PAYLAŞ

mehmet_turalAv.Mehmet TURAL

Osmanlı dönemindeki 1876 Anayasası bir tarafa bırakılırsa T.C. nin ilk Anayasası 1921 tarihli Kurucu Meclis tarafından hazırlanmış bulunan Anayasadır.Ancak kabul etmek gerekir ki gerek bu anayasa,gerek daha sonra hazırlanmış bulunan 1924,1961,1982 Anayasalarının tümü halkın katılım ve taleplerinden ziyade ülkeyi yönetenlerin, ya da halkın çıkar ve beklentilerini halktan daha iyi bildiklerini sananların kendi istek ve arzularına göre yazdıkları ve topluma kabul ettirdikleri Anayasalar olmuştur.Bu nedenle de bu anayasalar çok uzun ömürlü olmamış,farklı fikirlere sahip olanlar iktidarı ele geçirdiklerinde,yürürlükteki anayasayı yok sayarak kendi isteklerine uygun ancak toplumun genel taleplerine ve ihtiyaçlarına cevap vermeyen yeni bir anayasa yazmayı ilk görev olarak kabul etmişlerdir.

Gelinen aşamada görüldüğü kadarıyla toplumun genelinde yeni bir anayasa yazılmasının gerekli olduğu konusunda ortak bir ön kabulün oluştuğu gözlenmektedir.Bu ön kabulden yola çıkılarak başlanılan anayasa çalışmalarında eskiden olduğu gibi halkın ne istediğini,ya da nasıl bir anayasa gerektiğini ülkeyi yönetenler olarak biz daha iyi biliriz mantığıyla yola çıkılıp,sayısal üstünlüklere dayalı bir anayasa hazırlanacak olursa ,hazırlanacak bu anayasanın da diğerlerinden farklı bir ömrü olmayacaktır. Parlamento’daki siyasal dengeler,halkın parlamento’da temsil olanaklarının kısıtlanmış olması nedeniyle yeterince temsil edilmemiş olması,özellikle de sol düşüncelerin parlamento’ya yansımamış olması nedeniyle haklı bazı itirazların yükseleceğini şimdiden görmek mümkün.

Aslında görevi sadece anayasa yapmak olan ve görev süresi de bu anayasanın hazırlanıp halk oyuyla kabul edilmesiyle sona erecek olan bir meclisin anayasa yapması en ideal olanıdır.Çünkü böyle bir mecliste anayasa hazırlayıcıları kendilerini bir partinin genel başkanına ve parti disiplinine bağlı hissetmeksizin,bir daha seçilip seçilmeme kaygısını taşımaksızın özgürce iradelerini ortaya koyma imkanı bulacaklardır.Bu anayasa meclisinde meslek kuruluşlarına,Türkiye’de kurulu bulunan tüm siyasi partilere, belirli kriterlere sahip sivil toplum örgütlerine,eğitim kurumlarına, işveren ve işçi kuruluşlarına ,inançları ve etnisiteleri temsil eden belirli kurumlara kısaca toplumun tüm katmanlarını kapsayan herkese ve kesime belirli kontenjanlar dahilinde yer verilerek,hiçbir sınırlama olmaksızın tam bir özgürlük ortamında tartışma olanağının sağlayan bir anayasa yazılımı sağlanmalı.Yazılan bu anayasanın kabulünde nitelikli bir çoğunluk aranmalı ve halk oylamasında da yine belirli bir çoğunluğun kabulüyle yürürlüğe girmesi öngörülmelidir. Zira böyle bir meclis üyelerinin bir daha seçilip seçilmeme,parti disiplini endişesi olmayacağı gibi,tüm meslek ve düşünceler de güçleri oranında temsil edildikleri için uzlaşı noktalarının bulunması daha kolay olacaktır.Meclisin görev süresi de anayasa hazırlanmasıyla sınırlı olduğundan “seçmene mesaj “politikalarına da yer verilmeyecektir.Ayrıca tüm katmanların katılımı sağlanmış olduğundan kimse kendini dışlanmış ya da fikirlerinin nazara alınmadığını da düşünmeyecek böylece tüm toplumun bir arada ve ortak değerler üzerinde anlaşmış eşit ve özgür yurttaşlarının hazırladıkları bir anayasa hazırlanmış olacaktır.

Ancak böyle bir meclis mevcut olmadığına göre mevcut millet meclisinin hazırlaması kararlaştırılan yeni anayasanın nasıl olması gerektiği konusundaki düşüncelerimizi açıklamaya çalışalım .Umarız ki her şey sayısal üstünlükle ifade edilmeyecek ve dayatılmayacak olsun.

Halen çalışmakta olan partiler arası anayasa uzlaşma komisyonu parlamento’da temsil edilen 4 siyasi partiden seçilmiş 3 er üyeden oluşmakta olup,hazırlanacak Anayasa nın mutabakatla kabul edilmesi öngörülmektedir.Partilerden birinin uzlaşma komisyonundan çekilmiş olması, ya da diğer partilerle uzlaşma metni üzerinde mutabık kalmaması durumunda yeni bir anayasa metninin hazırlanması oldukça sorunlu bir hale gelecektir.Şayet çoğunluk sağlayan partiler mutabık kalırlarsa bu defa uzlaşma bir yana bırakılarak ,eskiden olduğu gibi çoğunluğun düşünce ve kabullerini içeren bir metin Meclis’e sunulmuş olacak,toplumun genelini içeren ve herkesin kendisini içinde görebileceği Anayasa’yla karşı karşıya kalmış olacağız.Böyle bir anayasa da toplumunu beklenti ve isteklerine cevap vermeyeceğinden,süregelen tartışmalar aynen devam edecektir ki istenenin bu olmadığı kanısındayım.

Anayasalar bir toplumu oluşturan bireylerin ve gurupların birlikte yaşamalarının ana kurallarını belirleyen,birlikte yaşama kararlılığını ve iradesini ortaya koyan temel metinlerdir.O nedenle tüm gurup ve inançların kendilerini bu metinlerin içinde görmeleri hem gerekli hem de zorunludur.Aksi halde ortak yaşama iradesinin müşterek yansımasını ortaya koymadıklarından itiraz ve karşı koymaların sürüp gitmesine sebep olacak,toplumsal huzur ve barışı getirmekten uzak kalacaktır.Bu düşüncelerle aşağıdaki hususların mutlaka yeni anayasada yer alması gerektiğ düşüncesindeyim:

1-Kişi hak ve özgürlükleri en geniş biçimde yer almalı,kişiye karşı Devleti değil,Devlet’e karşı kişiyi koruyan bir felsefe egemen olmalıdır.

2-Halk adına egemenliğin kullanılması tek elde toplanmamalı, bu erk yasama,yürütme ve yargı arasında toplumun gerçeklerine,evrensel hukuk kurallarına ve çağdaş demokrasilere paralel bir biçimde düzenlenmelidir,Bazı organların diğerlerine karşı üstünlüklerine yol açan,diğerlerini zayıflatın “hibrit bir anayasa” düzenlemesinden mutlaka kaçınılmalıdır.

3-Yargı bağımsızlığının,yargı sorumsuzluğu şeklinde anlaşılmasına sebep olacak düzenlemelerden uzak kalınmalı,yargı yetkisini kullananların keyfi ve hukuka açıkça aykırı davranış ve kararlarının hukuki yaptırımlarına yer verilmeli.Bu bağlamda ,tabii hakim ilkesini zedeleyen ve özgürlüklerin keyfi olarak kısıtlanmasına yol açmış bulunan özel yetkili mahkeme sistemine mutlaka son verilmeli,Yargıçların ve Savcıların yürütmeden bağımsız bir atama ve terfi sistemini düzenleyen kurallara yer verilmelidir.Yürütmenin bir üyesi olan Adalet Bakanı ve bakanlık bürokratlarının bu kurulda yer almaları uygulamasından uzak durulmalıdır.Kurulun oluşumunda yürütmenin son sözü söyleyecek olması şeklindeki cari uygulamadan vaz geçilmelidir.Yargı ve yürütmenin etkin ve şeffaf denetiminin sağlanması,yasamayı yürütmenin etkisinden kurtaracak bir düzenlemenin mutlaka yapılması gerekir.Yasamanın ,yürütmenin etkisinden uzak tutulması için Bakanlar Kurulu üyelerinin parlamento dışından atamanın bir yol olarak düşünülmesinin uygun olacağının değerlendirilmesi gerekir.

4-Din,vicdan ve ifade özgürlüğü önündeki tüm engeller kaldırılmalı,şiddet içermediği sürece tüm düşüncelerin özgürce yazılıp söylenmesi  önündeki kısıtlamalar kaldırılarak  hayata geçirilmesinin anayasal güvencelerini oluşturan kesin ve net kurallar konmalıdır.

Özellikle Alevi vatandaşların inanç özgürlüğüne engel olan zorunlu din ve ahlak bilgisi dersleriAnayasal bir zorunluluk olmaktan çıkarılmalı,velinin isteği halinde verilebilecek seçmeli ders olarak okutulması şeklinde bir düzenleme yapılmalıdır.Aynı  özgürlük diğer tüm inanç sahiplerine de tanınmalıdır.Esasen Laiklik prensibini benimseyen bir anayasada zorunlu din derslerinin  yer almasının hukuki ve mantıki hiçbir gerekçesi olamaz.Laiklik sadece Devlet işleri ile din işlerinin ayrılması prensibi değildir.Laiklik,Devletin tüm inançlara hatta inançsızlıklara karşı eşit mesafede olması,inançların ve inançsızlıkların hiçbir  kısıtlamaya tabi olmaksızın özgürce ifade edilebilmesi ve devletin bu özgürlüklerin hayata geçirilebilmesi  için gerekli tüm hukuksal ve ekonomik altyapısını oluşturmasını ifade etmektedir.Bu günkü anayasamızdaki düzenleme Diyanet İşleri Başkanlığı  gibi devasa  bir  dini organizasyonla sadece Sünni İslam’a hizmet sunacak  bir yapılanmaya gitmiştir ki  gerçek anlamdaki laiklikle bağdaşır bir durum değildir.Bu uygulama hakkaniyete,eşitliğe ve adalete aykırı bir uygulamadır.Derhal terk edilmesi gerekir.Bu nedenledir ki Alevilerin Cem evlerinin ibadethane sayılması yolundaki taleplerine,gerek  sözde Alevi açılımı yürüten hükümet yetkilileri,gerek Diyanet İşleri Başkanlığı olumsuz yanıt vermekte,İslamın tek ibadet yerinin mescit olduğunu bunun dışındaki bir yerin ibadethane sayılmayacağını açıkça ifade etmekten çekinmemektedirler.Gerek Evrensel hukuk kuralları,gerek  kişinin tabii hakkı olan yani doğuştan ve hiç kimsenin tanımasına gerek olmaksızın var olan inanma özgürlüğünün içeriğini ve inancın kutsal sayacağı ibadet yerini tayin etmeye , ne Devlet ne de Diyanet İşleri yetkili değildir.Bunu tayin hakkı ancak ve ancak bu inanca inanlarındır.Devlet’in bu konuda yapacağı tek bir görevi vardır.O da bu inancın , inanlarınca özgürce ve rahatlıkla yerine getirilebilmesinin  ortamını ve koşullarını oluşturmaktır.Diğer inanç sahiplerine hangi olanaklar sağlanıyorsa  bu inanç sahiplerine de aynı olanakların sağlanması,adalet, hakkaniyet ve eşitlik prensipleri gereği Devlet’in  başat görevleri arasındadır. Devlet hiçbir dini inancın gelişmesi ve eğitimi için bütçe ayırmamalı,bu işlerin finansmanı inanç sahiplerince  üstlenilmelidir. Zira laik bir devlet din eğitimini üstlendiğinde laiklik prensibinden ayrılarak kendisince  uygun görülen veya benimsenen bir inancın eğitimini verecektir ki bu da din ve vicdan özgürlüğü ve laiklikle bağdaşır bir uygulama değildir.

5-Yeni Anayasanın hazırlanmasında hiçbir etnik kimliği ön plana çıkaracak  vurgu yapılmamalıdır .Zira Osmanlı’dan beri  Anadolu toprakları üzerinde  onlarca etnik kimlik sahibi kavimler yaşamış ve halen de yaşamaya devam etmektedir.

Bunlardan birinin  ön plana çıkarılması ,diğerlerinin kendilerinin yok sayıldığı düşüncesine yol açar ki,yabana açılır bir düşünce değildir.Kaderde kıvançta ve tasada birlikte yaşamaya karar vermiş değişik gurup ve kimliklerden birinin diğerine üstünlüğünün olmaması gerekir.Türkiye’de yaşayanların çoğunluğunun Türk  olması ,herkesin Türk olmasını gerektirmez.Ayrıca mutlu olmak için ille de Türk olmak da gerekmez.Türk’ün de,Kürdün de laz’ın da ,Romen’in de hem mutlusu hem de mutsuzu vardır. Sadece Türk olmakla mutlu olunsaydı eminim ki tüm insanlar ne yapıp edip bir yolunu bulur Türk olmaya çalışırlardı.O nedenle etnik bir çağrışımı zihinlerde yer etmesine neden olan Türk’lük tanımı yerine Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığının ortak payda olarak öne çıkarılmasının daha doğru olacağı kanısındayım.Böyle bir tanım  yurttaşlar arasında etnik ayrıştırmaları çağrıştıracak  algılamalardan da uzak tutacağını sanıyorum.Ve hangi etnisiteden olursa olsun herkes kendini  Türkiye Cumhuriyetinin özgür ve eşit  yurttaşı olarak görüp daha huzurlu  ve ayırımcılığa karşı korunmuş hissedecektir.Bu algı,ülkenin bütünlüğü ve geleceği için yerleştirilmesi gerekli bir algıdır.

6-Büyüyen ve gelişen Türkiye ,gerek artan nüfusu,gerek globelleşen dünyada hızlı karar alma mekanizmalarının oluşması bakımından merkezden yönetilemeyecek boyutlara gelmiştir.O nedenle yerel yönetimlere daha fazla yetki verilmesi bir zorunluluk haline gelmiştir.Bu  düşünce tüm siyasi partiler ve meslek kuruluşlarınca sık sık dile getirilmekte ve programlarında yer almaktadır.Türkiye’nin girmeye çalıştığı AB yerel yönetimler  şartı da bunu öngörmektedir.Ancak biraz farklı da olsa BDP nin  son zamanlarda dile getirdiği demokratik özerklik söylemi nedeniyle ,programlarında olmasına rağmen siyasi partiler bu uygulamaya  gitmekte sıkıntı ve tereddütler yaşamaktadırlar.Bir düşüncenin ,muhalif başka bir düşünce tarafından dile getirilmesi  illede yanlış olduğu anlamına gelmez.Bire-bir örtüşmesi de gerekmez.Mutlaka ülkenin gerçeklerine uygun bir şekilde formüle edilerek yeni anayasada bu konu da uygun düzenlemelerin yapılması  gerekir.Aksi halde ilerde daha büyük sıkıntılara neden olabileceği kanısındayım.Kaldı ki  T.C.nin kurucu anayasası olan 1921 tarihli  anayasada yerel yönetimlerin özerkliği ayrıntılı olarak düzenlenmiş,1924 anayasasına kadar ülke bu şekilde yönetilmiş,buna rağmen bir bölünme ve ayrılma da olmamıştır.Vehim ve korkularla bir ülke yönetilemez.Gereken önlemler zamanda alınmazsa,zamansız önlemlerin sorunları çözmekte yetersiz kalabileceğini, göz ardı etmemek gerekir.

6-Konut dokunulmazlığı ve özel yaşamın korunması konusunda da mevcut uygulamaları ve yaşanan olayları dışlayacak bir anayasal düzenleme yapılması ,en sade vatandaşından,devleti yönetenlerine kadar herkesin ortak  talebi haline gelmiş bulunmaktadır.Ancak  ne acıdır ki şikayetçi olan ve yasal düzenleme yapma  yetkileri bulunan ülkenin yöneticileri,şikayete rağmen olumlu bir adım atmaya da yanaşmamaktadırlar.Bu da  samimiyet sorgulamalarına neden olmaktadır.Topumu biri bizi gözetliyor evi haline getirmiş bulunan,ve insanların eşi ve çocuklarıyla konuşurken bile   “aman dikkat” dedikleri noktasına getiren bu hukuk dışı  uygulamaları devre dışı bırakacak net ve anlaşılabilir kuralların yeni anayasada mutlaka yer alması gerekir.

7-Toplumdaki değişik görüş ve düşüncelerin parlamentoya yansımasını sağlamak için,seçim sistemi ve siyasi partilerle ilgili,temsilde adaleti sağlayacak,siyasi partileri  genel başkanların sekreteryası haline getiren uygulamaları  engelleyecek çağdaş kurallar konmalı ,seçim barajı  %3-5 ler seviyesine düşürecek düzenlemeler yapılmalıdır.

8-Yasama dokunulmazlığı,kürsü dokunulmazlığı halinde düzenlenmeli milletvekilinin suç işleme imtiyazı algılamasına yol açan bu günkü düzenleme ve uygulamalardan mutlaka vazgeçilmelidir.Bununla birlikte  bürokratların dokunulmazlığını oluşturan soruşturma izinleri de  daha esnek ve herkesin hesap verebilirliği ilkesine uygun bir biçimde  ele alınmalıdır.

9-Devletin resmi dili yanında ,kişilerin kendi ana dili ve içinde bulundukları toplulukların kültürlerini geliştirecek öğrenecek,öğretecek olanakların sağlandığı düzenlemelerin yapılması,Türkiye’deki kültürel zenginliklerin kaybolmasını ve  dayatmacı anlayışları ortadan kaldıracaktır.Bu da  toplumda bir dinginliğe  ve barışa katkı sunacaktır.Ana dilin yasaklanması insanları kişilik ve köklerinden koparmaya ve asimile olmaya  götürecektir ki,çağdaş demokrasilerde bu anlayışın yerinin olmaması gerekir.

10.Sosyal Devlet ilkesini hayata geçirecek ilkelerin daha gerçekçi ve uygulanılabilir bir biçimde düzenlenmesi,kişilerin temel sosyal haklarını siyasi  iktidarların keyfi arzularına tabi olmaktan  kurtarıp,tüm yurttaşlara tanınmış anayasal bir hak olarak güvenceye alındığı düzenlemeler  yapılmalıdır.Genel sağlık sigortası,yaşlıların korunması,gibi sosyal haklara  mutlaka  ayrıntılı olarak düzenlenmelidir.

11-Eğitim siteminin temel felsefesini  ;araştıran,sorgulayan,doğmalara değil,bilimsel verilere dayanan,üretime dönük yeni bir eğitim sistemi olarak Anayasada yer alması toplumun çağdaş bir toplum olması için vazgeçilmez bir zorunluluk olarak nazara alınmalı ve buna uygun düzenlemeler yapılmalıdır.

12-Irk,cinsiyet, inanç ve sınıf ayrımcılığının her türlüsünün,kin ve nefret duygularını çağrıştıracak ve toplumu ayrıştıracak eylemler olduğu  ve bunların insanlık şuçları  kapsamındaki suçlar olduğunun anayasal hükümlere bağlanmasının toplum yararına olduğu göz ardı edilmemelidir.

SONUÇ OLARAK: Yukarda  yazılan bir kısım haklarla sınırlı olmamak kaydıyla,toplumun tüm kesim ve katmanlarının kendilerini içinde buldukları,hiç bir kimsenin bir diğerinin inancını benimsemek ya da aşağılamak durumunda olmayacağı,kimsenin ne Türk,ne Kürt ne de başka bir etnik kimlik sahibi olarak  etnisitesini diğerine dayatmadığı,ancak Türkiye’de yaşayan  herkesin özgür ve eşit Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olduğu algısının belleklerde yer alacağı bir felsefe ve yansımanın oluştuğu,Devletin kişilere  belirli inançları  dayatmadığı,inanın da inanmayanın da  bu ülkede  hiçbir  baskıya muhatap olmadan özgürce  inancını yaşayabildiği ve buna emin olduğu,zora ve dayatmaya dayalı olmayan gönüllü bir birlikteliğin Türkiye Cumhuriyeti ‘ni oluşturduğu,ve herkesin Türkiye Cumhuriyeti  vatandaşı olmaktan mutlu olduğu ve gurur duyduğu bir iklimin yeni anayasa egemen olması içten temenni ve dileğimdir.

27.11.2011

PAYLAŞ

Yorumunuzu yazınız