. Bundan murat edilen, tarafların yaşanan acı gerçekteki sorumluluklarını kabul etmeleridir. Ancak barışı talep eden ile barışı ret edenin arasında, talep edenden yana pozitif ayrımcılık gerekir. Bir örnekle ifade etmeye çalışayım. Sendika yöneticiliği yaptığım yıllarda bir toplantıda “İşçi sendikası konfederasyonu” yöneticisi; “Ne barışı? Savaş yok ki barış olsun! Terörist saldırı ve bunun karşısında güvenlik güçlerinin vatan savunması var!” demişti. Bildiğiniz ve ne yazık ki tanık olduğunuz gibi bu resmi söylemle bu güne geldik ve yaklaşık 50 bin canımızı yitirdik. Yaşadığımız diğer acılar da cabası… Oysa askeri yetkililerin de ifade ettiği gibi “Düşük yoğunluklu” olsa da bir savaş vardı ve üstelik bu savaş kirliydi. Barışın anatomisi için öncelikle bu kirden arınmak gerekir. “Helalleşme” ancak kirden arınmayla mümkündür. Mevcut anatomiye bir müdahale olmaksızın oluşacak barış, yaraları içinde taşıyan bir anatomik yapıda olacaktır ki bu da yeni hastalıkların üremesine zemin hazırlayacaktır. Barışı sağlıklı bir anatomiye kavuşturmak için mevcut durum tümüyle ortaya serilmelidir. Bu anlamda oluşturulan çalışma grupları yanlış yöntemle, eksik oluşturulmuş olsa da gereklidir. Ama bu yanlışlığın ve eksikliğin tez elden giderilmesi gerekir.

Barıştan murat edilen “Canım birbirimizi öldürdük ama unutalım gitsin! El sıkışalım, barışalım!” gibi sıradan bir tutum değil elbette. Barıştan murat edilen “Yeni bir yaşam” oluşturmaktır. “Yeni yaşam” esvap değiştirmek gibi basit değil. Zihniyetten tutalım da uygulamaya, anayasadan yasalara bir bütün yeni ve demokratik olandır “yeni yaşam.” Sahiden bir demokrasi oluşturacaksak, ki kuşkusuz öyle, 90 yıldır “demokrasi” diye ifade edilen hastalıklı biyolojiye de müdahale etmek gerekir. Kah organ nakli, kah terapi, kah ilaç tedavisi… Ama tüm bu tedavi süreçleri için hastanın da hastalığını kabul etmesi gerekir. Zira hasta hastalığının farkında değilse, kabul etmiyorsa ona hiçbir tedavi kar etmez. Düşünme becerisinden yoksun ve bu durumunun farkında olmayan kişiye alimin, insanı kamilin beynini de nakletseniz nafile! Farkındalık çok önemli. Gelişme, ilerleme, tedavi, sağalma ancak farkındalıkla mümkündür. Farkına varmak tam da barışın anatomik ve biyolojik açıdan sağlıklı olmasını sağlayacak yegane ilaçtır. Bugün bir “barış ortamı” oluştuysa, bu farkında olanların farkındalığı sayesinde oluştu. Barışın sağlıklı bir biyolojik yapıda olmasını istiyorsak bir gerçeği cesurca ifade etmemiz gerekli. “Türkiye toplumu olarak anatomik, biyolojik ve psikolojik açıdan çok örselendik ve hastayız!” örselenmenin de ötesinde yaralandık, paralandık, darmadağın olduk!.. Gözümüzün gördüğünü anlamaz, kulağımızın duyduğunu işitmez, dokunduğumuzu duyumsamaz, tattığımızın tadına varmaz, kokladıklarımızı hissetmez olduk. Duyularımızı yitirdiğimiz için, idrak ve anlamayı da yitirdik lakin farkında olmadık!

Bu anatomik ve biyolojik manzaraya karşın psikolojimiz sağlam olabilir miydi?.. “Düşük yoğunluklu savaş” öyle bir toplumsal ruh oluşturdu ki büyük bir çoğunluğumuz henüz bunun farkında bile değil. Şiddetten haz alanlar, linç hezeyanları geçirenler, öfke nöbetleri, saldırılar, çıldırmalar, cinnet geçirmeler!.. Ne yazık ki, hemen her gün bir film sahnesi gibi izlemeye alıştığımız kadın cinayetleri bu tablonun yarattığı bir sonuç değil midir? Acımasızlık, merhamet denen insani erdemden yoksunluk haliyle cinnet geçirmeler tam da “düşük yoğunluklu” denen kirli savaşın bir sonucudur. Oysa barış kabul ve saygı ile başlar. Ve ne yazık ki biz barış erdemini isteyenler çok önemli bir şeyin daha farkında değiliz! Bu manzara içinde barışı sağlamak, barış isteyenlerin kaldıracağı çok ağır bir yüktür. Barış erdeminin ve toplumdaki bu halin farkına varanlar, farkına varmayanları farkına vardırmak görevi ile karşı karşıyadır. Bu da yeni bir dil, eylem ve söylemi gerektirir. Aslında ‘barışça’ diye bir dil var ve bu dili öğrenmemiz, konuşmamız gerekiyor.

Bütün bunları sağlamak için çoğul olmak gerekir. Barışın anatomisi, demokrasinin biyolojisi, toplumun psikolojisi çoğul olanların, çoğul düşünebilenlerin işidir. Anatomik, biyolojik, psikolojik… Devasa Türkiye vücuduna, devasa bir operasyon yapılacaksa bu operasyon için çok uzman gerekir. Öyle ya operasyon, bir uzman grubunun insicamlı çalışmasıyla yapılan zor bir iştir. Türkiye’deki demokrasi, barış mücadelesini oluşturan kurum ve örgütlerin bu operasyonu yapacak becerisi vardır. Ama uzmanların uyumlu çalışması için operasyonun doğru yönetilmesi gerekir. Bu anlamda Kürt Siyasal Demokratik Hareketinin “Konferans” vb. süreçleri barışın dinamikleri ve demokrasi güçleri ile birlikte oluşturması, çoğul bir yapıya kavuşturması gerekir. BDP’nin şu telaş halinden sıyrılıp barış ve demokrasiyi dert edinen parti, sendika, dernek, meslek odası, federasyon, konfederasyon vb. kurumlara bir çağrı yapması ve “Konferansların” çoğul bir katılım ve çoğul bir akılla coşkulu bir yöntemle örgütlenmesi gerek.

1 Mayıs Emek Bayramı kutlu olsun. Yaşasın 1 Mayıs… Bijî Yek Gulan…

PAYLAŞ

Yorumunuzu yazınız