PAYLAŞ

İlkeleriyle Hep Kendisi Olmayı Başarmış, Hayatın Deviniminde Bir Coşkun Çevreci Yürek MUZAFFER BAL’LA SÖYLEŞİ

Uzun yıllardan beri tanıdığım, saygı duyduğum, ilkeli bir yaşam sürdüğüne inandığım, hayata rasyonel bakan, devrimci dünya görüşünü devam ettiren, kültür, sanat, edebiyat, çevre konularında yenilikçi ve gerçekçi düşünebilen çok değerli Muzaffer Bal’la uzun zamandan beri bir söyleşi yapmak istiyordum.

İstanbul’a öğrencilik dönemimde geldiğimde ilk tanıdığım simalardan birisi olan Muzaffer Bal’ı, Cağaloğlu’ndan Kor-Koral Yayınları’ndan tanıyorum. Aslında birçok ortak noktamız var ama her zaman da yakın olamadık… Ama üreten, yaratan, gerçekleri dile getiren, duygusal, sürekli okuyan, araştıran, yenilikçi hayatı olduğu gibi kavrarken tüm güzellikleri ve çirkinlikleriyle hayat denen muamma içinde kendisi olmayı başarabilen çok sevdiğim bir kişilik olarak da hep saygı duyduğum bir figür olarak karşımda duruyordu. Aslında onunla bir on gün kadar baş başa kalmak iyi olurdu… Her zaman Altınoluk’a davet etti, ben gidemedim… Herhalde bir zaman yaratıp bunu gerçekleştireceğim…

İçimizden birisi olarak, solcu olsun, sağcı olsun “gündem belirleyen” medyanın yok saydığı, benzerleri gibi,  bir değerli yürek, bir araştırmacı, şair, çevre aktivisti olarak Muzaffer Bal’la bu söyleşinin çok yerinde olduğunu düşünüyorum… Evet, ülkemizde binlerce kitabı olan, tanınan, meşhur olan yazar çizer var… Ama binlerce de, “isim yapmamış” yazar var… Ülkemizin bir garip hali de budur…  Dergiler, solcu gazeteler de hep belli isimler üzerinden yürür gider… Artık binlerce kez tekrarlanan, tüm yaşamı binlerce kez yazılan solcu yazarlar- şairler dışında da, çok ünlü olmasa da yüzlerce çok değerli yazar, ozan var bu ülkede… Onlara da kulak verilmelidir…

Ayhan AYDIN

Her şeyden önce yaşam öyküsü diyorum.  Sizi tanıyarak söyleşimize başlayalım. Sevgili hocam ne zaman, nerede doğdunuz?

1948, Gümüşhane Şiran Kırıntı köyü doğumluyum. İlkokulu Kırıntı’da okudum. Ortaokulu İstanbul’da bitirdim.  İstanbul Motor Sanat Okulu’nu (lise ayarında bir okul) 1968 yılında mezun oldum.

İleri Maden – İş Sendikası’nın kurucularından ve ilk başkanlığını yapan kişiyim. 1986-87 yıllarında Zemin Dergisi’nin Yayın Kurulunda bulunup orada yazılar yazdım. Koral Yayınları’nda çalıştım. (1990’lı yıllar). Ondan sonra Doğuş Penye isimli bir firmada bir süre çalıştıktan sonra emekli oldum. (2000’li yıllar). Şu anda hayatımın önemli bir kısmını Altınoluk’ta geçiyorum. Ailem İstanbul’a, buraya gelip gidiyorum.

Hayatınız biraz da siyasi mücalelerle geçti? Peki, sizin mücadeleniz nasıl bir mücadeleydi, içinizdeki aşk nasıl bir aşktı? Sol ve sosyalizm üzerine ne dersiniz?

Ben gerçekçi bir insanım. Dünyaya ve olaylara öyle bakarım. Robert Koleji’n Hisarüstü’ne yakın olması, oradaki öğrencilerin Hisarüstü’yle ve buranın halkıyla yoksul olmalarından dolayı ilgilenmeleri benim dikkatimi çekti. Neticesinde onlarla tanıştık. Ve onlardan Sosyalist düşünceyi öğrendim. En önem liderlerinden birisi de Garbis Altınoğlu idi. Garbis Altınoğlu Robert Kolej’de okuyan bir öğrenciydi. Onun vasıtasıyla Sosyalist düşünceyi öğrenmeye başladım, onların önermeleriyle kitaplar okumaya başladık. Yavaş yavaşta sosyalist mücadelede yerimizi aldık. 1968 yılları

Yani bizim meşhur 68’liler… Peki, onların hangi tutum, davranış, söz ve yapıları size daha çok etkiliyordu?

Üniversite öğrencisi olmaları, bizim gözümüzde onların aydın olduğu, okumuş insanlar, bilinçli insanlar olduğu imajını doğuruyordu. Robert Koleji de önemli bir okuldu.  İnsanlara karşı çok sıcakkanlı, onlara tepeden bakmayan, herkese yardımcı olan insanlardı. O zamanın gençleri çok enerjik, hareketli insanlardı. Hatta gecekondu yapanlara bizzat yardımcı oluyorlardı. Sonra Şükrü Aydın geldi, Mustafa Coşkun geldi. Bunların her ikisi de sosyalist düşünceye yakın insanlardı, bir de kendi köylülerimiz oldukları için bizler için daha da önemliydi. Burada özellikle Mustafa Coşkun’un hem benim üzerimde, hem de bizim toplumun belli bir gençlik kesimi üzerinde kültür, sanat konusunda büyük bir katkısı ve etkisi olmuştur. Bunu da özellikle söylemek isterim.

Zaman içerisinde bir duvar gazetesi çıkardık, Hisarüstü’de. Duvar gazetesine çıkarmaya Celal Coşkun’la karar verdik. Sonra Hisarüstü Kültür ve Spor Kulübü’nü kurduk. Hisarüstü’nde Fikir Kulübü vardı (Dev- Genç’in bir kurumuydu). Ama biz onun dışında kendimiz bağımsız bir kulüp kurduk. Orada hem kültürel faaliyetler, hem de spor yapılıyordu. Futbol takımları oluşmaya başlamıştı.

Mustafa Coşkun orada iki oyun çıkardı. Bu tiyatro oyunuydu. Birisinde yardımcı yönetmen olarak ben de ona yardımcı oldum. Asıl emek onundu. Olduğu gibi Hisarüstü’nün gençlerinden oluşan bir oyun gurubuydu. Süreç bu şekilde devam etti ama sonunda 12 Mart 1970 Muhtırasıyla beraber, çalışmalar sekteye uğradı.

Ara ara gözaltına alındım. Sağmalcılar ve İvrindi cezaevlerinde yattım. Sonra askere 1972 yılında gittim. Döndükten sonra siyasi çalışmaya Garbis Altınoğlu’yla devam ettim. Yine sendikaya devam ettim. Sendika’yı 12 Marttan sonra kurmuştuk. Özellikle hem okuyup, hem de araştırmaya çalışıyordum. Sosyalizmi de hem okuyor, hem savunuyor, hem de sorguluyordum.

İlk sosyalizmi sorgulama yazımı 1982’de yazdım. Sosyalizmin Sorunları ve Çözümler isimli 26 sayfalık bir yazı yazdım. Ama bu yazı yayınlanmadı, hala duruyor.  Bugün vardığım sosyalizm anlayışına temel oluşturan bir yazıydı o.

Birçok guruplar, partiler, yapılar vs.  var, solla ilgili bunu biliyoruz. Türkiye’de Sosyalist Sol çok parçalı…  Ben hep bunu gördüm. Bir ölçüde bu doğaldır. Tüm dünyada da vardır bu parçalı yapı, farklı görüşler, düşünceler, partiler, dernekler…  Ama fraksiyonları bu kadar çok, hatta bir biriyle bu kadar sert çatışan bir sol anlayış nasıl sol olur?

Şimdi bir defa Sosyalistlerinin bu kadar bölünmüşlüğünün nedenlerini ortaya koymak gerekir. Sosyalist partilerin en büyük zaafı iç demokrasilerinin olmamasıdır. Farklı düşüncelere hoş görüşüyle bakamamak var… Bu giderek farklı düşünceleri ayrılıp ayrı bir yapılanmaya gidiyorlar. Çünkü onlar da sosyalizme inanıyorlar, onlar da buna inandıkları başka bir yere gitmiyorlar, ayrı bir yapı oluşturuyorlar.

Sosyalist düşünceyi Marksist Leninist, Mao ekseninde hep düşünerek, onlardan alarak hareket ettikleri için kendileri sorgulayıp sosyalizmin içindeki hataları ortaya çıkaramadıkları, çıkarmakta istemedikleri için, tam bir dogmatik bakış açısıyla buna sıkı sıkaya sarıldıkları için bu parçalanmayı arttıran bir etken olarak karşımıza çıkıyor.

Örnek verirsek; Çin ile Sovyetler Birliği’nin arası açılıyor. Bizim ülkemizdeki solcular arasında Çinciler ve Sovyet yanlıları türemeye başlıyorlar. Çin ile Arnavutluk’un arası açılıyor. Bu sefer Maocu ve Enver Hocacı gurupları ortaya çıkıyor. Ve bunlar da ciddi manada gereksiz kavgaya tutuşuyorlar. Yıllar böyle geçti. Kendi öz sosyalizm tahlilleri yapılmadığı için, bu parçalanma hiç bitmedi.

Bana göre Sosyalizmi dini bir yapı gibi algılamak, yani tapma anlayışı ülkemizde gelişti.

Çok aşırı bir örnek verirsek, Kapitali Kuran gibi okumak, onu kutsallaştırmak veya diğer sosyalist kitapları bu şekilde okumak… Bu bence iyi bir örnek, işte Türkiye’deki Sosyalistlerin en büyük zaaflarından birisi buydu.

Peki çok güzel özetlediniz ama görüş ayrılığı şeklinde olan guruplar da vardı. Bir TKP var, Bir Kıvılcımcılar, bilmem başka guruplar var: Dev- Sol var Dev – Yol var…

Düşünsel bakımdan tartışmak iyi de, kitle dar. İnsanların da kazanılması çok zor alan bu konuda asıl yapılması gereken halka ulaşmak isterken, ulaşamam problemi yaşandı.

Siz kendinize daha çok hangi gurubu, görüşü, yorumu yakın buldunuz?

Ben bilmeniz gerektiği gibi Mao’cuyum.

Peki, niye Mao, Maoculuk? Kimdir Mao?

Mao Çin Devrimi’ni yapan bir liderdir. Neden Maoculuk dersen; Mao, birçok konuyu sorgulayan bir sosyalist anlayışa sahip. Fakat daha sonra kendisi de devletin varlığıyla beraber tıpkı ulus devlet yaratır gibi, devleti kutsamaya başlamıştır. Diğer sosyalist liderler gibi. Hâlbuki sosyalizmin esas hedefi devletsiz bir toplum yaratmaktır. Yani benim Mao’yu savunmam, ona eleştiri getirmeme engel değil. Bilakis savunulan lidere karşı daha çok eleştiri getirilmelidir.

Siz kültür sanat dünyasına önem veren bir insansınız. Mesela İşçi Partili’ler de ve tüm Sol guruplar da kültür sanata önem verdiklerini söylerlerdi ve söylerler… Bu ne kadar gerçek?

Bu bana göre tamamen doğru. Türkiye’de sanat alanında, edebiyat alanında, tiyatro, sinema gibi tüm sanat dallarında damgasına vuran Sosyalistlerdir.  Bundan şüphe etmemek lazım. Dünya çapında sağcı bir şair, yazar var mı? Bunu sormak lazım. Her şeye rağmen sol ve sosyalist düşünce Türkiye’deki edebiyatın ve sanatın yaratıcılarıdır.

Hangi sistem olursa olsun, ister sosyalisti sistem olsun, ister kapitalist sistem olsun, devleti savunun hiçbir sanatçı olamaz. Sovyetler’de devrimden sonra, gelişen süreçte edebiyatın ne kadar zayıf olduğu açık. Ülkemizde devleti savunan ne sosyal demokrat, ne sağ görüşlü, ne kapitalist insanlar ciddi bir ürün verememişlerdir, veremezler de. Hala da veremediler. Çünkü toplumsal çelişkiler yakalanmadan edebiyat ve sanat olmaz.

Ama bu olayı daraltmıyor mu? Her şey toplumsal çelişkiler çözülerek mi ortaya konulacak?

Hayır. Bu olayı daraltmıyor. Alan da dar değil zaten. Ekoloji, tabiatla insan hayvanla tabiat arasındaki çelişkiler bütün bunları ele aldığımızda çok geniş alanda ürünler ortaya konulabilir. Ama övgüyle sanat olmaz. Edebiyat olmaz. Övgü sanatı diye bir sanat yoktur.

Size göre göre sanat ve edebiyat nedir? Fonksiyonları nelerdir?

Bir defa sanat çok klasik anlamıyla gerçekçiliktir. Ama bu gerçekçilik nasıl bir gerçekçiliktir? Örnek verirsek çok güzel bir ormanın içinde bir tane tavşan fotoğrafı çekebilirsin, bu da çok orijinal olabilir. Bu gerçekçidir. Bu gerçek bir fotoğraftır. Ama bana göre bu sanat değildir. Orada tavşanla orman arasındaki, ormanla insan arasındaki ilişkiyi yakalamak gerekir ama tabii ki ilginç de olması gerekir. Orman yanarken oradan kaçan bir kaplumbağanın suya atlayışını da görüntülemek, yakalamak gerekir.

Edebiyatta da böyledir. Bir yangını anlatabilirsin, Tasvir edebilirsin. Ama bu yangının arka planını bilmeliyiz. Orman yangınını arka planını yazmazsan o yangınını anlatman bir şey ifade etmiyor. Yani bu gerçekçi olmak yetmiyor. Arka plandaki çelişkileri yapakalarak bunu yazmak gerekir. Yani bu orman niye yandı, niye yakıldı, bunda ne hedefleniyor, bunları görmezsek istediğimiz kadar gerçek bir gözlem yapalım, bence bu eser bir edebiyat eseri olmaz.

1990’lı yıllarda ben öğrenciyken, Sultanahmet’te sizin yanınıza gelirdim.  Bir avukatla birlikte Kor ve Koral Yayınları’nı çıkarıyordunuz. Yani yayıncılığınız da var. Bence yayıncılık çok ayrı bir duygu ve iş alanıdır. O günlere biraz dönelim. Ve neden Kor ve Koral Yayınları vardı?

Şimdi; yayıncılık benim için bildiğim ve bilerek girdiğim bir iş değildi. Daha çok işsiz olduğum için kendime iş alanı yaratmak istedim. Önce Muzaffer Erdoğdu ile Pencere Yayınları’nı kurduk. 1989’lı yıllardı. Sonra kendi isteğimizle ayrıldık. Ben daha önce kapanmış olan (12 Eylül’de) Koral Yayınları’nı (Avukat) Kamber Soypak’la kurduk. Orada elliye yakın kitap çıkardık.

En hacimlisi Arya Uygarlıkları kitabı vardı. Renkli fotoğrafı bir kitaptı?

O kitap bizi çok zorladı. Satmadı. Ben ekonomik olarak yayınevinden para kazanamadığım için eski tanıdık, arkadaşların iş yerine girdim, orada çalışıp emekli oldum.

Yayıncılık çok zevkli ve hem riskli hem de zor bir meslek?

Bir defa yayıncılıkta devlet desteği yok. Kitabın satacağı meçhuldür. Çok satacağını sandığınız kitap hiç satmayabilir. Kitabın dağıtım sorunu var. Dağıtıma giden kitap satmayabilir. Özellikle tekelleşme başladıktan sonra küçük yayınevleri batıyor. Bankaların yayınları, Doğan Gurubu gibi büyük yayınevleri piyasada etkin olunca diğerlerine yer kalmıyor, çünkü telif hakkı veremiyorsun. Telif hakkı veremeyince basım için satacak kitap sana gelmiyor, amatörler geliyor. Onlar da iyi olsa da satmıyor.

Her şeye rağmen bir defa bir yazarçizer, kültür insanlarıyla bir aradasın. O zaman sen de biliyorsun, Cağaloğlu dağılmamıştı. Çok renkli, hareketli bir yerdi. Her kesimden insanlarla tanışıyordun, diyaloglar oluyordu. Bunlar çok güzel duygular tabii ki.

Ama sonuçta maalesef bu da bir ticari yapı. O nedenle buna direnemeyen devam edemiyor. Ben ayrıldıktan sonra Kamber Soypak da aynı tarihlerde yayınevini kapatmak zorunda kaldı. Kendisi avukattı kendi mesleğini yaptı.

Cağaloğlu mürekkebi koklayan insan oradan asla kopamaz. Çalıştığım dönemlerde her boş kalışımda Cağaloğlu’na mürekkep kokusu almak için çıkıyordum.

Peki, anılar, simalar, isimler neler var?

Bir gün Haşmet Zeybek’le Cağaloğlu yokuşunu tam çıkarken, yokuşun tam ortasında A. Kadir’e rastladık. Haşmet, A. Kadir’e hocam dedi, bu yokuşu bu yaşta tırmanıyorsun, bu yaşta bir işin mi, var, niye buradasın, diye sordu. A. Kadir de, yok evlat yok, işim yok. Sadece mürekkep koklamaya gidiyorum, demişti.

Cağaloğlu’nda insan ilişkileri nasıldı?

O dönem yayınevlerindeki insani ilişkiler çok iyiydi. Birbirlerine hiç sevmezseler bile insanların birbirlerine yardımcı olduklarını görüyordum. Her yeni çıkan kitaptan diğer yayınevlerine götürülür, birbirlerine kitap vermek- almak bakımında, yayıncılara gelen kitaplar eğer yayın çizgisine uygun değilse bir başkasına gönderilmesi gibi bir insanı duyarlılık çizgisi vardı.

O günleri hiç unutmuyorum, hep hatıralarımda yaşatıyorum.

Hüseyin Bal’ın Yunus Emre isimli kitabını da basmıştınız, unutmuyorum.

Şimdi Prof. Dr. Olan Sosyolog Hüseyin Bal’ın ilk kitabını biz basmıştık.

Kor ve Koral’da daha çok Kürt sorunu, Kürt Kültürü içerikli kitaplar vardı. Bir dönem bunlar ilgi gördü. Siz sanırım biraz da bu konuya yakın olduğunuz için kültür işi olarak bu meseleye baktınız?

Kürt Meselesi, Yayınlarını basmamızın  ana nedenlerinden birisi de o dönem Kürt Yayıncılığını yapan yoktu. Kürt kitaplarını basan çok azdı. Birkaç taneydi. Onun dışında yoktu. Biz iki şeyi bir arada götürmeye çalıştık; Sosyalist Yayınlarla, Kürtlerle ilgili kitapları çıkarmayı hedeflemiştik.

Musa Anter’in de kitaplarını yayınladınız? Ve onu çok seviyordunuz?

En çarpıcı yönü devlete hiç boyun eğmeyen bir Kürt Musa Anter. Ve bildiğini söyleyen, yazan, sözünü hiçbir yerde esirgemeyen birisiydi. Örnek verirsek, Yenikapı’da Diyarbakırlıların düğününe gitmiştik, beraber. Nikâh şahidiydi. Hem gelin, hem davet zengin ailelerin çocuklarıydı. Musa Anter konuşmasında “ey çocuklar, bir iki, üç, dört, beş çocuk yapın, hatta iki düzüne yapın. Yapın ki devletin yaptığı haksızlıklara karşı koyabilsinler” tarzında bir konuşma yapmıştı.

Aynı zamanda çok esprili bir yapısı vardı. Kitap fuarında kitabını imzalatmaya gelen 15- 16 yaşında genç bir kızın isimin sorduğunda, Serap demişti. Kızım, serap diye bir isim mi olur, dedi. Serap yalancı demektir, git anana babana söyle Su koysunlar ismini dedi. Kız önce şaşırdı, sonra kızın gönlünü almak için, kitabı imzaladı ve parasını da kendi cebinden verdi. İşte bu Musa Anter’dir, o koca bir çınardır.

Peki, çok kısaca neyin mücadelesini verdiniz ve veriyorsunuz? Kürtler kimlerdir, neden bu Ortadoğu coğrafyasında halen ezilen bir halk?

Kürtler, Mezopotamya’nın kadim halkıdır. Aşiret yapıları yaygın bir dönem. Daha sonra Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, hâkim devletler, parçalayıp dörde bölmüşler.

Çünkü ulus devletler, devlet olarak bağımsızlıklarına müsaade etmemişler. Birçok isyan var. Ve bu isyanlar aşiret ve şeyhler öncülüğünde yapıldığı için, hâkim devletler, aşiret ve şeyhleri birbirlerine düşürürek isyanları boğmuştur.

Bu ara İran’da Muhabat Kürt Cumhuriyeti kurulur. Çok kısa ömürlü olur. İran’la Stalin anlaşır ve bu cumhuriyet ortadan kaldırılır.

Siz bağımsız milletvekili veya belediye başkan adayı olmuştunuz?

1987 yılı seçimlerinde Sosyalist Bağımsız Milletvekili adayı oldum, İstanbul 4. Bölgeden.

Niçin?

Çünkü 12 Eylül Sosyalistlerin sokağa çıkmasını yasaklar hale gelmişti. Toplumda ve Sosyalistlerde yılgınlık vardı. O yılgınlığı yıkmak için İstanbul’dan dört arkadaş ayrı ayrı bölgelerden aday olduk.

Kendini mutlu mu hissetiniz?

Tabii ki. Yaşasın Sosyalizm pankartıyla sokaklarda, kahvelerde dolaşmak, halka Sosyalizm’i anlatmak (bildiğimiz kadarıyla) bizi çok mutlu ediyordu çünkü ben Sosyalisttim.

Sıkı bir çevrecisiniz?

Evet. Sıkı bir çevreciyim. Belki Marksistlerin en son keşfettiği bir alan ekoloji mücadelesi, çevre mücadelesi. Halbuki çevre mücadelesi, ekoloji mücadelesi sınıf mücadelesinin ayrılmaz bir parçasıdır. Nedeni de, tabiatın yok olması, insanının yok olması, insanın yok olmaması da hiçbir sistemin var olmaması anlamına gelir. O yüzden çevre ve ekoloji mücadelesi sosyalist mücadeleyle birlikte yürümelidir. Ben geçmişte de, bu mücadelenin sosyalist ülkelerde de, görüşlerde de ciddi bir şekilde ihmal edildiği kanısındayım.

Milletler meselesi, inançlar meselesi, kadın meselesi gibi meseleleri Sosyalistler, bunlar nasıl olsun Sosyalist Devrimden sonra bunlar çözülür, mantığıyla bunların tümünü sürekli ertelemişlerdir.

Hâlbuki hiçbir çelişki, devrim sonuna ertelenemez. Devrimden sonra da, o çelişkileri savunan yapılar oluşmazsa o çelişkiler devrim süreci boyunca da devam eder, çözülmez. O devlet ve kadro o meseleleri çözmüyor, çözmez de.

Burada mutlaka, eğer bir devrim olduysa, bu devrim kadın mücadelesini savunan yapılar, ona devam etmelidir, ekolojiyi savunanlar kendi mücadelesini, sendikaları, işçileri ve tümünü savunmaya ve örgütlenmeye devam etmelidir.

Zaman içerisinde kurulan Sosyalist devletlerin çöküşüyle beraber sosyalist devletleri sorgulamak zorunda kalınca, hepsinin ulus devlet mantığıyla oluşmuş yapılar olduğunu gördüm. Sovyerler de aynı, Çin de aynıdır. Aynı şekilde Türkiye’deki mantık da aynı. Yugoslavya da aynı.

Ulus Devletten siz ne anlıyorsunuz?

Ulus devletler belli bir ırka dayanarak veya belli bir inanca veya tek bir görüşe dayanılarak oluşturulan yapılardır. Bunlar birbirlerinden isim olarak farklı olsalar da işleyiş olarak aynıdır. Devlet sistemi de aynıdır: Sovyetleri Birliği de aynıdır, Türkiye Cumhuriyeti de böyledir, İran’daki Şah dönemi de böyledir.

Ben buna halkı temsil ettiğini söyleyen yapılar, dolaylı olarak halkı temsil etmektedirler. Doğrudan değil. Doğrudan temsil şekli çok farklıdır. Belki artık Sosyalistlerin bunları tartışmaları gerekiyor. Zamanı geldi ve geçiyor da. Doğrudan demokrasi dediğimiz halk meclislerini örgütleyerek, devlet yapısına alternatif yapılar oluşturmak gerekiyor. Mesela Rojeva Devrimi. Bir deneme olarak önemli bir denemedir. Hemen şunu belirtmek gerek; bu doğrudan demokrasi, halk meclisleri vd. bunlar Sovyetler ’in çöküşüyle ortaya çıkmış görüşler değil. Marks’ın zamanında da tartışılan görüşlerdir. Fakat görmeyen bizleriz. Daha önce söylediğim gibi, biz Marksizm’e bir din gibi baktığımız, dogmatik bir şekilde baktığımız için o tartışmaları göremedik.

Şiirleriniz… Çok lirik, akıcı, duygu yüklü, benim sevdiğim şiirler… Bu duygular sözlere ne zamandır döküldü, ilk şiir kitabınızın öyküsü?

Şiir biraz dinlenmek için yazdığım şeyler. O dönem, özellikle tüm azınlıklara ama özellikle Çingeneler’e olan ilgimden dolayı, özgürlükle Çingeneler’i özdeşleştirerek, hem özgürlüğü, hem Çingeneleri anlatmaya çalıştım. Çingene Ve Özgürlük’teki şiirler bu duygu dünyasında yazıldı. Şiir iddialı olduğum bir alan da değil. Halen yazmaya devam ediyorum. Hemen hemen tüm insanlar genellikle şiir yazar. Bazen yazar, bazen içinden geçirir. Ben herkese söylüyorum, içinizden geçen her şeyi yazın. Kendinizi ünlü şairlerle mukayese etmeyin. Şiirin kendine özgü bir yapısı vardı. O kendi duygundur. İnsanların çekinmeden yazmaları gerekir, diye düşünüyorum.

Benim şiir kitabımın çıkmasın Mustafa Coşkun karar verdi. Ben onun kitabını bastım, o da beni teşvik etti.

En çok hangi şairleri, yazarları seversiniz?

Nazım’ı severim, Ahmet Arif’i, Hasan Hüseyin’i severim. Ben de elli altmış şairin şiir kitabı var.

Yaşar Kemal’in özellikle halktan aldığı hikâyeleri yazıyor. O yönüyle bana yaşam tarzıma denk geldiği için seviyorum. Ben daha çok yabancı yazarları okudum.

Bütün klasik yazarları ve eserlerini severim.

Bizim Sosyalistler de olan bir hata ve eksiklik var, ben de kendi adıma söylüyorum, kendi ülkemizin yazarlarına yeteri kadar önem vermediğimize inanıyorum. Örneğin bir Orhan Kemal’e neden yeteri kadar önem vermedik? Bunun gibi birçok yazar var. 

Dostluk nedir?

Güven.

Arkadaş ortamı gerekli midir?

Tabii arkadaş ortamı gereklidir. Ama arkadaşlık sınırlıdır.

Orman size neyi ifade ediyor?

Tabiat tanrı.

Yaşadığınız yeri Altınoluk’u niye bu kadar seviyorsunuz?

Birincisi, biraz tesadüfen orada evimin olması. İkincisi, kendi doğduğum topraklara çok benzemesi, veya ben öyle sanıyorum. Burga Baba’sı var. (Sarı Kız), Su Değermenleri var, ormanıyla, dağıyla, oraya benziyor.l

Köye gidince ne hissediyorsunuz, yani Gümüşhane’ye?

Köy benim için büyük bir anı. Şu anda köye gidince büyük bir hayal kırıklığıyla dönüyorum. Köyü köyün insanlarıyla seviyorum. İnsanlarıyla olan ilişki esas önemli. Ben köyü köy olarak değil insanlarla seviyorum. Yoksa dağ taş gezersin üç günde bitirirsin… İnsanlar ciddi şekilde sorunlu. Mülkiyet hırsı o kadar gelişmiş ki, bir karış toprak için insanlar birbirlerini mahkemeye veriyor.

Gelişmemiş bir toplum?

Evet. Bana göre şöyle diyeyim, köyün göç vermeden önceki halk yapısı, insan ilişkileri ve diğer konularda şimdi birçoğu okumuşta olsa bugünkü insanlardan daha ileri düzeydeydiler. Bunu nedeni var tabii ki, belki şöyle diyebiliriz: Yoksulluğu paylaşma vardı. Yoksuldular ama paylaşarak bunu aşıyorlardı. Ufak tefek sorunlar da, kendi inançlarına göre oluşturdukları cemde, çözülüyordu. Bu geleneksel yapı yok oldu. İnsanlar ekonomik olarak güçlendikçe bir biriyle yarışmaya veya birbirlerine düşmeye başladılar. Hem Kırıntı’ta, hem Yeniköy’de, o döneme kadar, yani köyler şehir dışına taşana kadar, mahkeme tutanağı yok, kasabada. Ondan sonra başlıyor.

Kızılbaş toplumu kesinlikle devlete güvenmiyordu. Devlet yapısı ne olursa olsun, devlete güvenmiyor. Kendi içinde, kendi örgütlenme biçimiyle bunu çözüyordu. Bunu sonra konuşabilir.

Şu anda mutlu musunuz?

Kişisel olarak mutluyum.

Nelerle uğraşıyorsunuz?

Tabii ki siyasete devam.

Ne yazıp çiziyorsunuz?

Uzun dönem ihmal ettiğimiz, kendi köyümün anılarını yazıyorum. Bu anılar aynı zamanda köyün tarihçesini, en azından kendi yaşadığım dönemin tarihini, kültürünü, edebiyatını yazdığıma inanıyorum. Bunları da internet sitesi Karadoruk A isimli yayınlıyorum.

Kitap olarak yayınlamak istiyorsunuz?

Evet.

Yaşam nedir?

Yaşam var olmaktır. Hiçbir bitki, ağaç insanın yaşamı için meyvesini vermez. Kendi neslinin devamı için tohum üretirler.

Her canlı var olmak mı ister?

Evet. Her canlı var olmak ister.

Bize çok garip gelen bir şey vardır. Ağaçların kendi soyunu devam ettireceğini pek görmeyiz. Ama ağaca balta vurunca yeni tomurcuklar verir. Bunu badem ağacında rahatlıkla görebilirsiniz.

Aşk nedir?

Geçici sevgi.

Öbür dünyaya inanıyor musunuz?

Hayır.

İnsanlar o zaman nasıl varlığını sonsuza kadar sürdürür?

İnsanlar ölür. Toprak olur. Ölmek öbür dünyaya inanmak anlamına gelmiyor. Kendi neslinin dışında başka canlıların üremesine de sebep olur, ölüleriyle. Ama insan ölmeyebilir de. Ölümsüzleşebilir de. Çok uç noktadan, Nazım belki bin yıl daha geçse ölmeyecek bir adamdır.

Denir ki, biz dünyayı çocuklarımızdan ödünç aldık?

Aynen öyle. Dünya hepimizin onu korumak, kollamak, çocuklarımıza bırakmak birincil görevlerimizdendir.

Söyleşi: 26 Mart 2017, İstanbul

Yorumunuzu yazınız