PAYLAŞ

Bazı zamanlar vardır, insan duyduğu ya da okuduğu bir şey karşısında ne diyeceğini bilemez. Sadece şaşırdığıyla kalır. Bazen de söylenen bir şey karşısında bir şey söylemeli mi, söylememeli mi noktasında bulur kendisini.

İşte bu noktada halk denen büyük yaratıcı devreye girer, ozanlarının, düşünürlerinin eliyle ürettiği ortak söz, bilgi ve tavsiyelerle bir can simidi olur. Her zaman ve her yerde büyük ve ortak bir duygusu olduğunu ispatlayarak imdada yetişir. Anadolu’da büyük ozan Neşet Ertaş’ın dilinden sevgi ifadesi olarak “Sevsem öldürürler, sevmesem öldüm” şeklinde dile gelen duygu, Kafkaslar’da yine bir başka Azeri ozan tarafından

“Dilimin ucunda köz olan sözü,
Desem öldürerler, demesem öllem”

varyantıyla insanlığın ortak mirasında ve hafızasında yer bulur; yol gösterici olur.

Ancak söylenen söz ya da iddia içerden, bir dost tarafından dillendirilince, durumun meşakkati hem biraz daha artar, hem de bir şeyler söylemek vacip olur. Meşakkat artar çünkü söyleyip söylememe meselesi daha da ağır bir yük haline gelir. Karmaşık bir durumdur. İçerden ve bilgi sahibi, idrak sahibi olduğunu iddia eden dostlar tarafından söylenmiştir. Söz söylemek gerekir, çünkü yine içerden ve yine yanlış anlaşılmalara, yanlışlıklara sebebiyet verecek, vesile olabilecek bir anlam, ifade ihtiva etmektedir.

Geldiğimiz, içinde yaşadığımız bu son zaman diliminde “Alevilerin Alevilere ettiğini” hiç kimse bugüne dek yapamamıştır. Kendi içimizden, kendi elimizle bu kadar çok yerden yere vurduğumuz, hırpaladığımız, bunu yaparken de sahip çıktığımız iddiasıyla hareket ettiğimiz bir durumla karşı karşıyayız. Ve bu dünyada her halde kimliğine, kültürüne, inancına bizim gibi böyle yapan, böyle davranan başka da bir topluluk yoktur.

Peki gelelim bu kadar uzun bir giriş ve izahati neden yaptık? Geçtiğimiz günlerde Yol’a gönülden bağlı ve bilinçle, şevkle hizmet vermeye çalışan Cemo Doğan dostumuzun Alevinet.com’da bir yazısı yayınlandı. Dost buyurmuş ki “Kantarma’da Yavuz’un ne işi ola?” Cümle böyle kurulunca, bütün Sinemilli pirlerinden daha büyük bir bilgi birikimine, nosyona, kültüre, Aleviliğe, Aleviliğin tarihine ve ferasetine sahip olduğu iddiası da çıkıyor gibi mealen. Işte bu nokta ister istemez hem bu Ocağın mensubu olarak, hem de hizmetkarı olarak söz söylemeyi gerekli kılmakta.

Bugüne kadar neden söyleyemediğimizse, bu yazının konusu olmayacak ve burada detayına girmeye gerek olmayan kendi öznel koşullarımızla ilgili. Ayrıca belirtmeliyim ki yine erenlerin söylediği gibi “Vakti gelmeyince bülbül ötmezmiş” ve “Gül de saatine bağlıymış.” Her şeyin bir sebeb-i hikmeti olduğu gibi, bu gecikmenin de sebebi sözün kaynağına dair daha önceden bildiğimiz, ancak yeniden ve daha geniş bir başka versiyon ve anlatımını dinlediğimiz menkıbe ve anlatının Londra’da bir dost meclisinde tekrar dile getirilmiş olmasıdır belki de. Tam da dediğimiz gibi son bir kaç gün içinde Londra’da sevgili Yol ve gönül ehli, Pazarcık / Tilkili taliplerimizden İbrahim Yaygır abimizle bir irfan meclisinde konunun kendiliğinden dile gelmesi gerekiyormuş. Yazımızın sonunda İbrahim Yaygır abinin ağzından menkıbenin Alevi literatüründeki anlatısını aynen aktaracağız.

Cemo Doğan dost yazısında Kantarma pirlerinden Mehmet Mustafa Dede’ye ait, eline geçen ve dinlediği bir ses kaydından yola çıkarak, internet ortamında yağtığı kısa bir araştırmadan da sonra, okunan eserin sözlerinin tarihteki en büyük Alevi/Kızılbaş katillerinden biri olan Yavuz Sultan Selim’e ait olduğu bilgisine ulaşıyor. Yazının geri kalan kısmı Cemo Doğan’ın belli ki hissettiği hayal kırıklığı…

Söz konusu eser, Kantarma Sinemilli Ocağı pirlerinden rahmetli Mehmet Mustafa Dede’nin okuduğu bir eserdir, bir nefestir ve belli ki okurken menşeine dair, kime ait olduğuna dair de bir bilgileri vardır.

Günümüzde bizim elimizden yapılanları bir tarafa koyarsak, Aleviliğin yüz yıllardır her türlü gadre ve asimilasyona uğratılarak, her şekliyle yok edilmeye çalışıldığını unutmamak lazım.

Burada Yavuz gibi bir kıyıcının, bir katilin bırakın Alevilerce, Alevi pirlerince zikredilmesini, onun böylesine bir söz yazabilecek kabiliyette olduğuna inanmak gibi bir aymazlıkla karşı karşıyayız. Bizi üzen budur.

Binlerce, onbinlerce Alevinin kanında eli olan, bunları, Alevi kitlesiyle birlikte, bütün Alevi toplumuyla birlikte, pirlerini, mürşitlerini, velilerini gözünü kırpmadan katleden bir zihniyetin temsilcisi olan Yavuz kalkacak ve “bir veliye bende olmayı padişahlıktan üstün ve evla” eddedecek; o zaman neden olmadı diye sorulmaz mı? Ve buna bir Alevi nasıl inanabilir?..

Evet, Yavuz gibi bir katilden gönül ehli bir şair, bir ozan, bir mutassavvıf yaratma çabası mutlaka ki resmi tarih tarafından işlenecektir. Bunu biz böyle düşünüp söyleyebiliyorsak, bunu okuyan pirlerin bilmediğini ya da tartışmadıklarını mı düşüneceğiz? Düşünebilir miyiz veya?.. Hem de Kantarma Sinemilli Ocağı gibi Yol’a ve Aleviliğe damgasını vurmuş pirler söz konusu iken. Her şeyi kendi aralarında kıyasıya tartışırlarken üstelik.

Tam da bu noktada altını çizmekte fayda olduğunu belirtmem gereken en önemli şeyin, bütün Alevi pirlerinin, erenlerinin inandığı ve söylediklerinin, sözün Belh şehri Padişahı (ya da şehzadesi) olan İbrahim-i Ethem’e ait olduğu. Eğer yazıda ismi zikredilen Adil Ali Atalay Baba’ya bile danışılsaydı, sözün kaynağının, gerçekten padişahlıktan vazgeçen İbrahim-i Ethem olduğunu söylerdi. Yıllar önce naçizane benim de kendisiyle bu konuda danışmışlığım ve sohbetim olmuştur.

Ancak asıl şimdi daha ince ve bir o kadar da sıkıntılı bir noktaya gelmekte fayda var. Diyelim ki söz gerçekten de bizzat Yavuz tarafından söylenmiş olsun. Bu durumda bir Alevi aşığı, ozanı, piri okur mu okumaz mı? Belki de asıl soru bu olmalı, ancak buraya girmeden sözün menşeine dair söyleyeceklerimizi tamamlayalım.

Yavuz’un şiirlerini, kasidelerini ya da gazellerini yazarken “Selimi” mahlasını kullandığını biliyoruz. Cemo Doğan’ın referans gösterdiği internet kaydında okunan, veya daha sonra bulduğu başka kayıtlarda hafızların okuduğu eserde Selimi mahlasını görememekteyiz.

Şimdi gelelim ulusalcı ve mukaddesatçı edebiyat araştırmacılarının Yavuz ve şiiri hakkındaki görüşlerine:

Cihanda bana Vatan aşkı kâfidir diyen şairin şiirlerinde sert mizacıyla çelişkili hassas ve incelikli ruhunun örneklerini, cihan zapt etmek, kendine cihanı yurt etmek isteyen, cihan hükümdarı olmak arzusunun izleri gözükür. Sert mizaçlı bir harp adamı olmasına rağmen ruhunun inceliklerini ortaya koyan şiirler yazmıştır. Vatan sevgisi ve cihan hâkimiyeti ideali şiirlerine de yansımıştır…”

(Şahamettin Kuzucular, Yavuz Sultan Selim Hayatı Şairliği Şiirleri ve Edebi Kişiliği)

Çok fazla örnek vermeye gerek yok, çünkü aşağı yukarı aynı minvalde, bilimsel olmaktan ziyade duygusal ifadeler ve övgülerle dolu boş sözler. Cümlelerdeki imla ve anlam hataları ve çelişkiler olduğu gibidir. Burada dikkat edilmesi gereken asıl ifade, Yavuz’un bırakın bir veliye bende olmak için padişahlıktan vazgeçmesini, cihan hükümdarı olmak arzusundan hiç taviz vermediğidir.

Yine kendisine ait olan bir şiirinde:

“Merdüm-i dideme bilmem ne füsûn etti felek / Eşkimi kıldı füzûn giryemi hûn etti felek
Şirler olurken pençe-i kahrımdan lerzân / Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek” demekte ve bu da aşka dair yazdığı en güzel şiirlerinden biri olarak görülmekte. Günümüz Türkçesi ile bakarsak;

“Bilmem ki gözlerime nasıl bir büyü yaptı felek / Gözümü kan içinde bırakıp, gözyaşımı artırdı felek
Arslanlar pençemin korkusundan tir tir titrerken / Beni bir gözleri ahuya esir etti felek” diye tercüme edebiliriz. Burada bile kandan ve kendi gazabından korkan arslanlardan bahsederek, hiç te tevazu sahibi olamayacağını bir kere daha ispat ediyor aslında.

Son olarak Cemo Doğan’ın yazısında yer verdiği bir başka Yavuz şiiri örneği olan

”Sanma şâhım / herkesi sen / sâdıkâne / yâr olur
Herkesi sen / dost mu sandın / belki ol / ağyâr olur
Sâdıkâne / belki ol / bu âlemde / dildâr olur
Yâr olur / ağyâr olur / dildâr olur / serdâr olur”

şeklindeki “matematiksel” eser yine Tükçü-ulusalcı kesim tarafından bir sanat harikası olarak lanse edilmekte. Ancak yaptığımız araştırmalarda aynı eserin Yavuz tarafından siyasi rakibi Şah İsmail’e ithafen yazıldığından tutun, yine Yavuz’un ve ardılı Kanuni’nin hem hocalığını, hem de “müderrislik, kadılık, kadıaskerlik ve şeyhülislâmlık gibi mühim vazifelerde bulunmak suretiyle, dine ve devlete üstün hizmetler yapan” İbn-i Kemâl Paşa’ya (İbn-i Kemalpaşazade) ait olduğuna ve Yavuz’a yazıldığına dair bilgilere de rastladık.

Burada amacımız bunların gerçekliğini test etmekten ziyade, her gördüğümüz, dinlediğimiz ya da okuduğumuz bilginin hakikati yansıtıp yansıtmadığını sorgulamak.

Yavuz’un edebi kişiliği ve şairliği konusundaki en önemli çalışmalara baktığımızda, Farsça ve Türkçe iki divanı olduğu, bunlardan Türkçe divanının “Alman İmparatoru II. Wilhelm tarafından Berlin Devlet Matbaasında 1904 yılında büyük boy bir baskısının yapılarak II. Abdulhamid’e hediye edildiği” bilgisine ulaşıyoruz. Demekki o zamana kadar kıymeti “yerli” araştırmacı ve edebiyatçılarca bilinememiş.

Ancak Türkiye’de bu konudaki en uzman kişinin merhum Prof. Ali Nihat Tarlan olduğu bilgisiyle karşılaşıyoruz. 1940’lı ylllarda Ali Nihat Tarlan İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Profesör, 1950’li yıllarda da Eski Türk Edebiyatı Kürsü Başkanlığı görevine devam ederken, Farsça’dan bir çok önemli çeviri yapmıştır. Fuzuli’nin divanı üzerine yaptığı çalışma en önemli kaynaklardandır. Yine Yavuz’un 305 gazelinin tercümesi olan ve bu konudaki “tek ve mükemmel metin” olarak ifade edilen “Yavuz Sultan Selim Divanı”nı yayınlamış olduğu bilgisine ulaşıyoruz.

Bahsi geçen bu çalışmaları henüz görme şansımız olmadı. Ancak biraz önce virgül koyduğumuz yere dönersek; diyelim ki söz gerçekten Yavuz’a ait. O zaman bize göre burada Aleviliğin meseleye bakışı bir kez daha tezahür ediyor: Bir sözün, kelamın kim tarafından söylendiğinden ziyade sözün özü ve ne olduğuyla ilgilenmek; kulağı “anlama” kabartmak. Bu anlamda o söz artık söyleyenin (burada Yavuz’un) olmaktan çıkar. Bir irfan ihtiva ediyorsa, insana ve Yol’a uygun buluyorsa, doğruysa meydanın sözü olmuştur ve alıp kabul eder. Dolayısıyla o sözü artık Hakk’ın kelamı olduğunu varsayar.

Unutmayalım ki Ali Nihat Tarlan da tıpkı Yavuz gibi Sünni inanca mensup önemli bir bilim insanıydı. Ve yine Kantarma Sinemilli pirlerinden rahmetli Mehmet Mustafa Dede onun “Harabat Ehliyiz” isimli eserini hem bestelemiş, hem de güzel bir biçimde icra etmiştir. Bir çok sanatçı da onun yorumunu seslendirdi ve hala da seslendirmeye devam ediyor. Hatta bir çok kişi de eserin sözlerinin Ali Nihat Tarlan’a ait olduğunu bile bilmez okurken. “Nihat güller açmış dostun bağında” kıtasını okuduklarında, buradaki mahlas olan “Nihat”ın ne anlama geldiğinin çoğu farkında olmaz.

Burada Aleviliğin insana ve yaşama bakışına bir kez daha dikkat çekmekte fayda var. Sözün kim tarafından söylendiği değil, ister putperest, ister Mecusi, ister Hristiyan, Yahudi, Müslüman veya isterse bir Ateist, bir bilim insanına ait olsun. Ama bir gevherse, sözü makbul kabul ederek alıp baş tacı yapar. Aleviliğin Kur’an’ı böyle yazılır.

Şimdi söz başta da belirttiğimiz gibi, İbrahim-i Ethem’e ve söze dair bir çok anlatılan rivayetin, Alevi erenleri tarafından en çok bilinenine ve kabul görenine. Söz İbrahim Yaygır abide…

İsmini, muhabbeti ve menkıbeyi yazıda bahsedip kullanmak için rızalık istediğimde verdiği “Alevice” yanıt ayrıca beni mest etmiştir: “Kurban, meydanın malıdır!..

“… İbrahim-i Ethem Belh şehrinin padişahıdır ve padişah iken yaşadığı bir olay üzerine tacını, tahtını terkederek Hakk ve hakikat aşkıyla yollara düşer, bir mürşide bağlanır. Eğlence ve sefahata düşkün olan bir sultan olarak yaşayan İbrahim-i Ethem’in, her gün hizmetini ayrı bir cariye görür ve yatak odasını düzenler, yatağını yaparmış. Bir gün yine bir cariye, mahiyetiyle av eğlencesine giden İbrahim-i Ethem’in odasının ve yatağının düzenlenmesiyle görevlendiriliyor. Saatlerce süren iş ve hizmetten yorgun düşen zavallı cariye, günün verdiği yorgunluk ve yatağın yaydığı rahatlığın cazibesine dayanamayarak, padişahın da gelişine saatler olduğunu bildiğinden yatağın ucuna uzanıp dinlenmek istiyor. Ancak uzandıktan kısa bir süre sonra yorgunluktan içi geçiyor ve uykuya dalıyor.

Çıktığı av eğlencesinden döndüğünde yatağında bir cariyenin uyuduğunu gören İbrahim-i Ethem’in bağırmasıyla uykusundan sıçrayarak uyanıyor. Hiddetlenen İbrahim-i Ethem, elindeki kırbacıyla cariyeyi acımasızca, öldüresiye dövüyor. Vurdukça canı yanan cariye başlarda feryat figan içinde yalvarıp af diliyor. Ancak öfkeden gözü dönmüş İbrahim-i Ethem daha da acımasız bir biçimde vurmaya devam ediyor. Bir süre sonra cariye kendinden geçmeye başlayarak, artık acıyı da hissetmez oluyor ve Padişah vurdukça gülmeye başlıyor. Bunu gören Padişah bir yandan daha öfkeli ve şiddetli vururken, bir yandan da cariyenin neden güldüğüne dair içini büyük bir merak kaplıyor. Derken zavallı cariye gördüğü esiyetten dolayı ölüm sınırında öylece düşüyor.

İbrahim-i Ethem saray görevli ve hekimlerini çağırarak, en kısa sürede her yolu deneyerek bu cariyeyi mutlaka iyileştirmelerini, aksi taktirde hepsinin kellesini alacağını söylüyor. İyileştiği anda da derhal bana haber verin diye emrediyor. Hekimler ve hizmetliler ellerinden geleni yapıp cariyeyi kurtarmayı ve iyileştirmeyi başarıyorlar. Gelip padişaha haber veriyorlar. O da derhal alıp huzuruna getirmelerini buyuruyor. Cariyeyi alıp padişahın huzuruna götürmeye geldiklerinde, cariye büyük bir korku ve panikle yine ölesiye dövüleceğini düşünerek gitmemekte direniyor. Bir türlü götüremiyorlar ve korkuyla padişahın huzuruna varıp durumu izah ediyorlar. Padişah dövmeyeceğini, sadece bir soru soracağını söyleyip getirmelerini emrediyor. Bunun üzerine cariyeyi güç bela ikna edip huzura getiriyorlar.

Padişah tir tir titreyen cariyeye “O gece seni yatakrta yakaladığım için döverken, başta feryat figan içinde çırpındın, çığlık attın ve af diledin. Ama bir müddet sonra vurdukça gülmeye başladın. Bunun hikmeti nedir, neye gülüyordun sen?” diye sorar.

Cariye, “Padişahım eğer beni tekrar dövmeyeceksen neye güldüğümü doğruca anlatacağım” der. Dövülmeyeceğinin sözünü alan cariye, “başta beni dövdüğünde gerçekten canım çok yandı ve kurtulmak için bağırıp çırpındım. Fakat daha sonraları gönlüme şöyle bir duygu ve düşünce doğdu: Ya Hu! Ben birkaç saat şöyle bir yatakta içim geçtiği ve uyuyakaldığım için bu kadar kırbaç yediğime göre, yıllardır bu yatakta gönül rahatlığıyla ve zevk içinde yatan İbrahim-i Ethem’i nasıl bir ceza ve azap bekliyor?

Bu yanıt üzerine İbrahim-i Ethem bir hisse alıyor ve ayıkıyor. Tahtı, tacı bırakıp yollara düşüyor ve bir dergaha varıp, bir mürşide eriyor. Mürşid İbrahim-i Ethem’i dergahına kabul ediyor. Kendisine bir hizmet veriliyor. Aradan bir kaç yıl geçtikten sonra bir gün mürşidi yanından geçerken önünü kesip ayaklarına atılıyor. “Sultanım, ben fakire bir nazar buyursanız, himmet etseniz de şu mahcupluktan kurtulsam” diyor. Mürşit bunu üzerine kendisini sertçe itiyor ve sırt üstü düşüyor. Öfkeyle “bir bostancı bostanını ne zaman çapalayacağını, ne zaman sulayacağını, ne zaman toplayacağını bilir. Eğer bu hizmet sana ağır geldiyse derhal bırak git, sarayın daha orada yerinde duruyor. Burası yalancıların yeri değil, hadi kalk. Derhal burayı terk et!” diye cevap veriyor. İbrahim-i Ethem’in bütün yalvarmalarına rağmen, mürşit kararından dönmüyor ve dervişleri çağırarak, kapıya kadar ardından gitmelerini ve dergahı terkedip gittiğinden emin olmalarını buyuruyor. Giderken de refakat edecek dervişlere, “yürürken arkasından sertçe bacaklarına üç kez vurun ve ne söylerse gelip bana aktarın” diyor.

Son derece üzgün bir vasiyette, yıllarca hizmet ettiği dergahtan mürşidi tarafından kovulmanın hüsranıyla kalkıp yürüyor. Hizmet ettiği süre boyunca üstünde olan ve iyice paralanmış, paçavraya dönmüş, ayak ve bacaklarını açıkta bırakacak derece lime lime olmuş bir libas içinde dergahın kapısına yürürken, dervişlerden biri arkadan tekmeyle sertçe bacağına vuruyor. İbrahim-i Ethem dönüp bir şey demiyor ve yoluna devam ediyor. Bir müddet sonra ikinci derviş daha sert bir şekilde vuruyor. Yine bir sey demiyor. Üçüncü ve daha sert bir darbeyle birlikte bacağından kan fışkırmaya başlıyor. Bunun üzerine dönüp, “kardeşler, sizin o dediğinizi bir Belh şehrinde bıraktık geldik” diyor.

Bunu söyleyerek yoluna devam ediyor. Görevliler dönüp mürşide olan biteni anlatırlar. Bunları dinleyen mürşit, “Hımm!. Demek Belh şehrini, dünyanın zevkini, lezzetini daha unutmamış. Burası yalancıların yeri değil, dergahtan çıkıp gittiğinden iyice emin olun” diyor.

İbrahim-i Ethem günler ve geceler boyu yürüdükten sonra aç susuz, yorgun argın bir vaziyette Belh şehrine varıyor. Doğruca sarayının yolunu tutuyor. Saraya vardığında giriş kısmında, dışardan ve uzaktan gelenlerin ya da ihtiyaç sahiplerinin ağırlandığı, karınlarının doyurulduğu, taş basamaklarla çıkılan yüksekçe bir misafirhane bölümü ile karşılaşıyor. Kendisinin sarayı terketmesinden sonra yapıldığı anlaşılan misafirhaneye girip kuytu bir köşeye ilişiyor. Saçı sakalı bir birine karışmış, perişan, harabati bir vaziyette olduğundan kimse tanımıyor. Yemek veriyorlar, karnını doyuruyor. Gece olup karanlık bastıktan belli bir müddet sonra içeriye asker ve görevliler girip, herkesin evine gitmesi gerektiği ve mekanın boşaltılması gerektiğini söylüyorlar. İbrahim-i Ethem görevliye gidecek bir yerinin olmadığını, kimseyi rahatsız etmeden bir köşeye kıvrılıp uyumak için izin istiyor. “Olmaz, gece sarayda yabancıların kalması yasak!” diyerek kabul etmiyorlar. Yalvarıp diretince tutup yaka paça kapıdan dışarı atıyorlar. Taş basamaklardan yuvarlanıyor ve kafası, vücudu sağa sola çarpıp yaralanıyor. Yaralarından kanlar geliyor ve olduğu yere yığılıp bayılıyor. Bunun üzerine öylece bırakıp dokunmuyorlar ve sabaha kadar o vaziyette öylece yatıyor.

Sabah olup uyandığında üstüne başına bakıyor ve meydandaki çeşmeye gidip yüzünü gözünü yıkıyor ve üstündeki kanları temizliyor. Biraz düşünüyor ve doğruca dergahın yolunu tutuyor. Oysa ki kim olduğunu açıklasa tekrar sarayının padişahı olarak yaşamına devam edebilecek. Ama bunca meşakkatle aradığı belki de yaklaştığı “hakikat”i sonsuza dek kaybedecek.

Tekrar günlerce süren zorlu bir yolculuktan sonra dergaha yaklaşırken, mürşit bu gerçeği bildiğinden önceden mürit ve dervişlerini çağırıyor. “Bu yalancı İbrahim-i Ethem geri geliyor. Dergahın dört giriş kapısına da nöbetçiler koyun ve sakın içeri almayın. Gerekirse zor kullanın, hatta darp edin ama almayın. Zorlamaya devam eder ve ısrarcı olursa, çok ileri gitmeden belli bir dereceye kadar dövüp sövün; hakkını iyice verin. Ayrıca deyin ki ‘Ya hu İbrahim-i Ethem! Bu mürşit ne ki? Sen bundan ne anladın? Başka yerlerde öyle mürşitler varki üç günde seni maksuduna eriştiriyorlar. Var git onlardan birini bul’. Ancak baktınız ki olmuyor, her şeye rağmen vazgeçmiyor, o zaman bırakın gelsin” diyor.

İbrahim-i Ethem dergaha vardığında, geldiği ilk kapıda kendisini karşılayan görevliler mürşidin söylediklerini aynen yapıyorlar. “Sen deli misin, burada olduğun müddetçe bu mürşitten ne anladın? Başka daha kudretli mürşitler var” dediklerinde, İbrahim-i Ethem “Olmaz, hiç mümkünü yok! Benim mürdişim budur, burdan ayrılmam” diye yanıtlıyor. Israr üzerine iyice hırpalayıp darp ediyorlar ve almıyorlar. İkinci kapıya gidiyor ve orada da aynı muameleye maruz kalarak, “Hiç boşa ümitlenme. Sultanımızın kesin emri var, seni içeriye bırakamayız. Kendine başka mürşit ara” deniyor. Oradan da kavga dövüş gönderiliyor ve böylelikle dört kapıyı dolaşıp zorluyor. En sonunda dayaktan ve kötü muamelden bitap düşmüş vaziyette, “ Kardeşler, beni bırakın gireyim. Böyle giderse siz beni öldürüp günahkar olacaksınız, ben de mürşidimden mahrum kalacağım. Bırakın içeri gireyim” der.

Bunun üzerine en nihayetinde bırakıyorlar. İçeri girerken mürşidin kendisine doğru geldiğini görüyor ve hemen koşup ayaklarına kapanıyor. Ayaklarına yüzünü gözünü sürerek, “Beni affet Sultanım” diyor. Mürşit eğilip İbrahim-i Ethem’i yerden kaldırarak sarılıp sırtını sıvazlıyor. Ve himmet ederek sırtındaki bütün dünya yükünü alarak, perdeyi kaldırıyor.

İbrahim-i Ethem gözlerini bir açıyor bakıyor ki bambaşka bir alemde. Hakikat bütün olarak gözlerinde ve yüreğinde tecelli ediyor. Bunun üzeribe orada günümüze kadar gelen bu sözü söylüyor:

“Padişah-ı alem olmak bir kuru kavga imiş,
Bir veliye bende olmak cümleden ala imiş.”…”

1 YORUM

Yorumunuzu yazınız