PAYLAŞ

Av. HÜSEYİN ÖZDEMİR

Halepçe katliamının 29. Yılında katliam kurbanlarının anısına, Halepçe’ den İzlenimler

Derler ki Fırat hep hüzünlü akar; sebebi de üzerinde geçtiği topraklarda işlenen sayısız katliama tanıklık yapmış olmasıdır. Fırat, çevresinde işlenen katliamlara sadece tanıklık yapmakla yetinmez, bir de bu katliamlar sonucu çekilen tüm acıları toplar, kıyısında biten kamışlara, sulağında su içen turnalara, içinde yüzen balıklara dağıtır ve öyle geçip gider. Ne ki, yine hüznü azalmaz Fırat’ın; bu kez ileride kavuşacağı kardeşi Dicle’nin Diyarbakır cezaevinden getirdiği işkence çığlıklarını hüznüne katar, çoğaltır. Bundan sonra iki hüzünlü kardeş Fırat ve Dicle kucak kucağa sonsuz yolculuklarına devam edip giderler.

Sonra gün gelir kaval olan Fırat’ın kamışları Dersimin dağlarında Dersim çobanlarının nefesinde Dersim’in gizlenmiş katliamının öfkesini ünlerler. Turnalar, Kerbela’da boyunlarından oklanan bebelerin deyişlere işlenmiş ağıtlarını avaz avaza çığrışırlar. Balıklar, Halepç’de yanaklarında uykunun tatlı gülücükleri dolaşırken, zehirli gazla ölen yüzlerce Kürt bebenin masumiyetinin ve sessiz ölümlerinin sessiz simgesi olurlar.

**

Evet, sözü Halepçe’ye getirmek istiyorum. 16 Mart 1988 tarihinde Saddam tarafından işlenen Halepçe katliamına, Kürtlerin katliamına …

Bir süre önce Kuzey Irak’ın, yani Özerk Kürdistan bölgesinin başkenti Erbil (Hevler)’de idim. Hazır Erbil’e gelmişken Erbil’e üç saat uzaklıktaki Halepçe’yi görmeden dönmek olmazdı. Halepçe’nin civarındaki kasabalarda uzun süre aşçılık yapan, Halepçe’yi ve Halepçe katliamını iyi bilen Erbil de tanıştığım Diyarbakırlı Salim, Halepçe’ye gitme arzumu sezmiş olmalı ki, ‘‘abi’’ dedi, dilediğin zaman Halepçe’ye gideriz. Sonra kararlaştırdığımız gün ve saatte Salim’ın arabasıyla Halepçeye yol aldık. Erbil’den ayrıldıktan birkaç dakika sonra beni şaşırtan ilk olay, yol üstündeki benzincilerde çalışan on onbeş yaşlarındaki çocukların bize el sallamaları olmuştu. Salim, bu çocukların hapse girmemek için Erbil’e kaçan bizim güneydoğulu ‘‘Taş atan çocukar’’ olduğunu söyledi. Salimi tanıyorlarmış.

Hasrete el sallayan kaçak Çocukların bu davranışı yüzümde acı bir tebbesümün yayılmasına neden oluyor.

Kerkük ve Süleymaniye’den sonra beyaz bulutların altında, başı öbek öbek karlarla örtülü Hawraman dağlarının kucağında Halepçe ve Halepçe’nin orta yerindeki Katliam müzesi uzakta görülmeye başladı. O an ince bir sızı içimi yalayıp geçti. Salim’a ‘’Salim’’ dedim, ‘‘çiçeksiz gitmeyelim.’’ Halepçe’nin girişindeki Gundinazi kasabasında Salim’in tanıdığı çiçekçiden sarı kırmızı renkte birkaç demet çiçek aldım ve yolumuza devam ettik.

Nihayet Halepçe’nin içindeydik. İçimde ‘‘işte dünyada Hiroşima’dan sonra ‘’soykırımın ikinci kez uygulandığı kent’’ dedim. Önce katliam müzesine gittik. Yetkililer Türkiyeli Kürt olduğumu öğrenince daha bir sıcak davrandılar. Müze, havaya kaldırılmış yumruklar şeklinde yapılmış…

Bizim ‘68’lilerin havaya kaldırılan sol yumruklarına benzer gibi…!

Müzenin Hemen girişinde ilk göze çarpan Halepçe’ye atılan bombaların artık hurdalarının saksıya dönüştürülerek içine ekilen çeşitli renkte çiçekler oluyor. Bu çiçeklerin ‘‘ölümden yaşamı yaratma’’ mücadelesini temsil ettiklerini anlatıyorlar. Müzenin yuvarlak büyük avlusuna giriyoruz. Katliamda ölenlerin isimleri Soranice duvarlara Arap ve Latin haflarıyla yazılmış. İsimlerin hemen yanına da görkemli bir Kürdistan bayrağı asılmış. Elimde ki çiçeklerden bir demeti buraya bırakıyorum. Başka bir bölüme giriyoruz. Bu bölümde de duvarlara asılmış katliam sonrası çekilmiş yüzlerce resim var. Birçoğunu haberlerde gördüğümüz resimler. Yine bu bölümün bir köşesinde gördüğümüz resimleri çeken Ramazan Öztürk’ün fotoğraf makinesi, Saddam’ın idam kararını imzalayan dolma kalem ve Saddam’ın heykelinin devrilişi sırasında heykele fırlatılan terlikleri sergilemişler. Müzeyi gezmeye devam ediyoruz. Yarı ışıklı, loş başka bir bölüme geçiyoruz. Bu bölümde katliamdan hemen sonra çekilmiş resimlerin bu defa balmumundan yapılmış heykelleri sergilenmiş. Katliam kurbanlarının yerde yatan cansız bedenlerine içimiz sızlayarak bakıyoruz. Ramazan Öztürk tarafından çekilen katliamın simgesi Ömer Hawar’ın sekiz kız çocuktan sonra dünyaya gelen kundaktaki erkek bebeğini korumak için üzerine abandığı o tanıdık resminde balmumu heykelini sergilemişler.

Mezopotya topraklarının tarih boyunca çektiği tüm acılar sanki bu heykelde kümelenmiş gibi…

Tüyler ürperten bu görüntüler karşısında insanın hüzünlenmemesi elden gelmiyor. Diğer ziyaretçiler gibi, ellerimiz arada bir nemlenen gözlerimize gidiyor. Müzenin yürek dağlayan o görüntülerinden ayrılıp Halepçe’nin sokaklarına dalıyoruz. Sokaklarda yürürken bu defa içerde gördüğümüz görüntülerin canlılarıyla yüz yüze geliyoruz. Katliamda gözlerini kaybetmiş, felç olmuş, eli ayağı yok olmuş insanlara hayıflanıp geçiyoruz. Salim, beni bir evin önüne götürüyor. ‘‘Bak abi, Ömer Hawar’ın bebeğinin üzerine abanmış o resim şu evin önünde çekilmiş, bu evde Ömer’in evi. Resimde Ömer’in başının altında görünen taş, işte şu taş,’’ diyor. Kim bilir, kaç kez resimde gördüğüm o taşa şimdi elimle dokunuyorum. Salim, beni bir başka sokağa götürüyor ve eliyle işaret ederek, ‘‘Hani’’ diyor, ‘‘renk renk giysileriyle üst üste yığılmış ölü çocukları gösteren bir resim var ya, işte o resimde şurada, şu duvarın dibinde çekilmiş. Çocuklar bu duvarın dibinde, bu sokakta oyun oynarlarken bir an da hep birden zehirden can vermişler.’’

O an kendi çocukluğumu ve oyun oynadığım köyümün sokaklarını anımsadım. Oyun oynadığım köyümün sokakları ne de çok benziyordu bu sokaklara.

Daha sonra Salim, haberlerde resimlerini gördüğümüz tandırın başında ekmek pişirirken ölen genç kadını, derin uykularında imiş gibi yan yana uzanmış dört kardeşin, evin avlusunda yemek yerken ölen ailenin ve daha birçok katliam kurbanlarının can verdikleri yerleri tek tek gösteriyor. ‘‘Salim’’ diyorum,‘‘daha fazla dayanamayacağım, çıkalım artık buradan.’’

O an Havraman dağlarına baktım; uzak, tepelerinde kan rengi kızıl bulutlar dolaşıyordu.

**

Halepçe’de bahar… Tabiat ananın umuda merhaba dediği, ağaçların çiçeğe durduğu, çiçeklerin gözünü açtığı, güneşin kan olup insanın içine aktığı, baharın ilk günleri… Halepçe çocuklarının, Halepçe sokaklarında baharın coşkusunu karşıladığı günler… İşte o çocuklar o bahar gününde nerden bileceklerdi muktedirlerin paylaşım hırsının zehirli gaza dönüşüp, gelip başlarına yağacağını, dünyaya henüz gözünü açmış bebeler nerden bileceklerdi meme yerine gaz emeceklerini… Halepçe’nin anaları, babaları evlerinin avlularında otururlarken, tarlalarında çalışırken soludukları havanın zehir olduğunu ve o zehirin bedenlerini yakacağını, ciğerlerini parçalayacağını, derilerini çürüteceğini nerden bileceklerdi, nasıl bileceklerdi…?

O gün, o onalt Mart günü zalimler zaman vermemişti Halepçe’nin analarına, babalarına bebelerine göz yaşı dökmeye, ağıt yakmaya… Üstüne üstlük zalimler, tüm bu olup bitenleri birde ‘‘Artık Değer’’ hanelerine zafer diye kaydedeceklerdi…

**

Halepçe’nin sokaklarında dolaşan dramı geride bırakıp, katliam kurbanlarının gömülü olduğu mezarlığa gidiyoruz. Mezarlığın giriş kapısının hemen üstüne konulan kocaman levhadaki yazının anlamını soruyorum. ‘‘Buraya Baasçılar giremez’’ yazılı olduğunu söylüyorlar. Yine mezarın hemen girişinde kolları kırık, başını göğe kaldırmış dua eden genç bir kadının taştan heykelini koymuşlar. Katliamda ölenlere dua eden simge bir heykel… Katliam sonrası isimleri tespit edilenlerin üzerinde isimleri yazılı yüzlerce mezarı görüyoruz. Mezarlığın bu kısmı bizim Çanakkale şehitliğine çok benziyor. Katliamda İsimleri tespit edilemeyenleri de toplu halde birkaç noktada gömmüşler ve üstüne de büyükçe anıt mezarlar yapmışlar. Örneğin böyle bir anıt mezarda en az beş yüz kişinin gömülü olduğunu söylüyorlar. Elimde kalan son çiçek demetini bu anıt mezarlardan birine bırakıyorum.

Acı ve hüzünle yoğrulup, Halepçe’den ayrılıyorum; Fırat’ın hüznüne ortak…

PAYLAŞ

Yorumunuzu yazınız