PAYLAŞ

Sanatçı Doğan Çelik ile Dersim coğrafyasına yapılmak istenen barajlar projesini, talepleri için bedenlerini açlığa yatıranları, müziğini icra ederken karşılaştığı sorunlar ile müziğin anadil üzerindeki etkilerini ve albüm çalışmalarını konuştuk.

Dersim’de acele kamulaştırma kararı ile yapılmak istenen baraj projelerine tepki gösteren Sanatçı Doğan Çelik, Dersim’de göçe, asimilasyona ve soykırım politikalarına neden olacağını düşünüyor. Çelik, barajları Dersim coğrafyasında yüzyıllardır süre gelen soykırım politikaların bir devamı olarak nitelendirdi.

Çocuğunun kemiklerini isteyen ve 84 gündür Dersim’de açlık grevinde olan Kemal Gün’ün mücadelesi için, ‘hepimizin vicdan yarasıdır’ dedi. Bu mücadelesi kazanımla sonuçlanan Gün’e rağmen, ihraç edildiği işlerine geri dönebilmek için açlık grevine devam eden eğitimcilere de değinen Sanatçı Çelik, herkesin bu konuda duyarlı olması gerektiğini belirterek, “Ama karşımızdaki yapı da sıradan bir yapı değil. Vicdandan yoksun bir yapı var” ifadelerini kullandı.

İhraçlar ile beraber OHAL’in ardından KHK’larla çok sayıda radyo, televizyon ve gazetenin kapatılmasına da değinen Çelik, haber alma hakkının gasp edildiğini söyledi. Çelik, “Kendi halkına olan bağlılığını oradan izliyor. Oradan görüyor, oradan yol buluyor kendine. Haliyle de Tv10 Alevilerin, Kızılbaşların, ezilenlerin sesiydi. Bizim sesimiz burada kesildi” dedi.

Söylediği türkülerde acıyı, kederi yansıtan Çelik, aslında bu kılamların (türkü) Dersim coğrafyasında yaşanan acıları dile getirdiğini söyledi.

Albüm çalışmalarına da değinin Doğan Çelik, sevenlerini söz ve bestesinin kendisine ait olduğu yeni bir albümle buluşturacak. Öte yandan Dersimli sanatçlar ile birlikte Munzur’da gerçekleştirilmek istenen barajlara karşı bir düet çalışmalarının da olduğunu da aktardı.

HABERİN VİDEOSU

Dersim coğrafyasında yapılmak istenen barajlar var. Acele kamulaştırma kararı ile bölge neredeyse boşaltılmaya çalışılıyor. Dersimli bir sanatçı olarak ne düşünüyorsun?

Burada Dersimli bir sanatçı olmaktan ziyade Dersimli olmak zaten başlı başına bir durum. Dersimli olarak cevap verelim meseleye. Bu devletin yeni bir projesi değil. 200, 300 yıllık bir proje. O topraklarda yüzyıllardır savaş var. Alevilerin bulunduğu her yerde savaş vardır. Savaş bizden kati değildir. Daha doğrusu bize uygulanan soykırımlardır. Hem canımıza hem malımıza. Aynı zamanda kültürel soykırımı da birlikte getirmiştir. Dolayısıyla devletin bu iki politikası aynı şekilde devam ediyor. Devlet geleneği budur. Dolayısıyla da bizim burada esas almamız gereken Kemalizm ve Osmanlı ile yüzleşmektir. Bunlarla yüzleşirsek vicdanımızın sesini dinleriz. O vakit bize, gerçeğe daha çok inanmış olacağız. Yani bu sadece bir baraj olayı değil. Barajlarla su altında bırakılacak, göçlere zorlanacak, tabiatın değeri kuralı değişiyor, hayvanlar yerinden oluyor, yerinden olan hayvanlar canından oluyor, insan da canından oluyor. Beni götür başka bir tabiata koy. Neyle yaşayacağım? Sonuçta duyguyla yaşayan bir canlı türüyüm. Tabi ki vatanıma köklerime, topraklarıma bağlıyım. Orada yaşadığımı dünyanın neresine gidersek gidelim duygusal olarak oraya bağlılığımızla yaşıyoruz. Söylediğimiz klamlar bununla ilintili. Dünyanın neresine gidersek gidelim bu kılamlar bizimle geliyor. Bu mesele köklerle ilintili bir durum. Onun için o topraklarda 2000 yıllık bir geçmiş söz konusu. Osmanlı geleneği öncesi ve sonrası devlet geleneğinden dolayı yok edilmesi gerek bir yer olarak görünüyor. Bizim açımızdan insanların yaşadığı yerdir. Burada insanlar yaşar, burada hayvanlar yaşar, burada kelebek yaşar, burada böcek yaşar. Çünkü burası kutsal bir yer, vicdanın sahip olduğu bir yer, vicdanın sesinin dinlendiği yerdir Dersim. Hala da biz gücümüz yettikçe barajların yapılmasına izin vermeyeceğiz.

Verilen mücadeleyi yeterli buluyor musun? Çevre mücadelesi içinde örneğin Bergama’daki kadar güçlü bir mücadele verilebiliyor mu? Ne yapılmalı bu konuda?

Henüz topyekün bir mücadele verilmiyor. Çünkü bu sadece Dersim’le ilgili bir durum da değil. Aynı zamanda Türkiye’nin uzun zamandan beri Ortadoğu’yla olan ilişkileriyle ilgili bir durum. Burada yürütülen politika aynı zamanda orayla da endekslidir. Ne olacak? Neye dönüşecek? Bu Dersim’i de aşan bir mesele. Çünkü 3. dünya savaşına doğru kayan bir siyaset var. Bunların tartışılması var, bunların konuşulması var. Haliyle günlük hayatımızda yer alıyor bunlar. Demokratik bir yapıya erişilmediği sürece bizim orada mutlu olmamız mümkün değildir. Ancak demokratik bir yapıyla biz federal bir yapıyla özerkliklerimizle mutlu olabiliriz. Çünkü biz de yeryüzünde yaşayan herhangi halklardan ve renklerden biriyiz. Bir dilimiz, inancımız var. Kızılbaş, Alevi Kırmanç, Kürt ne derseniz deyin. İnsan gibi yaşamak bizim en temel hakkımız. İnsan gibi de mücadele etmemiz gerekiyor.

“AÇLIK GREVİNDEKİLER HEPİMİZİN VİCDAN YARASIDIR”

Açlık grevinde olan Kemal Gün’ün talebinin kabul edildiğini ifade eden vali kemiklerin verileceğini açıkladı. Ancak oğlunun kemiklerini alana kadar mücadelesini sürdüreceğini söyleyen Kemal Gün 100 güne yakındır açlık grevinde. Görme kaybıyla karşı karşıya. Destekler var ama ne kadar yeterli bilemiyoruz. Bu konuda ne düşünüyorsun?

Dönem dönem Türkiye’deki açlık grevleri sonucunda hep güzel insanlar dünya için mücadele ediyor, bunu fark ediyoruz. Hep güzel insanlar kendini feda ediyor. Büyük oranda bu böyle oldu.  Burada yapılması gereken herkesin açlık grevine gitmesi mi yoksa gerçekten kitlesel bir eyleme dönüşmesi mi? Buna bir de hukuki olarak bakmak gerekir. Kemal Gün’ün davasını haklı bulmakla birlikte hepimizin vicdan yarasıdır. Hepimizin bu konuda çaba sarf etmesi gerekiyor, sesini yükseltmesi gerekiyor. Ama karşımızdaki yapıda sıradan bir yapı değil. Vicdandan yoksun bir yapı var yani. Bu topraklar hep bu tür acılar yaşadı. Bu soykırımla yaşadı. Onun için bu haklı bir davadır. Yani vicdanımızın sesini dinleyip sesini yükselteceğiz.

Talepleri farklı olsa da başka bir açlık grevi de devam ediyor. Ankara Kızılay’da ihraç edildikleri işlerine geri dönmek isteyen eğitimcilerin sürdürdüğü eylemi Başbakan daha duymadığını söylemişti. Nasıl bakıyorsunuz bu duruma? Ne yapılmalı?  

Türkiye’nin demokratikleşme sorunu var. Türkiye şuan tek tip insan üzerine varlığını yürütüyor. Tek millet, tek din, tek dil. Bu korkunç bir durum. Şöyle korkunç: Romalılar da Bizanslılar da Osmanlılar da hayatta değil. Binlerce yüzyıl önce ki hiçbir krallık hayatta değildir. Dolayısıyla günümüz siyaseti tek dil, tek din, tek millet, tek ırk devletçiliği her zaman yıkılmıştır. Bu Türkiye’ye özgü veya Afrika’ya özgü, Almanlara özgü fark etmiyor. Hepsi yerle yeksan olmuş imparatorluklardır. Günümüz Türkiye cumhuriyeti de bunun üzerine kurulmuştur. Tek millet, tek dil, tek inanç. Bu bizimle ilgili bir durum değil. Bu düzeni kuranlar yine kendileri yıkıyor maalesef. Biz tam tersi demokratikleşme sürecine doğru hamlelerimizi gündeme getirip, söylemlerimizi bunun üzerine geliştiririz. Haliyle akademisyenlerin açlık grevine gitmeleriyle birlikte aslında Türkiye’nin tamamen bir sorunudur bu. Türkiye’deki halkların, herkesin sorunudur. Rizelilerin sorunudur, Trabzonluların sorunudur, Dersimlilerin sorunudur, Erzincanlıların sorunudur, Trakyalıların sorunudur bu. Çünkü 5-10 yıl içinde üç bin öğretmen intihar etti. Bunu bir araştırmak lazım, değinmek lazım. Sen yirmi yıl otuz yıl boyunca bir çocuğu okutuyorsun bir yere gelsin diye emek veriyorsun ama sonuçta çocuğun intihar ediyor. Bu her anne babayı ilgilendiren bir sorun. Dolayısıyla burada ne ırk, ne din, ne inanç kalıyor arada. Bu bir insan yaşayışı. Temel hakkı da insan gibi yaşamaktır ve görevini yapmaktır. Dolayısıyla burada insansızlık devreye girmiştir ve bir insan görevinden alınmış, emeğiyle ve ekmeğiyle oynanmıştır. Bu hepimizin emeğiyle ve ekmeğiyle oynanması demektir. Meselenin özü budur. Yoksa bu sadece orada greve giren eğitimcilerin, arkadaşların sorunu değil hepimizin sorunu, hepimiz geleceği, hepimizin çocuklarının sorunu yani. Buradan bakmak lazım diye düşünüyorum.

“BU İYİLİK VE KÖTÜLÜK SAVAŞIDIR”

Tüm bu yaşananları yansıtacak kanalların ve televizyonların neredeyse tamamı da kapatıldı. Birkaç aydır televizyonları izliyorsunuz, gazeteleri okuyorsunuz. Birkaç ay öncesine göre daha az haber aldığını düşünüyor musun ya da izlediğinizde ne kadar haberdar olduğunuzu hissediyorsun? 

Tabi ki bunun eksikliğini hissediyoruz. Basının susturulması bizim de susturulmamız demek. Gazetelerimizin, televizyonlarımızın, radyolarımızın susturulması bu halkın da susturulması demektir. Hitler Almanyası bunu yaptı. Almanya ikinci dünya savaşından sonra yerle yeksan oldu. Hitler’in bu politikasına inancına dayanarak. Velhasıl basının, insanın, emeğin hiçe sayıldığı aynı sistem bir nevi Türkiye’de yaşanıyor şuan. Hala buradan güzel insanların sesi kesilmeye çalışılıyor. Ama şunu bilelim ki bu iyilik ve kötülüğün savaşıdır, varlık savaşıdır.

“TV10 EZİLENLERİN SESİYDİ”

Bir Tv10’umuz vardı. Yerel gazetelerimiz falan vardı. Bunların hiçbirini şuan izleyemiyoruz, göremiyoruz. Sesini duyuramıyorsun yani. Senin alanınla ilgili kısıtlamalar getirilmiş. Bunun eksikliği her evde olur. Her çocukta, her annede, her babada görünür tabi. Çünkü orada biraz kendini görüyor. Kendi inancını görüyor, söyleşilerini görüyor, yazılarını görüyor. Velhasıl bu duygu durum anlayışı genişliyor orada. Kendi halkına olan bağlılığını oradan izliyor. Oradan görüyor, oradan yol buluyor kendine. Haliyle de Tv10 Alevilerin, Kızılbaşların, ezilenlerin sesiydi. Bizim sesimiz burada kesildi.

ACILARLA BÜYÜYEN YAŞAMLAR KILAMLARA DÖNÜŞÜYOR

Zazaca müzik yapıyorsun. Türkiye’de yüzlerce dil var ama çoğu yok olmak üzere, hatta pek çoğu ise yok oldu. Dili korumak için bir yöntem mi müzik sizce?

Evet bir yöntem. Çünkü ses melodiye dönüşür. Melodi de insan varlığı boyunca her zaman kulağına fısıldanır. Annen tarafından, deden tarafından, baban tarafından. Çünkü varlığın melodiye, sese dayalı. Haliyle burada da dil, anadil kavramı devreye girmiş oluyor.

Peki Zazaca müzik yapıyorsun. Nasıl bir etkisi oldu? Var mı olumlu ya da olumsuz eleştiriler?

Tabi ki olumlu ve olumsuz eleştiriler oluyor. Haliyle olmak zorunda da. Eleştirilmiyorsa bir sorun bir problem vardır. Eleştirilmemiz güzel bir şey. Bu bizim gelişmemizi sağlıyor.

Örneğin “Neden daha çok ağıt?” dediklerinde bu da bir eleştiridir. Ama şuradan baktığımızda biz hep acıyla büyüdük. Bir soykırım cümlesi kulağımıza fısıldandı. Haliyle biz daha dansın türkülerini yazamadık. Zor geliyor bize. Ne yapsak ne etsek de dönüp varacağımız yer annenin o acılı sesine gidiyor. Oradaki ağıda dönüşüyor. Bu bizim sorunumuz değil. Bu bizim kaç kuşak yaşadığımız travmayla ilgili bir durum. Ama şu vardır. Evet kendimizi daha çok geliştirebiliriz. Daha iyi müzik yapabilme yeteneğimiz ve durumumuz var. Belki Türkiye’de bize fırsat verilmiyor fazla Zazaca müzik yapan arkadaşlarımıza.

“ZAZACA VE KÜRTÇE MÜZİK YAPANLARA ÇOĞU ZAMAN SALON VERMEZLER”

Ne tür sorunlar yaşıyorsunuz?

Zazaca ve Kürtçe okuduğumuzdan dolayı birçok yerde bize salon vermezler. Festivallerimiz iptal. Dersim festivali, Amed festivali ve diğer bölgelerdeki. Hepsi iptal iki yıldan beri. Bu, dile verilmeyen bir fırsattır. Çünkü orada halk bu dili konuşuyor. Dolayısıyla buradan fırsat verilmiyor. Batıda zaten Trabzonlu, Rizeli bir müzisyen dinlerken, ama ben Trabzon’da, Samsun’da konser veremiyorum. O zaman biz kardeş değilizdir yani. Ben Karadeniz türküleri söyleyebiliyorum. Karadeniz müziğini de biliyorum. Ama neden biz Karadeniz’de konser veremiyoruz.

Müziğini özgür olarak yapamıyorsun.

Tabi. Neden müzik olarak Samsun’da, Karadeniz’de, Trakya’da biz gidip de Zazaca okuyamıyoruz. Nasıl kardeş olabiliriz. Bir vatan diyorsunuz, aynı dil diyorsunuz ama orada dahi yalan var. Onun için bizim işimiz çok zor. Biz kendi sorunlarımızı düzeltmeye kalkarken toplumun kendisinin de sorunlarını da düzeltmesi için çaba sarf ediyoruz. Burada da devlet çıkıyor bizim kafamızdan. Sen Türk’sün, sen Kürt’sün, sen Almansın mantığıyla alakalı değil. Biz insan olmak için çaba sarf edelim, insan olmak için daha çok birbirimizi görelim. Böylece birbirimize daha çok saygı duymuş oluruz.

DERSİMLİ SANATÇILAR MUNZUR’LA İLGİLİ ŞARKI SESLENDİRECEK

Tüm bu sorunlara rağmen bir albüm çalışmanın da olduğunu biliyoruz. Ne durumda? 

İkinci albüm hazırlıklarım var. Yine anadil üzerine, Zazaca. Söz müzikleri tamamen bana ait. Yakında kayıtlara başlayacağız. Sonbahara doğru dinleyiciye ulaşır sanırım. Ayrıca barajlarla ilgili yaptığım bir beste var. Sözleri bana ait. Bu albümde çıkmayacak. Dersimli sanatçılar ile birlikte seslendireceğiz. Kayıtları Temmuz gibi bitecek olan şarkının sözleri tamamlandı.

Sohbetimizin ardından Doğan Çelik, Dersimli sanatçılarla birlikte seslendirecekleri Munzur ile ilgili parçadan kısa bir bölüm okudu.

Sevim Kahraman / İsmet Sefer

Pirha

 

  

Yorumunuzu yazınız