PAYLAŞ

Marmara, Ege ve Akdeniz Bölgesindeki sahillere yakın dağlık bölgelerde bir toplum yaşar. Güleç yüzleri, dostça yaklaşımları, değişik giysileri ile farklı bir toplum. Elinde, evinde ne varsa konuğu içindir. Kendisi kuru ekmek yese de misafiri için sofra donatır. Kendisi açık kalsa , dostunu giydirmeyi töre bilmiştir. Tahtacılar denir onlara. Dağ arkalarında yaşamak zorunda kaldıklarından dolayı orman işçiliği ile uğraşmışlar asırlarca. Tahta biçip, meşe kömürü yaptıkları için, tarihe “Ağaçeri” olarak geçmişlerdir. Alevidirler ve geleneklerine çok bağlıdırlar. Eskiden göçebe olarak yazları yaylalarda, kışları ovalarda yaşamışlar. Yerleşik hayata 1876 yılında Sadrazam Ahmet Vefik paşa’nın iskan emri sonucu zorla geçmişler.  Ahmet Vefik Balıesir’de aşireti toplamış ve iskan emrini yüzlerine okumuş. Tahtacılar itiraz etmişler. Osmanlı askerleri çadırlarını yaktırmış, önde gelenleri kılıçtan geçirmiş. Çadır yakan paşa derler Ahmet Vefik’e bu olaydan sonra. Adana, içel, Antalya, Muğla, Denizli, Isparta, Burdur, Aydın, İzmir, Manisa, Balıkesir ve Çanakkale vilayetlerindeki geniş ormanlık bölgeler de yaşarlar.

Tahtacı sözlükte, ağaç kesen, tahta biçen anlamına gelmektedir.

Biz daha çocuk iken köyümüzde bu tahta biçme işi devam ediyordu. Orman kesmek yasak olduğu ve ormanlar korumaya alındığı için bu işçiliği kaçak olarak yaparlardı. Ormana gidecek olanlar, sabaha yakın ağaç kesecekleri ormana varmak zorundaydı. Sabahın ilk ışıkları ile birlikte kesilecek olan her ağaca önce niyaz ederler  (affı istenir) ve kesilip, yontulurdu. Eğer kesilecek ağaç sayısı biraz fazla ise bir horoz kurban keserlerdi. (Ceprail kurbanı denir, horoz kurbanına). Ya da ormana gitmek için en kötü bir hava seçilirdi. Kış, yağmurlu havalar da orman bekçileri olmazdı genellikle. Kesilen ağaçlar at ve eşeklere yüklenerek köye getirilir, “Gece ağacı” denilen bir tezgâh kurulur, el bıçkısı ile tahtalar biçilirdi.

Gece ağacı yapılacak günlerde, köyde hiçbir yabancının olmamasına dikkat edilir, tüm yollar gözetim altında tutulurdu. Köylerin giriş yollarına gözcüler yollanır, gözetim altında tulurdu. Eğer bir yabancı geliyorsa “Kösüre” diye işaret verilir, köydekiler ağaçları ve kendilerini saklardı. O gece herkes birbirine yardım eder ve iş imece şeklinde bitirilirdi. Biçilen ağaçlar, yine aynı gizlilik içinde, önceden satışı için söz alınan yere at ve eşeklerle götürülür, satılırdı.

Orman bekçilerine, Jandarmaya ya da şehirdeki gece bekçilerine yakalandıkları da çok olurdu. Yükleri ile birlikte, hayvanlarının semerleri ellerinden alınarak mahkemeye çıkarılırlardı. Bu nedenle hapiste yatmayan yaşlı Tahtacı bulmak oldukça zordur.

Kestikleri ağaca “Niyaz” ederler dedim. Sadece niyaz etmekle kalmaz, yaşlı kadınlar kesmek zorunda kalınan bu ağaçlar için ağıt yakarlar. Çünkü tahtası yapılacak olan ağacın bir kere çok düzgün, ikincisi, güçlü bir ağaç olması sonucu, ağaçları güçlü kuvvetli ve dürüst bir yiğide benzetirler, ağlarlardı…

Tarih

Tahtacı ismine yazılı kaynaklar da 16. yüzyıl da rastlanıyor ve bu topluluk günümüze kadar ciddi bir şekilde araştırılmamış. Cemaat-ı Tahtacıyan adı Osmanlı arşiv ve vergi defterlerin de ilk defa 16. yüzyılda geçiyor. Saruhan ovasından Bursa tarafa yükleri ve hayvanları ile göçerlerken bir Sünni’nin tarlasına hayvanları girmiş, Sünni de onları “Tahtacılar tarlama zarar verdi” diye şikayet etmiş.

Bundan önce “Ağaçeri” olarak adı geçen Tahtacılar için bir kaç belge daha var. Faruk Sümer, Tahtacılarla, Ağaçeri’lerini Oğuz Boyundan gelen, aynı kavimden ama, ayrı topluluklar olduğunu yazar.

Babinger; Tahtacıların Anadolu’nun yerli halkından ve “Dendrophoroi” tarikatının üyelerinden olduklarını ileri sürüyor.

Avusturya-Macaristan Konsolosu Tibor v. Pözl’ün Tahtacıların Osmanlıyı tanımadıklarını, bu nedenle bir çoğunun İran nüfusuna geçtiklerini iddia etmesini, Afyon -Sandıklıda o dönemler fahri konsolosluk yapan İran’lı Ali Rıza Bey’de doğrulamaktadır. Ali Rıza Bey, Silifke civarında oturan Çaylak aşiretinden 350 hanelik Tahtacıya İran pasaportu verildiğini kendisi yazar.

Yine Ali Rıza Bey’in bildirdiğine göre, 1884’de bir çok Tahtacı Osmanlı’ya askerlik yapmamak, Sünnilerle birarada yemek yememek (Yezi’in sofrasına oturmamak) için ya “Kıpti” Çingene tebasına geçmişler ya da İran pasaportu almışlardır…

Son bulunan yazıtlara göre Fenikelilerle akraba yada bizzat Fenikeliler oldukları konusunda tartışmalar sürüyor.

Gelenekler

Alevi örgütlenmesinin ortaya çıkması ile birlikte bazı yerel gözlemler, araştırmalar yapılmaya başlanmışsada bunlar yeterli değildir. Yeterli değildir, çünkü böylesi bir araştırma yapabilmek için Tahtacıları çok iyi tanımak gerekir. Bir defa kendilerinden olmayan insanları cemlerine almamaları ya da almışlarsa, bunu muhabbet cemi şekline çevirmeleri, araştırmacıyı yanıltmaktadır. Tahtacı cemlerinde 12 erkân yapılır. Erkân, yaşanan bir olayın cemde tekrar kısa ve görsel anlatımıdır. Çok önemli bir konu olduğundan bunu da yabancılara gösteremezler. Sadece yabancılara değil, evli olmayanlara, çocuklara da göstermezler.

Tahtacılar kendi içlerine kapalı, Alevi geleneklerine çok sıkı bağlıdırlar. Daha çocukları doğduğu zaman bu gelenekler yavaş yavaş uygulanmaya başlanır.

Kız Çocuk

Kız çocuğu doğduğunda, helva yapılması, kırkını çıkardığında yapılan eğlence, (kız ve erkek çocuklar için) altı aylık olunca “kına” eğlencesi, çocuğun dişleri çıkmaya başlayınca, dişin çıkışını ilk görenin çocuğa hediye almakla yükümlü olması, ardından “Diş hediği” yapılarak onun tüm köylüye dağıtılması (diş hediği; buğday, mısır, nohut vb. kuru tahıllar kaynatılarak yapılır)…

Erkek çocuk

Erkek çocuklar için de, kına hariç tüm bu gelenekler uygulanır, bir fark vardır; Erkek doğuran anne, çocuğunun kırkı çıkana kadar başına “Kreb” adını verdikleri, çeşitli renklerden yada tek kırmızı oluşan bir bez bağlar.

Erkek çocuk için yapılan “saç yülüme” adı altında, ilk saçları traş oluşta yapılan eğlenceli bir gelenek daha vardır.

Düğünler

Düğünleri hepimizin bildiği şekilde yapılmasına rağmen, diğer Alevilerden ayrılan bazı farklılıkları vardır.

Düğün başlamadan bir hafta önce tüm köylüler, yakın köylerdeki Tahtacı tanıdıklar davet edilir. Herkes toplandıktan sonra davet edilecek yakın/uzak köylerdeki insanlar için davetiyeler hazırlanır. Bu davetiyeler genellikle kumaş bezleridir, çok özel davetliler için kumaş bezinin bir ucuna şeker bağlanır.  Orada bulunanlar davet edilecek misafirlerden kaç insan alacaklarını söylerler ve misafir dağılım töreni yemeği verilir.

Bayrak Kaldırma Töreni

Misafir dağılımı töreni bittikten sonra, düğün evine asılacak olan “Alemir” adını verdikleri kırmızı, san, yeşil, turuncu, mavi, beyaz renklerden oluşan bayrağın dikimine geçilir (Celal Abbas bayrağı derler ve çok kutsaldır). Bayrak kumaşlarını düşkün olmayan, ismi herhangi bir dedi-koduya katılmamış ama müsahipli olan iki erkek keserler. Bayrak kumaşları kesilirken orada bulunanlara dolu (rakı) dağıtılır. Dolu içmeyenler, uzatılan dolu bardağına sakinin elinde niyaz ederler, içmek isteyenler ise bardağı kendi ellerine alırlar.

Bayrağı kadınlar dikerler ve en yaşlı olan erkeğe ayakta teslim ederler. Yaşlı emmi “Peygambere Selavat, Selli Ala Muhammet, Kutlu olsun diyenin akibeti hayır gelsin… Uludur ulu, Sofraları dolu, bizim pirimiz Hazreti Ali.. Hüü diyelim hüüü” der bir adım ileri yürür. Bu retüel üç defa tekrarlanır ve Celal Abbas bayrağı evin bir köşesine asılır. Bayrak asıldıktan sonra düğün başlamış sayılır.

Bayrak dikilirken, “Alemir” adındaki bayrağın en üstüne bir ayna konur. Bir yansıma olarak, evlenen kişilerin geleceğinin ayna gibi açık ve net olacağına inanılır…

Tura:       

Gelin yeni evine geldiğinde “Tura” dedikleri bir tören daha yapılır. Bu törende önce düğüne hizmet edenlere ve yakınlarına yemek verilir. Sonra orada bulunan gençler, ellerine aldıkları bir başbağı bezinin bir ucunu düğümleyerek, topuz şekline getirir ve gelin bu topluluğun arasından geçerken, geline bunlarla vurulur. Şayet gelin çok pratik birisi ise, kendisine vurdurmadan aradan geçer gider. Bu adet damat için de aynı şekilde tekrarlanır…

Özne:

Alevi nikahıdır. En az oniki yaşlı müsahipli düğün evinde toplanır. Dede var ise dede, dede yok ise o görevi yürütebilecek bir yaşlı, gelin ile damadı karşısına alır, onlara evlilikte karşılaşacakları zorlukları, kolaylıkları; zorluklar da kimlere başvuracaklar, kolaylıklarda neler yapılması konusunda özet bir bilgi verir. Evlilik sonrası, başbağı yapılması, baba evinden ayrılmaları, müsahip tutma, yaşlılara, çocuklara nasıl davranmaları konusunda bilgi verir ve onlardan birbirlerine karşı her zaman güler yüzlü ve dürüst olmaları konusunda söz alır. “Sözümden dönersem Ali’nin kılıcı boynuma olsun” diye de yemin ettirir. Ardından dolu dağıtılır (dolu üçer defadır), semah dönülür, özne sofrası atılır ve yemek anında yeni evlilere kendi elleriyle lokma verenler olur.

Bayrak indirme Töreni

Düğün bittikten bir gün sonra, yakın akrabalar, dostlar toplanarak önce dolu dağıtılır, ardından bayrak indirilir ve geline teslim edilir.

Teslim edilirken yine: Peygambere salavat, Salli Ala Muhammet, kutlu olsun diyenin akibeti hayırlı olsun. Uludur ulu, sofraları dolu, bizim pirimiz Hz. Ali, hü diyelim, hüü… Bayrak indirildikten sonra düğün bitmiş sayılır.

Başbağı  Töreni    

Düğünden sonra geline “Başbağı” yapılır. Başbağı, geleneklerle dolu bir cem törenidir. Müsahipli, başbağını yapabilecek yakından olan birinin önderliğinde yapılır. Böylelikle bir Alevi kapısı daha açılmış, canlara iki can daha katılmış sayılır. Yemekler yenir ve semahlar dönülür..

Bu tören cemleri, dediğimiz gibi, diğer cemlere benzemezler. Yeni evlilere bir öğreti olarak yapılır. Yeni evliler bundan sonra musahip olacakları emsallerinden başka bir aileyle musahiplik hazırlığına başlarlar. Onlara herkes, her konuda yardımcı olur.

İkrar Aldırma Töreni

Yeni evli bir gelinin “ikrar”ının aldırılması zorunludur. Geline, bir Alevi kadınının nasıl olması gerektiği üzerine verilen bir eğitimdir bu. Ya da bir Alevi anası nasıl olur? Bu konuların ağır bastığı bir öğreti geleneğidir ve gelin ile damada eline, diline, beline sahip olacakları üzerine söz (ikrar) verdirilir…

İkrar yemeğinde kurban kesilir. Fakat bu ailenin varlık durumuna bağlı olduğu için kurban, mutlaka kuzu olmaz, bir horoz da olabilir.

CEM

Tahtacılar Abdal Musa cemi bilmezler. Cuma akşamı dedikleri, perşembe akşamı yapılan ve daha çok gençlerin öğretilmesine yönelik, başka bir cem yaparlar. Bu cemde kurban yoktur. Semah öğretilir, düvazimamlar öğretilir, yani bir cem için ne önemliyse bu “cuma akşamı” cemlerinde öğretilir.

  1. Görgü sorgu cemi,
  2. İkrar
  3. Ceza Cemi,
  4. Müsahiplik Cemi,
  5. Aşinalık Cemi,
  6. Peşinelik Cemi,
  7. Çiğildaşlık Cemi,
  8. Öz ayırma Cemi
  9. Yas Cemi
  10. Sonbahar cemi, Edremit de kaz dağlarında yapılır
  11. Muhabbet Cemi, her zaman ama, daha çok misafirler geldiğinde yapılır,
  12. Öz cemi, kendiliğinden verilen yemek.

Musahiplik

  • Musahip olacak olan gençler önce bir “Mürebbi babası ve anası” bularak, onları kendilerine önder yaparlar. Mürebbi, onları musahipliğe hazırlayacak olan öğretmendir aynı zamanda. Musahip olacakların herşeyi ile ilgilenir. Giyimleri, nasıl davranacakları, oturuş, duruş biçimlerine, konuşma üsluplarına kadar herşeyleriyle ilgilenerek, onları Aleviliğe hazırlar…
  • Musahiplik ceminde bu mürebbi baba ile Ana yine en öndedir. Bir tek dede ile delilciye karışmazlar. Diğer tüm görevlilere karışma yetkileri var. Çünkü bu cemin, eksiksiz ve sağlıklı geçmesi, onların sorumluluğu altındadır.
  • Musahip cemi bittikten bir gün sonra, kesilen kurbanın kellesi ile bir cem daha yapılıyor ve musahiplik bitmiş oluyor. Yeni musahipler bundan böyle her ceme girmeye hak kazanmışlardır…
  • Eğer musahipler isterlerse, aradan bir sene geçtikten sonra “Öz ayırma” cemi yaparak, özlerini ayırabiliyorlar. Bunun anlamı şu: Musahiplerden her hangi birisi bir suç işledi ve toplumdan düşkün oldu. Eğer öz ayrılmamışsa, iki tarafta düşkün olmaktadır, ama öz ayrılmış ise, suçsuz olan aile, musahiplerinin bu suçuna karşılık düşkün sayılmamaktadır…

Dedelik

  • Tahtacıların dedeliği de oldukça zor. Şöyle: Kişilerin dede seçmesi serbest, herkes istediği dedeyi seçebilir. Diyelim iki çift musahip olacaklar ve dededen söz kesmişler. Eğer bu çiftler çok yoksullarsa, dede bunların masrafını üstelenerek onları musahip kılmak zorundadır. Dedin yol evladı sayılırlar.
  • Dedeler para almazlar, görevlerini inançlarına bir bağlılık olarak yerine getirirler.
  • Dede soyundan olan herkes dede olamaz, İmam Cafer’den ya da Hz. Ali’ den kaldığı söylenen hırka, değnek vb. nişanı taşımaya hak kazanmış olan kimse dedelik postuna oturma hakkına sahiptir. Bir örnek: Dede soyundan geldiğini bildiğimiz beş kardeş var ve bunların da beşer tane erkek çocuğu olduğunu kabul edelim. Burada otuz kişilik bir dede soyu vardır. Bu otuz kişiden ancak bir kişi, yani o nişanı taşıyabilen dedelik yapabilir, diğerleri yapamaz. Çünkü o dede ocağının bir tek temsilcisi olur, iki temsilci olmaz.

Ölüm

  • Bir Tahtacı öldüğünde, herkes ölü evine gelerek, ölüden helallik diler. Kadınlar ağıtlar yakarlar, ölü olanın anılarını, onun yiğitliğini, dürüstlüğünü, dostluğunu anlatırlar. Zaten bu cenaze evine toplanış, aynı zamanda ölenin ne kadar topluma yakın olduğunun bir anlatımıdır da.
  • Ağıtların ardından “Hakka yürüme sazı” çalınır. Köydeki sazandar kim ise (saz çalana Güvender denir) sazını getirmesi istenir. Ölenin yakınları tabutun çevresine otururlar, güvender üç deyiş okur. Burada söylenen deyişler bazen doğrudan ölen insan için o gün yazılmış bir deyiş de olabilir, Alevi ulularının deyişleri de. Daha eskilerde ölüler saz eşliğinde mezara götürülürmüş, bugün asimlasyonun bir sonucu olarak Alevi köylerine zorla yapılan Camilerin Diyanet hocaları Kuran okuyarak toprağa veriliyor.

Saz çalındıktan sonra, ölenin tüm elbiseleri giydirilir. Tahtacıların her zaman gördüğümüz o renkli, işlemeli elbiseleri düğünleri olduktan sonra iki çift olarak dikilir. Bu elbiselerden bir “Dirimlik” dedikleri, cemlerde, ziyaretlerde, düğünlerde giydikleri elbisedir. Diğeri ise “Ölümlük” dedikleri, öldüklerinde giyecekleri elbisedir. Her iki elbisenin işlemlerine kadar her nakışı aynıdır. Bir Tahtacı öldüğünde işte bu “Ölümlük” dediği elbise ile toprağa verilir. Ölen genç kız ise “Gelinlik” ile, delikanlı ise “yeni elbise ile gömülür.

Mezar kazıldıktan sonra bir köşesi yatak sığacak şekilde oyulur. Döşek serilir, yastığı konur ve ölen insan yatırılır, üzerine battaniyesi, yorganı örtülür. Her şey hiç kullanılmamış olmak zorundadır. Oyulan tarafın önü tahtalarla kapatılır. Saptırma tahtası denir bunlara ve toprak atılmaya başlanır.

Hakka yürüme sazı çalındıktan sonra, orada çalınan saz, tam kırk gün bu ölü evini beklemek zorundadır… Kırk gün o sazı kimse oradan almaz ve kimse tellerine dokunmaz. Çünkü o saz, yas sazı olmuştur. Ayrıca yakını ölmüş birisi, dede köye ilk geldiğinde mutlaka onun “Yas cemi”ni yaptırmak zorundadır. Buna yasını aldırma cemi denir.

Bir başka şey; köyde ölümden sonra ilk düğün yapıldığında, düğün çalgıları ilk önce düğün evi önünde kısa bir çalgı çaldıktan sonra, ölenin evine gider Yas çalgısı çalarlar, düğün öyle başlar.

ALEVİLİK TANIMLARI

  • Tahtacılar, Hacı Bektaş ocağını bilmezler. İzmir Narlıdere’deki Yanyatır Ocağına bağlıdırlar. Ocak çok kutsaldır. Yanyatır ocağının anlamı; Tahtacılar ikrar verirlerken, müsahip olurlarken dede döşeğine yan yatarak pençeyi Ali Aba eli alırlar. İlk dedeleri Adana’nın Ceyhan kazası Dur Hasan dede olduğu söylenir. Köyün adı da Dur Hasan’dır. Daha sonra İzmir Narlıdere’deki köyle ocaklarını kurmuşlar.
  • “İtikadımız İmam Cafer, Mezhebimiz Caferi”dir der Tahtacı dedeleri ve Ocaklarının İran Meşhed’deki İmam Rıza’ya bağlı olduğunu söylerler.

Sosyal Yaşam:

Buraya kadar saydıklarımız. Tahtacıların Alevi gelenekleri üzerine idi, bir de onların sosyal yanlarını inceliyelim:

Köyden şehre göç ve daha iyi bir yaşam beklentisi, bu insanları da oldukça etkiledi. Köyle şehir arasında yaşanan bir bölünme var bu gün. Birçok yakınımız, dostumuz, tanıdığımız şehirde yaşamasına rağmen, bir ölüm olayında, bir cem de, düğünde mutlaka köye gitmek zorunda. Bu ise, onlar için ikinci bir maddi külfet oluyor.

Çalıştıkları işyerlerin de çevrelerindeki insanlara karşı saygılı davranmaları nedeniyle, Sendika ve İşçi Temsilciliği gibi önemli yerlere geliyorlar ve demokrasi mücadelesi içinde yer alıyorlar. Yeni yeni dernekleşiyorlar.

“Gelişen örgütlenmeye kuşkuyla baktıklarını ve Aleviliğin bu dernekleşmelerden oldukça zarar göreceğini, Alevi inancına ters düşen bir çok insanın bu dernek yönetimlerinde yer aldığı için, uzak kalmanın daha sağlıklı olacağını” dile getiriyorlar.

Bu yerleşik köy yaşamına geçmiş olmalarına rağmen, Antalya, Burdur, Denizli yöresindeki birçok aşiret hala göçebe olarak ve orman işçiliği yaparak yaşamaktadır.

Hiçbir sosyal hakları olmadan, orman kesim bölgelerinde çadırlar içerisinde yaşayan bu toplumun sırtından birçok orman ağası türemiştir bugün.

Kesilen ağaç altında kalarak sakatlanan, ormandan yuvarlanan, kol ve bacakları kırılarak sakat kalan birçok insanla karşılaşırsınız. Devlete karşı oldukça öfkelidirler. “Bir vergi alırken, bir de sağlam kalan çocuklarımızı askere almak için vardır bizde devlet” diyeceklerdir daha ilk konuşmaya başladığınızda.

Bayramlar

Sultan Nevruz (Büyük Bayram) Sultan Nevruz (Navrız derler) Bayramını her sene 21 Mart günü kutlarlar.

O gün tüm evler dolaşılarak, yemek için ne verilirse biraraya toplanır ve kazanlarla yemek vurulur. Ayrıca, yiyecek vermeyip de para verenlerin verdiği paralarla birkaç kurban alınır. Yiyecek toplama konusunda hiç bir zorlama yoktur, herkes gönlünden ne vermek isterse onu verir. Veremeyenler olduğu gibi hem yiyecek hem de para verenler de olur.

Güzel yemek yapan kadınlar yemeği hazırlarken, eğer kadınlar isterlerse, birkaç erkek de bu yemek işine yardım eder. Kazanlarla su taşıma, ağır yükleri kaldırma vs. konusunda..

Bunların dışında kalanlar köy mezarlığına giderek, taşları ve otları temizler, mezarlığın avlusu bozulmuşsa tamir edilir. Burada herkes birbirine yardımcı olur ve yemek vaktine kadar tüm işler bitirilir…

Köy meydanlığında kurulan sofralarda yemekler yenir. Tabi isteyen evine de götürebilir. Ayrıca yaşlı ve hasta olanlara, herhangi bir nedenle gelemeyenlere, öncelikle yemek gönderilir ve Nevruz Tahtacıların deyimiyle “Sultan Navrız lokması” paylaşılmış olur. Artan yemekler de herkese taksim edilir…

Yemekten sonra gençler oyunlar oynar. Bu oyunlar, bir nevi sportif oyunlardır. Öyle düğün oyunu falan değil. Omuzlara basılarak, yükseklere çıkma denenir, arkadaşlarının sırtından aşarak takla, atılır, gruplar halinde ip çekilir vb..

Kızlar ise bazen kendi aralarında, bazen de köy meydanının bir köşesinde biraraya gelerek oyunlar oynar, türküler söyler. Bazı köylerde ateşler yakılarak, bu ateşin üzerinden atlanır.. Ayrıca o gün herkes yıkanmış ve en yeni elbisesini giymiştir…

Hıdırellez Bayramı

6 Mayıs günü köye en yakın ziyaret olan (genellikle “dede” adı verdikleri, herhangi bir ulunun mezarı olarak bilinen) yerde tüm köylü toplanır, herkes kendi kurbanını keser ve önce ciğer ve böbrekler kavrularak yenir. Zaten bu toplantı yerinde her ailenin bir yurdu vardır. Genellikle yakın akrabalar birarada bulunur.

Yemekten önce dedenin mezarı ziyaret edilir ve kapısındaki sağ-sol taşlara, oradan geçerek içerideki köşe taşına niyaz edilir. “Ya Allah, ya Muhammed, ya Ali” diyerek edilen niyazın yanında, içlerinden dilek dileyen bu dileğini ister.

Öğle vakti toplu olarak yemekler yenir, gençler isterlerse kendi aralarında içki içerler, saz çalar deyiş söylerler, semah dönerler. Yakın zamanlarda Hıdırellez bayramına yakın olan Sünni köylerdeki tanıdıklar da gelmektedir. Bu nedenle yaşlılar misafirlerle ilgilenirken, pusu bir yerde toplanan gençler orada semah dönerler..

Örneğin bizim köyün kutlama yeri olan “Dedetaşı” yüksek bir yayla olduğundan her tarafı açıktır. Bu yüzden köylüler Hıdırellez’den bir gün sonra “Çakmak Dede”sinden toplanarak orada cem yaparlar. Burada küskün, dargın olmaz. Herkes semah döner. Bu semah dönme geç vakitlere kadar devam eder. Çakmak Dede’ye kesinlikle yabancı alınmaz. Tahtacı olduğu bilinmeyen, yani köyde akrabası ve tanıdığı bulunmayanların, Alevi olduğu bilinse dahi o gün birliğe alınmazlar. Çakmak Dede’ye giderken, yol üstündeki “Yeni Dede”ye de niyaz edilir, aynı Çakmak Dede’ye niyaz edildiği gibi..

Sünni birisinin eli tutulduğunda yada eve alındığında o el yada ev yıkanmak, temizlenmek zorundadır. Kırklama dedikleri bu yıkama toprakla ya da su ile olur. Elime “Boz eli” değdi derler. Sünni Türklere “Boz” adını takarlar.

Fakat Sünni Yörüklerle çok iyi geçinirler, Yörükleri severler. Yörükler de Tahtacılar gibi kapalı değildir. Tabii bu dostluk ne kadar samimi olsa bile, asla kız alınmaz ve kız verilmez Sünni bir kimseye…

Kültürel tanınmışlıkları

Balıkesir Türkali köyü folklor çalışması 60 senedir devam ediyor.

Mersin Kırtıl köyü semahçıları tüm 70 senelik bir geleneği devam ettiriyorlar,

Edremit Tahtakuşlar, Silifke Kırtıl köyünde Müze var.

İzmir Bademler köyünde 60 senelik tiyatro var.

Soma Kozluören ve Savaştepe Kongurca köylerinin Hıdırellez bayramı çık tanınmıştır.

Hemen her Tahtacı köyünde, mutlaka farklı bir yapı görmek mümkündür.

02.08.2016

 

13978248_10153936860078165_1586460138_o 13956997_10153936859423165_1157906079_n 13901768_10153936859893165_983195651_o 13931542_10153936859973165_417814635_o 13978162_10153936859873165_606096026_o 13942386_10153936859448165_1951604434_n 13941082_10153936859048165_875637630_n

PAYLAŞ

Yorumunuzu yazınız