PAYLAŞ

İnsanlığa karşı suç olarak kabul edilen ve Türkiye’de 1980’den beri yaşanan “zorla kaybetmelerde” bin 352 kişinin akıbetine ilişkin devletin suskunluğu sürüyor. İnsan hakları kurumları ise, bu sorunun çözülmesi için Kürt sorununun çözülmesi gerektiğine işaret ediyor.

17-31 Mayıs, her yıl yas tutamayan ailelerin “Kayıplar Haftası” olarak karşılanıyor. Modern anlamda Nazilerin icadı olan “zorla kaybetme” pratiği, Arjantin, Şili, Filipinler, Guatemala ve Türkiye gibi iç savaş, darbe ve gerilla grupları mücadelelerine sahne olan ülkelerde devlet politikası haline getirildi. Hafıza Merkezi’nin verilerine göre, Türkiye’de 1980-2005 yılları arasında bin 352 kişi gözaltında kaybedildi.

İNSANLIK SUÇU

Birleşmiş Milletler (BM) Zorla ya da İrade Dışı Kaybetmeler Hakkında Çalışma Grubu, “gözaltında kaybetme” suçunu, “Devletin çeşitli kademelerinde veya birimlerinde resmi görev yapanlar veya devlet adına hareket eden örgütlü gruplar veya özel kişiler tarafından, devletin doğrudan veya dolaylı desteğiyle, onayıyla veya bilgisi dahilinde tutuklandıklarında, gözaltına alındıklarında, zorla kaçırıldıklarında (…) akıbet veya nerede olduklarına ilişkin bilgi verilmediğinde, (…) kabul edilmediğinde (…) ortaya çıkan durumlardır” diye tanımlıyor.

BM Herkesin Zorla Kaybetmelere Karşı Korunması Hakkında Uluslararası Sözleşmesi ve Roma Statüsü, zorla kaybetmeyi kendi içinde bir insanlık suçu olarak kabul ediyor. Sözleşmeye göre, “insanlık suçuna” dahil olması için suçun “sivil nüfusu hedeflemesi”, “saldırının yaygın veya sistematik olması” gibi nitelikleri içermeli.

KÜRT İLLERİNDE İNSANCIL HUKUK İHLALİ

İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, Türkiye’de yaşanan kayıpların bu nitelikleri taşıdığı görüşünde. Geçtiğimiz yıl BM Gözaltında Çalışma Grubu’nun Türkiye’yi ziyaret ettiğini hatırlattı ve kendilerine Türkiye’de halen bu suçun devam ettiğini aktardıklarını söyledi. Türkdoğan, “Kayıpların akıbeti bilinmediği sürece bu suç devam ediyor demektir” diye ekledi.

Türkdoğan, aynı zamanda Türkiye’de yaşanan zorla kaybetmelerin, Kürt illerindeki çatışmalardan kaynaklandığını hatırlatarak, “Türkiye’deki kaybetme pratiklerinde İnsancıl Hukuk da ihlal edildi” diye altını çizdi. Bir ülkede İnsancıl Hukuk bakımından suç tipinin yaşanması, o ülkede bir iç savaş yaşandığı ve devletten kaynaklı sivillerin zarar gördüğünü anlamına geliyor.

YARGI KARNESİ

Yıllar içinde gerçekleşen bu kadar yüksek oranda zorla kaybetmeye rağmen neredeyse hiçbir sorumlu hakkında şu ana kadar mahkumiyet kararı verilmedi. Hafıza Merkezi’nin zorla kaybedilen 253 kişiye ait dosya üzerinden yaptığı bir araştırmaya göre soruşturmaların yüzde 69’u şikâyet aşamasında kaldı; yüzde 17’sinde dava açıldı; mahkumiyet kararı ise sadece yüzde 1.

“Zorla Kaybetmeler ve Yargının Tutumu” adlı çalışmayı hazırlayanlar arasında olan avukat Emel Ataktürk Sevimli, devlet görevlilerinin insan hakları ihlallerine karışmakla sonuçlandığı durumlarda soruşturmaların etkili ve hızlı yapılmadığı görüşünde. Bu durumlarda soruşturmanın zamana yayıldığını belirten Ataktürk, “Bir süre sonunda zaten veriler toplanmıyor, tanıklar bulunmuyor. Kolluk kuvvetlerinin bilgisi oluyor ve deliller karartılıyor” diye işaret etti. Buna karşın BM’nin kriterleri doğrultusunda Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) birçok kez mahkum edildi. 2013 yılında yayınlanan çalışmaya göre, AİHM, incelediği zorla kaybetme dosyalarında Türkiye’yi yüzde 87 sorumlu buldu.

Türkdoğan’a göre ise, uluslararası alandaki mahkumiyetler, Türkiye’deki zorla kaybetme sorunun halen devam ettiğini göstergesi. AİHM kararlarına uymayan ülkeler sıralamasında dünyada ikinci sırada olan Türkiye, AİHM kararlarını çoğu zaman uygulamıyor. Türkiye, 2015 yılında tam 21 yıl önce gözaltında kaybedilen Mustafa Sayğı’nın yaşam hakkını ihlal etmekten AİHM’de suçlu bulunmuştu. Bu noktada Avrupa Konseyi (AK) Bakanlar Komitesi’nin devreye girmesi gerektiğine dikkat çeken Türkdoğan, şöyle dedi: “Yükümlülükleri yerine getirip, getirmediğini Bakanlar Komitesi denetliyor. AİHM kararlarına göre Türkiye iç hukuku düzenlemeli. Eğer bunu yapmıyorsa demek ki kendi anayasasını çiğniyordur. Türkiye’de yargının olmadığını da bir göstergesidir.”

CEZASIZLIK

Türkiye’de sadece “zorla kaybetme” değil, yargısız infaz, faili meçhul cinayetler gibi devlet görevlilerinin adının geçtiği tüm dosyalarda hızlı bir ilerlemenin yaşanmadığı görülüyor. BM İnsan Hakları Ofisi, geçtiğimiz iki yıl Kürt illerinde yaşanan sokağa çıkma yasakları ve çatışmalarda 2 bin kişinin öldüğü ancak tek bir devlet görevlisine dava açılmadığı duyurmuştu. 2016 yılı Haziran ayında yürürlüğe giren “Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu ile Baz Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı” asker ve polisin yargılanması önünde engel teşkil ettiği yönünde tepkilere neden olmuştu.

Türkdoğan, “cezasızlığın” bir devlet politikası olduğunu söyledi ve şöyle değerlendirdi: “Devlet mekanizması baskısı sürdürtmek için cezasızlığa başvuruyor. Bu politikayı gütmese hiç kimse sivil ölümlere imza atmaz. Cezasızlığın tek ilacı ise yüzleşme ve hakikat sürecinin başlamasıdır.”

Avukat Ataktürk ise, bir başka cezasızlık örneği olarak zamanaşımına işaret etti. Türkiye’de 20 yıl olarak belirlenen zamanaşımı, Ataktürk’e göre zorla kaybetme dosyalarında, yargılama önündeki en büyük engellerden bir tanesi.

KÜRT SORUNU

1980-1991 yılları arasında Türkiye’de 13 kişi zorla kaybedildi. Zorla kaybetme, 1991 yılı sonrası tırmanışa geçtiği, 1993 ve 1994 yılları sonrası tekrar düşmeye başladı. Zorla kaybetmenin tırmanışa geçtiği dönem aralığı, Kürt sorunu odaklı kirli savaşın patlak verdiği yıllardı.

Hafıza Merkezi verilerinde kayıpların yüzde 28’i Diyarbakır, yüzde 14’ü Şırnak, yüzde 13’ü Mardin, yüzde 5’i Batman, yüzde 5’i Hakkari ve yüzde 3’ü Dersim’de yaşandı. Türkdoğan, Türkiye’de gözaltında kaybetme pratiğinin Kürt sorunuyla yakından ilişkisini olduğunu söyledi. Türkdoğan, “Zorla kaybetme kendisini Kürt sorunun şiddetle bastırılmasında görülüyor. Son dönemlerde ise yargısız infazlar ve sivil ölümlerinde açığa çıkıyor” dedi.

ÖCALAN’IN HAKİKAT KOMİSYONU ÖNERİSİ

Türkdoğan, Kürt sorunundaki çözümün, zorla kaybetme sorunun da çözümü olacağı ve hakikatin bilmede ön açığa olacağını söyledi ve PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın Hakikati Araştırma Komisyonu önerisinin de bu sorunu çözecek başlıca kurum olduğunu söyledi.

Ulusal kurtuluş mücadelesi veren İrlanda Cumhuriyet Ordusu (İRA) ile İngiltere arasında 1998 de barış anlaşması imzalandı. Silahlar 2005-07 arasında terk edildi. Hakikatleri Araştırma Komisyonu da 2015 gündeme gelmişti. Türkdoğan, “İRA örneğinde de görüldüğü gibi hakikat ve adalet komisyonu kurulmadan çatışma bitmiyor” dedi. Türkdoğan, “Türkiye’de barış süreci neden bitirildi? Hakikat Komisyonu çok önemliydi. Hakikat Komisyonu konusunda Türkiye hiç adım atmadı” diye ekledi.

SÖZLEŞME KABUL EDİLMELİ

Türkiye, BM Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına dair Uluslararası Sözleşme’nin tarafı değil. Cenevre Sözleşmesi ve BM Herkesin Zorla Kaybetmelere Karşı Korunması Hakkında Sözleşme’de, zorla kaybedilen kişilerin yakınlarının sevdiklerinin akıbetini ve nerede olduğunu bilme hakkını tanıyor. Türkdoğan bu konuyu, “Devlet karar verse, istese istisnalar dışında tüm kayıpların akıbetine ulaşılabilir. Zaten o zamanda BM sözleşmesine taraf olur. Sözleşmeye taraf olunmadığı sürece akıbetin bulunmasıyla ilgili siyasi iktidarın bir tutuma girmediğini söyleyebiliriz” şeklinde değerlendirdi.

25 YIL ÖNCEKİ TALEPLER HALEN GEÇERLİ

İHD, zorla kaybetmelere ilişkin 1992 yılında ilk kampanyasını başlatmıştı. “Kayıplar bulunsun, failler yargılansın” talebi 25 yıldır dillendiriliyor ve bu talep halen geçerliliğini koruyor.

Deniz Nazlım – dihaber

Yorumunuzu yazınız