PAYLAŞ

semah_halkDevrim KARAKAŞ

Türkiye’de Alevilerin sorunları üzerine birkaç şey yazmak istediğimde kısa bir hafıza taraması ve araştırma yeterli sonucu vermesi için kafi sayılır. Çünkü tarihi geçmişi M.S 800-1200’lere kadar uzanan inanç temelli bu kültürel zenginlik bugüne kadar süregelen süreçlerde her zaman öteki gibi görülmüş bu da yetmiyormuş gibi kıyımlara katliamlara ve zulümlere maruz kalmıştır.

Temel öğretisinin, bilim ve sevgiye dayalı olan bu inanç felsefesinin “Her ne ararsan kendinde ara” ile bireyin varlığının oluşturan temel dayanağın, kendisine karşı olan sorumluluğu olduğunu, “Benim Kâbe’m insandır” vurgusuyla da insanı ön plana çıkararak yaşamın kutsallığını, “Okunacak en büyük kitap insandır” öğretisiyle insanın gizemli ve bir o kadar zenginliğine vurgu yapmıştır.

Varoluş felsefesinin merkezine sevgiyi, insanı ve bilimi alan bu öğretinin tarihin her döneminde yok sayılması çokta anlaşılmaz gelmiyor bana. Çünkü din esasına dayalı yönetimlerin, siyasal aktörler olduğunu göz önüne alırsak Alevi felsefesinin hakim din ve toplumsal düzene karşı bir muhalefet hareketinin özünü oluşturduğunu görmekteyiz.

Alevi toplumunda, zor yoktur, her şey, gönüllülük (rıza) üzerine kurulmuştur. Kurallar ve sınırlamalardan uzak bireyin kendi dünyasında ve toplumsal yapıda özgürleşmesi esasını amaç edinir.

Alevilerin toplumsal ütopyası, özlediği toplumsal düzen: Yarın yanağından gayri her şeyin paylaşıldığı, insanları ezmeden ezilmeden mutlu yaşadığı bir tür sosyalist bir düzendir.

Toplumsal yaşamda herkes ırk, milliyet, cinsiyet kadın-erkek, eşit, aynı hak ve sorumluluklara sahip olmalıdır diyen Aleviler tüm dinlerin temel/öz buyruklarına saygı duyarlar. Irkçılığın, milliyetçiliğin karsısında benim “Kâbe’m insandır -sana yapılmasını istemediğini sen başkasına yapma” öğretisi koyarak “ne olursan ol yine de gel” diyerek insanı her şeyin üstünde tutmuştur.

Günümüz modern ve çağdaş normları diye tanımladığımı değerler bile bugün hala bu öğretinin gölgesinde kaldığını gördüğümüzde bu öğretinin bugüne kadar teokratik ve totaliter rejimler tarafından kabul görmemesi ve asimilasyona uğratılmasının amaçlaması daha iyi anlaşılıyor diye düşünüyorum.

Günümüz Türkiye’sinde Osmanlı geleneğinin dokusu hakim maalesef. Çünkü hala 21. yüzyıl dünyasında din en çok getiri getiren oy kazandıran makam mevki sahibi yapabilen çok amaçlı bir kazanç kapısı olarak karşımızda durabiliyor.

Kapsayıcı ve birleştirici rolü, yerini ayrıştırma, yok sayma ve asimile etmeye bıraktı Cumhuriyetin son dönemlerinde. 1970’lerden günümüze kadar sayısız Alevi katliamlarına tanık olduk ve Devletin hükümran tavrı nedense Alevilere karşı uzanan barbar emellere nedense seyirci kaldı.

Çoğu zamanda baş aktör olma amacına yönelerek buradan siyası beklentilerin peşine takılmıştır. Sivas’ta insanlar diri yakılırken dönemin Başbakanı Çiller Çok şükür dışarıdaki vatandaşlara bir şey olmamıştır’ diyerek alenen, yakanların tarafında safını netleştirme cüretinde bulunmuştur.

Aleviler bu ülkede her zaman iyi insan olma gayesi taşımışlardır. Cumhuriyetin varlığını yaşamsal değerde görerek ona sıkıca sarılmış ve kendileri için bu rejimi güvence olarak görmüşlerdir. Yaşamak sosyal hayata karışmak, evlenmek çocuk sahibi olmak…

Alevi olarak Devletin ne bir Vali’si, ne bir Emniyet Müdürü var, Türkiye’de Alevi olarak; belki de çok daha ilginç olanı, laik bir ülkede yaşamamıza rağmen bütün vatandaşlar gibi Aleviler de ülkelerine “vergi vermelerine” rağmen, Diyanet’te çalışan Alevi bir memur olmadığı gibi bir “çaycının” da olmaması.

Cem evlerinin ibadet merkezi sayılmaması ve bunlara cümbüş evleri yakıştırması, Cem evleri için ucube denilmesi, okullarda zorunlu din dersinin okutulması, Devletin bürokratik katmanlarında istihdam verilmemesi gibi sorunlar giderek daha da derinlik kazanıyor AKP iktidarı sürecinde…

Sivas, Çorum, Maraş ve Gazi olaylarında katliama uğrayan Alevilerin çilesi anlaşılan daha bitmemiş olacak ki Malatya’da muşta ve Adana başta olmak üzere Alevilerin yoğun yaşadığı mahallerdeki evleri işaretlenmiş ve kapılarına ölüm fetvaları asılmıştır.

“Eline, beline, diline hakim ol!” der Hacı Bektaşi-i Veli

“Eline hakim ol”; Asla hırsızlık yapma, kimsenin malına göz dikme derken- memleketine sahip çık “Beline hakim ol”; Kimsenin eşine, kardeşine yan gözle bakma derken – soyuna sopuna sahip ol

“Diline hakim ol”; Kötü söz söyleme derken- kendi öz diline sahip ol der.

Din, dil, cinsiyet ayrımı yapmadan “sevgi, dostluk, kardeşlik ve hoşgörü” içinde yaşamak istiyor Aleviler.

PAYLAŞ

Yorumunuzu yazınız