PAYLAŞ

Kısa süre önce Alevi kurum yöneticisi olduğunu ileri süren birisi, demokratik Alevi kurum yöneticilerine, bir yandaş televizyon ekranında, milyonlarca insanın gözü önünde, tehditler savurdu. Tabi havada nem kapan Cumhurbaşkanına hakaret adı altında cadı avına çıkmış olan savcılar bu alçakça tehditleri ‘ifade özgürlüğü’ kapsamında değerlendirmişlerdir.

Nasıl olsa taşların başlandığı, köpeklerin salındığı bir Türkiye’deyiz. Katil ruhlu bu zavallıyı bıraksalar, oralarda geçen bir Alevinin gırtlağına çöküp boğazlayacak. Şaka değil, bu denli kin ve nefret dolu bir öfkeyle kin ve nefret kusuyordu televizyon ekranında.

Bu durum alışık olduğumuz günlük hayatta sık karşılaştığımız ötekileştirmelerden ve her hangi bir nefret suçundan daha fazlasını ifade ediyordu. Üzerinden atlanamayacak olan bu sosyo- politik vakıa neyi ifade ediyordu, bu noktaya nasıl gelindi ve bu durumda ne yapılması gerekiyor, ne yapıla bilinir? Bu sorular ve bu soruların cevapları hepimizi çok yakında ilgilendirmektedir. Alevilere yönelik bu politik yaklaşım yaşadığımız faşizmin anlaşılması ve aynı zamanda özgürlük ve demokrasi mücadelesi açısında önemlidir.

Öncelikle Alevilere yönelik bu saldırganlığın neyi ifade ettiğine bakmak gerekir. Aslında belki de bu konuda fazla söze gerek olmayacaktır. Alevi toplumunun bu denli açıktan, alenen ve televizyon gibi yaygın etki alanı bulunan bir mecrada, tehdit edilebilmesi, hepimizin, Alevi olalım olmayalım, demokrasi ve özgürlük talep eden hepimizin, yaşamsal tehlike altında olduğunu göstermektedir. Bu sözler bu kadar pervasızca ve açık mecralarda ifade edile biliniyorsa, artık hiç bir Alevi, hiç bir demokrat, hiç bir Kürt ve hiç bir ‘öteki’ güvende değildir. Zaten pratik durumda böyle değil mi?

Dolayısıyla bu sorun sadece bir demokrasi sorun değil, aynı zamanda kişisel ve toplumsal bir yaşam sorunudur. Bu söylemin böyle bir yanının da bulunduğunu belirtmenin nedeni şudur; “katliam zamanlarında” kimse, katliamcıların potansiyel hedefi olmadığını düşünerek katliamlardan kurtulamaz. Yani ben Kürt değilim, ben Alevi değilim, ben devrimci-Yurtsever değilim diyerek hiç kimse katliamlara hedef olmaktan kurtulamaz, kurtulamamıştır.

Bu tür söylem ve ifadeler, yukarıdan belirttiğimiz gibi, masum değilse neyin ifadesi olarak anlaşılmalıdır. Bu taciz ve sözlü saldırıların ana nedeni yapılması tasarlanan katliamlara veya benzer saldırılara ‘ortam hazırlamak ‘tır. Devlet eliyle yapılmış bütün katliamlara da bu süreç yaşanmıştır. Yazının hacmini zorlayacağı için ayrıntılara girmek doğru değil, ancak hatırlayanlar veya bilenler vardır. Yakın tarihte yaşanmış bütün katliamlarda katliam öncesi süreçte bir dizi ‘şeytanlaştırma’ operasyonlarının yapıldığı bilinmektedir. Bugünde aynı şekilde saldırı ve katliamlarını kendilerince meşru göstermek için Kürt halkın ve HDP’ye yapılanlar bu kapsamdadır. İşte aynı süreç aleviler için de güncelleştirilmek istendiği için ilgili konuşma yapılabilmiştir, yapılacaktır. (bu durumdan hareketle belirtilen konuşmayı yapan katil ruhlunun devlet içinde çok özel biri olduğu anlamı çıkartılmamalıdır. Belki de o zavallı sıradan bir katil ruhludan daha fazlası değildir) Kısacası bu tür konuşmalarla ilgili toplumsal kesime yönelik olarak yapılmak istenen daha kapsamlı bir saldırının zemini yaratılmak istenmektedir.

Üstelik bu topraklarda son yüz yıldan bu yana devletin gerçekleştirdiği katliamlar ve devletin katliamcı sicili, toplumsal hafızada silinmemiştir. Ermeni katliamı, Yahudi ve Rum katliamı, Alevi ve Kürt katliamlarının hıç birisi unutulmadı ve bu türden söylemler konuşulduğunda, toplumsal hafıza, belleğinde baskıladığı o katliamları güncelleyerek, hatırlamakta ve korkunun denetimine açık hale gelmektedir. Zaten bu söylemlerle amaçlanan sonuçlardan birisi de budur. Öncelikle belirtilen tehditlerin, siyasal, toplumsal ve kişisel boyutların hepsinde son derece hayatı bir anlamı olduğunun altını çizmek gerekmektedir.

İkinci olarak bu noktaya nasıl gelindiği konusu da çok önemlidir. Bu noktaya nasıl gelindiği konusunu, yaşadıklarımıza daha yakında ve farklı bir yerden bakarak anlamak mümkündür. Özellikle 7. Haziran seçimlerinden sonra yaşadıklarımızla ilgili olarak, her gün konuştuğumuzda ‘ şiddet yoluyla Kürt sorunu, Alevi sorunu gibi toplumsal sorunlar çözülmez, bu devlet yıllardır bunu anlamadı mı ki bu işi şiddetle çözmeye çalışıyor’ diyor ve konuyu bu sorunun cevabı üzerinde anlamaya çalışıyoruz. Ancak buradaki temel handikap sandığımız gibi şiddetin sorun çözmede işlevsiz olduğuna fazlasıyla inanıyor olmamızdır. Hâlbuki şiddet, devletin varlığını borçlu olduğu esas yöntemlerinin en vazgeçilmezi olmaya devam ediyor. Böyle olduğu içindir ki Türk devleti yüz yıldan beri varlığını sürdürebilmektedir. Bu gerçeğin doğru anlaşılması, devletin neden bugün şiddete başvurduğunun, neden Kürtlere, Alevilere ve tüm demokrasi güçlerine karşı katliamların güncellendiğinin doğru anlaşılması için önemlidir.

Bu açıklanmadan sonra Alevilere dair politikalara bakıla bilinir. Türk devletinin Alevilere yönelik asimilasyoncu politikaları iki biçimde devam etmiştir. Gün olmuş Alevilere yönelik katliamalar yapılmış, gün olmuş Aleviler, sahiplenilir görünülerek devletin temel politikalarının payandası yapılmak istenmişlerdir. Zaten katliamlarla, sürekli tedirgin, ürkek ve toplumsal hayatta dışlanmış olan Alevilerin
içinde, kendilerine sahip çıkıldığı duygusuyla, sistemin sahiplerinin en küçük ilgisine karşı bütün benlikleriyle sistemin içine dâhil olmaya, Alevilikten vazgeçmeye açık çok sayıda zavallı, düşkün Alevi baronu türeyebilmiştir. Katliamlarla fiziki olarak yapılan imha operasyonları, bu yöntemle asimile edilerek sürdürülmüştür.

Böylece Aleviler, ‘laikliğin ve cumhuriyetin bekçileri’ olarak tanımlanarak hem sisteme dâhil olmaları, hem de gerçek Alevilikten uzaklaşmaları sağlanmak istenmiştir. Şimdi esas konumuza geliyoruz.

Bilindiği gibi Türk devleti, İslam dinini temel sosyolojik bir dayanak olarak kullanmayı temel stratejik politika olarak belirlemiş, benimsemiştir. Kendisini bu olguya göre biçimlendirmiştir. Ancak AKP dönemine kadar bu yararlanma politikası İslam’ın kontrol edilmesini ve bazı noktalarda sınırlandırılmasını gerektiriyordu. Sistemin toplumsal dayanakları, bölgesel ilişkileri, tarihi ve geleneksel refleksleri İslam’ın esas alınmasına göre biçimlendirilmek istenirken, öte yanda uluslararası ilişkileri laikliği dayatmaktaydı. Bu iki realite, Türk devlet aklı tarafında Türk tipi laikliğin icat edilmesine yol açtı. Belirlen bu laikliğin İslam’ı bazı yönleriyle sınırlandırması gerekiyordu. Kurgulanmış olan bu laikliğin dayanağı olarak ta Aleviler ve fanatik İslam’ın dışında kalan toplumun seküler-çagdaş yaşamdan yana olan kesimleri düşünülmüşlerdir.

İşte cumhuriyet tarihi boyunca Aleviler, bir yanda katliamlarla kırılır, yok edilmeye çalışılırken, diğer yandan da yine katliamların yarattığı bir sonuç olarak, kendi kimliklerinden vazgeçmeleri devletin Alevileri olarak toplumsal yapı içinde konumlanmaları, sistemin, laikliğin ve cumhuriyetin bekçileri olmaları yönünde zorlanmışlar, bu sonucun elde edilmesi sağlanmaya çalışılmıştır.

Bu politika AKP iktidara gelinceye kadar, belirlendiği biçimiyle, temel-stratejik politika olarak uygulandı. Ancak AKP, Türk devletinin bu temel politikalarını benimsememiş, yeterli bulmamış ve bu politikayı değiştirmeyi esas almıştır. Çünkü AKP, laik bir devlet düşünmemekte, mevcut durumu halifeliği getirecek şekilde değiştirmeyi hesaplamaktadır. Bu nedenle AKP, Alevilere dair politikalarını da buna uygun olarak yeniden kurgulamıştır. Üstelik bu niyetini hiç bir zaman gizlememiş, değişik zamanlarda açıkça, bazen dolayı olarak ifade etmiştir. Yeni durum ve dönemin Alevi politikasında AKP, Alevileri laikliğin ve cumhuriyetin bekçileri olmaktan çıkartmıştır. Çünkü AKP, ‘laik’ bir cumhuriyeti düşünmemektedir. AKP’nin tasavvur ettiği gelecekte, bu topraklardan da, bölgeden de Alevilere yer ve yaşam hakkı yoktur. AKP, Alevileri topyekûn yok etmeyi düşünmekte, hesaplamakta ve planlamaktadır.

O nedenle paravan Alevi derneğinin tetikçi yöneticisinin, Aleviler hakkında bu denli tehlikeli ifadeleri televizyon ekranında kullanabilmiş olması, basit bir hezeyan veya sıradan bir bireyin düşmanlığı olarak görülemez, görülmemelidir. Bu ifadeler AKP iktidarından bu yana özellikle son dönemlerde Alevilere yönelik olarak geliştirilen sistemli ve ısrarcı saldırılarla birlikte düşünüldüğünde, Alevileri nasıl bir geleceğin beklediğini anlamak zor olmayacaktır. Türk devleti kendisi için belirlediği “ya herro ya merro” sürecinin yaşandığı bu günler, Aleviler için de benzer bir anlam içermektedir. Türk devleti, varoluşunun yolunu, Alevileri yok etmekte, Kürtlerin iradesini kırmakta ve demokratik muhalefeti bastırmakta aramaktadır. Bu nedenle Aleviler için bu süreç, yüzyıllık asimilasyon ve yok etme faaliyetinin son noktası, var olmak veya yok olmak an’ı olarak görülmelidir. Bütün bu tür tacizlerin, buna benzer sayısız saldırı ve saldırı girişiminin, bu anlamda, daha kapsamlı, daha yaygın ve daha kanlı bir sürecin ilk adımları, daha kitlesel katliamların ‘ortamını hazırlamak’ olarak değerlendirilmelidir.

Bu denli kapsamlı bir yok etme hazırlığı karşısında Alevi toplumu, hızla örgütlülüğünü yeni duruma göre tahkim etmeyi, yeni dönemin mücadele biçimlerini tartışmayı, bu yeni durumun gerektirdiği örgütsel yapıları oluşturmayı gündemine almalıdır. Bu yönlü hazırlıklar hayatın dayatmasının sonucunda zorunlu kalındığı için değil, örgütlü olmanın sağladığı imkânlardan ve öngörülerden hareketle yapıldığı zaman, kazanmak daha çok mümkün olacaktır. Liberal yalanlardan, sahte umutlarla yaratılan pembe hayallerden beklentiler içine girmek, toplumsal anlamda ölümcül bir hata ve gaflet olacaktır. Aleviler tarihleri boyunca yaşadıkları sayısız saldırıya karşı nasıl direnişmiş ve kazanmışlarsa, bu ‘son saldırıya’ karşı da aynı direniş ruhuyla harekete geçtikleri zaman geleceklerini kurtarma imkânını yaratmış olacaklardır.

Yorumunuzu yazınız