PAYLAŞ

Çernobil’deki patlamadan Türkiye’de en çok Karadeniz bölgesi nasibini aldı. Yetkililer önlem almak yerine, raporları gizleme yolunu seçti. TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Kurulu Sekreteri Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şube Yönetim Kurulu Sekreteri Cevahir Efe AKÇELİK Evrensel gazetesine Çernobili ve sonuçlarını yazdı.

 

Ukrayna’daki bir kentle yollarınız nasıl kesişir? 26 Nisan 1986’da gerçekleşmiş bir kaza 2016 yılında bir insanın hayatını ne kadar etkiler? Ya da bir fotoğraf nasıl hala bir insanda nefret uyandırır? İnkar nasıl devlet geleneği haline gelmiştir? 30. yılında anlatalım.

26 Nisan 1986’da gerçekleşen Çernobil Nükleer Santrali kazası sonrası plütonyum ve yüksek radyoaktif madde içeren nükleer atık bulutları kazadan bir hafta sonra Türkiye’ye giriş yaptı. Nükleer atık yüklü bulutlar Doğu Karadeniz bölgesine yoğun yağış bırakarak bir kabusun başlangıcı oldu. Trakya ve Karadeniz kıyılarında normal koşullarda 8-10 microröntgen/saat olan radyasyon düzeyi; kazadan 10 gün sonra 30-40 microröntgen/saat düzeyinde ölçüldü. Yüksek seviyedeki bu ölçümler sonucu radyasyondan korunmak için önlem alınması gerekirken Türkiye’deki yetkililerin kaygısı halk sağlığı yerine dış ticaret ve ekonomi oldu. Çay ve fındık ihracatına zarar gelmemesi adına gerçekler halktan saklandı. Hiçbir resmi kurum köylerde konu ile ilgili bilgilendirme yapmadı. Kulaktan dolma bilgilerle ve televizyondan duydukları kadarıyla insanlar on gün hayvanlarını dışarı çıkartmadı, çay toplamadı, bahçeye girmedi, yağmurda ıslanmamaya özen gösterdi.

Türkiye Radyasyon Güvenliği Kurumu kurularak, dış turizmi ve ihracatı etkileyecek raporları ve açıklamaları bertaraf etmek amaçlandı. Üniversitelerin konu ile ilgili araştırma ve ölçüm raporlarını yayınlaması yasaklandı. Kurumun başında bulunan Sanayi ve Ticaret Bakanı Cahit Aral konu ile ilgili açıklama yapacak tek yetkili seçildi. Yine bu kurum tarafından, Karadeniz’deki radyasyonu belgeleyen “Clarke Raporu” halktan gizlendi.

TEHLİKE YOK DEYİP ÇAY İÇMİŞLERDİ

Radyoaktif olarak kirlenmiş gıda tüketiminin en önemli ışıma yolu olduğu, yeryüzünde biriken radyonüklitlerin besin zinciri yoluyla insan bünyesinde birikme yapabileceği uyarılarına rağmen, üstelik İtalya’da kaza sonrası süt ve süt ürünleri tüketimi yasaklanmışken Türkiye’de Cahit Aral tarafından bu ürünlerin tüketiminin rahatlıkla yapılabileceği söylendi. Çünkü bize bir şey olmazdı ve  “Dininize, imanınıza inandığınız gibi biliniz ki, Türkiye’de kesinlikle böyle bir tehlike mevcut değildir” gibi açıklamalar yapılarak içimiz rahatlatılmıştı.

Bölgenin bir diğer besin kaynağı olan ve haliyle yaşanan kazadan etkilenen fındık için; devlet bütün fındıkları Fiskobirlik aracılığıyla alacağını  açıkladı. Ancak ihracatın zarar görmemesi adına fındıktaki tehlike saklandı, insanlar kendi tüketimleri için fındık ayırdı. Yine o yılın mahsulü mısır, salatalık, fasulye gibi bahçe ürünleri de insanlar tarafından tüketildi.

Asıl manipülasyon ise çay konusunda yaşandı. İhracat ve tüketime zarar gelmemesi adına bakanlar televizyon karşısında çay içtiler, “Radyasyonlu çay daha lezzetlidir”, “Biraz radyasyon kemiklere iyi gelir” gibi akıl sınırlarını zorlayan açıklamalarda bulundular. Alınan karar gereği; 40 mikroröntgen/saat radyasyon içeren çaylar paketlenecek, 40-80 mikroröntgen/saat radyasyon içeren çaylar ayrı bir depoda saklanarak TAEK  uzmanlarınca temiz çaylarla harmanlanacak, 80 mikroröntgen/saat’tan fazla radyasyonlu olan çaylar ise bir depoda kilitli tutulacaktır. 40-80 mikroröntgen/saat radyason içeren çaylar 1985 yılı çaylarıyla harmanlarak insanlara içirildi.

Gömülmesine karar verilen çaylar, sızdırmaz haznelere değil toprağa kuyular açılarak gömülmesi sonucu yoğun yağışlarda sızarak denize karıştı. Ayrıca bu gömülecek olan çayların saklandığı depolarda nasıl bir temizlik yapıldığı, ertesi yılın mahsulünün o depolara nasıl konulduğu da bilinmemektedir. 1987 yılında ODTÜ’nün çaydaki radyasyon seviyesinin çocuk ölümlerine yol açabileceğini açıklamasının ardından TAEK, ODTÜ’yü yalanlayarak raporun hatalı olduğunu ve hazırlayanların özür dilediklerini açıkladı.

DOLMAZ DENİLEN MEZARLIKLAR DOLDU

2005 yılında, kazadan 19 yıl sonra, Hopa’da Türk Tabipler Birliği tarafından 1939 ev, 7831 kişiye ulaşılarak yapılan araştırma sonucu her iki kişiden birinin kanserden öldüğü ortaya çıktı. % 48’e ulaşan kanser ölüm oranı, dolmaz denilen mezarlıkları doldurdu. Kazadan sonra, bugüne kadar, kayıt bildirim sisteminin kurulmamış olmasından dolayı, kanıta dayalı olarak değerlendirilemeyen sonuçlar; Hopa’nın Türkiye’de Çernobil’den en çok etkilenen bölge olması ve düzenli kayıt sistemi olan Avrupa ülkelerinde Çernobil sonrası kanser oranındaki artışa baktığımızda bize sorumlunun Çernobil olduğunu gösteriyor.

Ancak 1986’nın inkar politikaları hala sürüyor. Dönemin Sağlık Bakanı Recep Akdağ, 2006 yılında Çernobil ile artan kanser vakalarının ilişkili olmadığını söylemiş, “Asıl Çernobil vatandaşın cebinde. Sigara, alkol tüketimi ve yüksek kalorili yiyecekler kanserin asıl nedenleri”diyerek inkarı sürdürmüştür. Bu inkar politikaları sonucu kanser oranının en fazla olduğu yerlerden biri olan Hopa’da bugün hala bir onkoloji merkez kurulmuyor. Ağır hastalar kemoterapi ve radyoterapi için kilometrelerce yol gidiyor.

Dünya Sağlık Örgütü radyasyon bilimciler ilerleyen yıllarda Çernobil’den kaynaklı meme, akciğer kanseri oranın artacağını söylemişlerdi; Karadeniz şu anda tam da o günleri yaşıyor.

Kaynakça:

Türk Tabibler Birliği (2006), “Çernobil Nükleer Kazası Sonrası Türkiye’de Kanser”

Keskin,M.(1996), “Çernobil Felaketi’nin Türkiye Üzerindeki Etkileri”

Yorumunuzu yazınız